Stefanos Yerasimos
FRANCESCO SANSOVINO (1521-1583) Historia Universale
dell'Origine, et Imperio de' Turchi. Venice:
| http://www.the-saleroom.com/en-gb/auction-catalogues/christies-south-kensington/catalogue-id-srchristi10138/lot-efa739df-45c4-40d3-920b-a43d004135d1 |
Rönesans döneminde -ya da kabaca matbaanın bulunuşundan 1600 yılına kadar-
belli başlı Avrupa dillerinde Türkleri konu edinen binlerce kitap ve broşür
yayımlanmıştır. Bunun nedeni Türklerin Avrupalılar tarafından bir tehdit olarak
algılanması ise de, amaç yalnızca kötülemek ya da onların ortadan
kaldırılmasının yollarını araştırmak değil, bu ilk tepkilerin ötesinde Türkleri
değerlendirmek, anlamak, dolayısıyla da kendilerini bu tehlikeli komşuluğa
alıştırmak olmuştur. "Barbarlık" ve "kâfirlik" damgasını
vurarak dışlamaya çalışan yüklü bir edebiyatın yanı sıra, Rönesans aydınlarının
önemli ve seçkin bir bölümü, Türkleri kendi zihinsel evrenlerine çekip Batı'nın
tarihsel ve ideolojik algılamalarıyla irdeleyerek bir biçimde ehlileştirmeye
çalışmışlardır.
Türklerle Haçlı seferleri sırasında karşılaşan ve onların Orta Asya kökenli
olduklarını bilen Avrupalı tarihçiler, 14. yüzyılda onlara yeni bir köken
arayacaklardır. Osmanlıların Avrupa kıtasına geçtikleri 1354 yılında ölen
Venedik doçu ve tarihçisi Andrea Dandolo şöyle yazmaktadır:
Türklerin vatanı Kafkas dağlarının arkasındadır, kökenleri Truvalılar kralı
Priamos'un oğlu Troilos'un oğlu Turkos'a dayanmaktadır. Turkos, kentin
alınmasından sonra yandaşlarının büyük bir bölümüyle bu yörelere sığınmıştır.1
Bundan böyle, Rönesans bilginleri Türklerin Truvalı kökenlerini tescil
edeceklerdir. Türkler, Batı tarih kurgusunun kökenini oluşturan Yunan
mitolojisine bağlanıp "bizden biri" olmakla kalmıyor, aynı zamanda
Roma İmparatorluğu'nun son kalıntısı Konstantinopolis'i alacak olanlar,
Roma'nın kurucusu Aeneas'la akraba oluyordu. Böylece de imparatorluk yok
olmayıp aynı ailenin içinde kalıyordu.
Ortaçağdan beri ve Fransa krallarından başlayarak birçok Avrupa hanedanı,
kendilerini Truva savaşının kahramanlarına bağlamak, böylece Batı'da Roma
İmparatorluğu'nun devamı sayılan Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu'nun başındaki
Alman prensleriyle boy ölçüşmek istemişlerdir; ancak burada Truva kökenini
kendilerine yakıştıran Türkler değil, Avrupalıların kendisidir.
Durum aslında daha da karmaşıktır, çünkü Truva, Yunanlılarla Truvalıların
savaşı ile ünlenmiştir. Bu savaşta Truvalılar yenilmiş, ancak Aeneas'la
birlikte kurtulan bir grup Roma'yı kurmuş ve Roma zamanla genişleyerek
Yunanlıları yenmiş, Truva'nın intikamını almıştır. Oysa Roma İmparatorluğu
doğuya kayıp Konstantinopolis'i başkent yaptıktan sonra Yunanlaşmış, iktidar
yeniden Yunanlılara geçmiştir. Bu defa ise Asya'nın derinliklerine sığınmış
başka bir Truvalı grup, Türkler, geri dönerek ikinci intikamı alacaktır.
İstanbul'un fethinden önce bu yorumun son Bizanslılar arasında yerleşmiş
olduğunu görüyoruz. Kente 1437 yılının sonunda gelen Katalan Pero Tafur, burada
herkesin ağzında olan bir sözü not ediyor: "Türkler Truva'nın intikamını
alacaktır."2
Truva-Yunan savaşı aynı zamanda Doğu ile Batı'nın, Asya ile Avrupa'nın
birbirleriyle verdikleri mücadelenin ilk nüvesini oluşturmaktadır.
Truvalı-Türklerin dönüşü de Asyalıların zaferini müjdelemektedir. Böyle bir
yorum ise, Fatih'in tarihçisi Kritovulos'a göre, padişah tarafindan da
benimsenmiştir. 1462 yılında Midilli'yi kuşatmaya giden II. Mehmed, Truva'da
durup Homeros'ta adı geçen kahramanların mezarlarını aramış ve şöyle demiştir:
Tanrı, yıllarca sonra olsa bile, bu kentin ve bunda yaşayanların intikamını
bana nasip etmiştir. Eskiden bu kenti yıkan Yunanlıların, Makedonyalıların,
Tesalyalıların, Moralıların çocukları, sayemde, uzun yıllar geçtikten sonra,
biz Asyalılara karşı o dönemde ve ondan sonra da sık sık yaptıkları
haksızlıklardan dolayı hak ettikleri cezayı bulmuşlardır.3
İki yüz yıldan beri Venedik ile İstanbul arasında dolaşan bu söylentinin Fatih
Sultan Mehmed'in kulaklarına kadar gelmesi ve onun tarafından da benimsenmesi
doğaldır. Kendisi de gençliğinden beri bu kültürü tanımış ve kahramanlarından
biri olmak istemiştir. Troya'yı ziyaret ettiği dönemde kütüphanesi için
İlyada'nın Yunanca bir kopyasını yaptırmış,4 ertesi yıl, kendisi ile
İstanbul'da görüşen Floransalı Benedetto Dei'ye, "aynı zamanda İskender ve
Kserkses, Kartacalı Hannibal ve Afrikalı Scipion, Pyrhus ve bugüne kadar gelip
geçmiş binlerce hükümdar" gücünde olmak istediğini anlatmıştı.5
Böylece, Türklerin ortaya çıkması ve Anadolu ve Antik Yunan topraklarını ele
geçirmesi, Rönesans Avrupa'sı tarafından, Truvalıların dönüşü olarak
yorumlanmıştır. Ancak Osmanlı devletinin Avrupa içlerine ve Akdeniz'in batısına
ilerlemesi Truva benzetmesini yetersiz bırakıyordu. Truvalıların bu yeni kolu,
Yunanlılardan intikam almakla yetinmeyip, ağabeyleri Romalılar gibi yeni bir
imparatorluk kurarak Roma'nın devamcısı olma yolundaydı. 1513 ile 1519 yılları
arasında Romalı tarihçi Titus Livius'un yapıtı üzerine yorumlar yazan İtalyan
düşünürü Niccola Machiavelli şöyle der:
Roma mülkünü tümüyle elde tutacak bir imparatorluğun türememesine karşın, en azından bu toprakların güzel bir erdem içinde yaşayan milletler arasında
paylaşılmış olduğu görüldü. Frankların, Türklerin, Mısır sultanının ve
günümüzde Almanya halklarının kurmuş oldukları imparatorluklar bunların
arasındadır.6
Bu satırların yazıldığı sırada gerçekten de Türkler, Roma İmparatorluğu'nun
mirasçısı olabilecek adaylardan yalnızca biridir. Ancak bu arada,
Machiavelli'nin sıraladığı diğer adaylardan birini, Mısır'daki Memlûkluları
ortadan kaldıracaklar ve yazarın notlarının basıldığı 1531 yılında, Viyana
kapılarını aşındırmış olacaklardır.
Machiavelli'nin yukarıdaki alıntısında geçen "erdem" (virt) sözcüğü,
İbn Haldun'un Mukaddime'sinde geliştirilmiş olan "asabiyyet" kavramı
ile eşdeğerdir ve bir topluluğun iktidarı ele geçirip diğer toplulukları
yönetimi altına alması ve bir devlet ya da imperium (imparatorluk) kurabilme
kabiliyetini ifade etmektedir. Böylece, Avrupa'da Türk baskısı arttığı sürece,
Türk karşıtı, propaganda niteliğinde, geniş kitlelere yönelik bir edebiyatın
yanı sıra, seçkinleri ilgilendiren ve adeta büyüleyen, Türklerin Roma
İmparatorluğu'nun bir zamanlar egemenliğinde bulundurduğu toprakları yeniden
birleştirme olasılığı ve kabiliyetleri olmuştur.
Bu düşünce akımı Francesco Sansovino ile doruğuna ulaşacaktır. Babası ünlü
mimar Jacopo Sansovino, Venedik'e San Marco kütüphanesini yapmak için gelmiş ve
oğlu bu kente yerleşmiştir. Francesco yazarlık ve editörlük yaparak hayatını
kazanmış, yüzlerce cilt kitabı derlemiş ve yayımlamıştır. Bunların arasında
Türklerle ilgili yedi tane kitabı vardır ve en önemlisi olan birincisi 1560'ta
yayımlanmıştır. 1560 yılı Türklerin Akdeniz'deki ilerlemeleri bakımından bir
dönüm noktasıdır: O yıl Cerbe deniz savaşında İspanyol donanması yenilmiş ve
Türklere Batı Akdeniz yolu açılmıştır. Sansovino Türkler konusunda yazılanları
derleyip yayımlamayı düşünür; çünkü o tarihe kadar en azından İtalya'da böyle
bir külliyat meydana getirilmemiştir. 1550'li yıllarda Venedikli Giovanni
Ramusio'nun üç büyük cilt halinde yayımlamış olduğu seyahatler küllliyatında
doğrudan Türklere ait bir şey yoktur. Yakın komşu konumunda olan Türkler yeni
keşfedilen ülkeleri tanıtmaya yönelik seyahat edebiyatının bir parçası
sayılmadıklarından, yayın alanındaki bu boşluğu doldurmak Sansovino'ya düşer.
Yazar-yayıncının amacı o andaki okuyucularının beklentilerini yanıtlamak,
Türkler konusunda bilenenlerin ve düşünülenlerin bir sentezini yapmaktır. Ondan
önce uzak ülkeler için Ramusio'nun yapmış olduğu sentez, seyahat edebiyatının
bir bölümünü oluşturduğu coğrafya türüne girer. Burada gidilecek, görülecek,
alınacak yerler söz konusudur. Türklerin elindeki ülkeler ise ortak bir
geçmişin parçasıdır ve Türkler konusundaki bilgiler ortak bir geleceğin kaygısını
taşımaktadır. Bundan dolayı "Türk bilgisi" coğrafyaya değil tarihe
girer ve Sansovino bir tarih kitabı derleyecektir.
Kitabın başlığı, "Türklerin Kökeninin ve İmparatorluğunun Evrensel Tarihi
Konusunda"dır (Dell Historia Universale de l'Origine et Imperio de' Turchi). Bu isim üzerine durmak gerekir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Sansovino
bir tarih kitabı sunmaktadır; ancak bu bir "evrensel tarih"tir ve
böyle olmakla birlikte genel bir evrensel tarih değil, Türklerin evrensel
tarihidir. Daha doğrusu evrensel tarihin Türklere ait olduğu ilan edilmektedir.
Zaten imperio sözcüğü de buna gönderme yapmaktadır; çünkü
"imparatorluk" olarak çevirdiğimiz sözcük, aslında "mutlak
iktidar" anlamındadır ve bundan dolayı imperium tek ve paylaşılmazdır.
Doğu Roma, yani Bizans imparatorları, Charlemagne ve ondan sonra gelen Kutsal
Roma-Cermen hükümdarlarının imparatorluk vasıflarını tanımak istemedikleri
gibi, Osmanlı padişahları da bu geleneği sürdürmüşler ve özellikle Historia
Universale'nin yazıldığı yıllarda, Kanuni Süleyman, Charles Quint'i Alman
imparatoru olarak değil, yalnızca İspanya kralı olarak tanımakta ısrar
etmiştir. Yapıtın üçüncü baskısından başlayarak ifadeyi göreceli kılan,
"konusunda" olarak çevirdiğimiz, "della" sözcüğü başlıktan
çıkarılacak ve konu bundan böyle kuşku kaldırmayacak bir biçimde
"Türklerin evrensel tarihi" olarak belirlenecektir.
Üç fasikül halinde 1560-1561 yıllarında yayımlanan Historia Universale'nin
birinci baskısının girişinde, Sansovino, kitabın amacını şöyle anlatmaktadır: Yeterli
bilgilere sahip olduğumuz dünya devletleri arasında, Türk hükümdarının
devletini her zaman en fazla saygınlığa layık olduğunu düşündüm, halkının büyük
itaatinden ve tüm Türk milletinin mutlu talihinden dolayı. O denli kısa bir
dönemde ne biçimde ve nasıl bir kolaylıkla büyüyüp o denli bir ün ve şöhrete
vardığını görmek hayret edilecek bir durumdur. Eğer kökenlerini araştırırsak ve
dikkatli bir biçimde iç ve dış işlerini gözden geçirirsek, gerçekten
Romalıların ordu disiplininin, itaatinin ve talihinin, bu devletin yıkılışından
sonra, bu ırka geçmiş olduğunu söyleyebiliriz.
Burada "talih" olarak çevirdiğimiz ve iki defa geçen fortuna sözcüğü,
aslında bugün Türkçede ancak "devlet kuşu" gibi tabirlerde kullanılan
"devlet" sözcüğünün eski ve asil anlamını karşılamakta,
"refah", "saadet" ve "nimet" kavramlarıyla
eşdeğer olmaktadır. Fortuna ile birlikte iki defa kullanılan obbedienza, yani
itaat, Türklerin başarısının iki anahtarını ve aynı zamanda Roma ile Türk
imparatorlukları arasındaki benzerliğin ve devamlılığın eksenini vermektedir.
Ancak bir ilahi lütuf olan "devlet", Türklerin şeflerine olan itaati
ve buna eşdeğer olarak kullanılan askeri disiplinleri sayesinde elde edilmiştir.
İlk baskısı 1571'de yapılan ve Historia Universale'nin bir eki olarak Türk
tarihinin kronolojik dökümünü içeren Annali Turcheschi'ye yazmış olduğu
girişte, Sansovino, bu konuya biraz daha açıklık getirir:
Türk milletinin büyuklüğünün ve gücünün büyük bir saygıya layık olduğunu her
zaman savundum, çünkü çok eskiden beri var olan ordu kurumlarına ve sivil
düzenlerine bakıldığında, durumlarından kaba saba birileri olmadıkları, aksine
değerli kişiler oldukları görülüyor. Ordu konusunda, bizimkilerden kimlerin
Türklerden daha disiplinli ve Roma düzenine daha yakın olabileceklerini
göremiyorum. Bunlar adı geçen Romalıların mirasçısı olarak sefer sırasında çok
az şeyle yetinirler, zor işlerde çok sabırlıdırlar, şeflerine itaat ederler,
fetih amaçlarını inatla izlerler, savaş hilelerinde ustadırlar ve sonuçta
askeri işleri o denli sebatla yürütürler ki kazanmak ve hükmetmek için hiçbir
zorluk karşısında yılmazlar. Barış düzenine ait şeylere gelince, kavgacı
insanların karışık zihinlerinden doğan tüm dava hilelerini bozarak ve
başkalarının anlaşmazlıklarını çabucak kendi çıkarlarına uygun bir biçimde
çözerek, bu mutlak adalet biçimi ile halklarını hoşnut ederler. Bundan dolayı,
birkaç yıl önce, yapmış oldukları şeyleri Türklerin Kökeninin ve
İmparatorluğunun Evrensel Tarihi adlı epeyce doğru bir kitapta topladım.
Amacım, dünyanın bunları görerek ve okuyarak bu adamların güçlerinin temelini
öğrenmesi ve dolayısıyla, bir bozkır yangını gibi ilerleyen ve bundan böyle
başımıza felaketler getirip Hıristiyanlığın son kalıntılarını yakacak olan,
dizginsiz kargaşalarına bir çare bulabilmesidir.
Aynı zamanda İnebahtı savaşının yılı olan yeni bir Osmanlı-Venedik savaşının
üçüncü yılında yayımlanan bu metinde Sansovino'nun bir "Türk dostu"
olması beklenemezdi; ayrıca 16. yüzyıl Venedik'inde "Türk
dostluğu"nun ne anlamı olabilirdi? Sansovino, yalnızca hasmının iyi ve
doğru tanınmasının gerekliliğine inanan bir Rönesans aydınıdır, ancak bu tanıma
gayreti hayranlık mertebesine eriştiğinde, Dalmaçya kıyılarından Kıbrıs'a kadar
uzanan bir cephede karada ve denizde iki milletin kıran kırana savaştığı
günlerde bile bu hayranlığın açıkça dile getirilmesine Venedik'teki ortam engel
değildir. Aynı biçimde, İstanbul'da elçilik yaptığı sürenin en büyük bölümü ev
hapsinde geçecek olan, Venedik balyozu Marcantonio Barbaro, Kıbrıs'ı ve
Dalmaçya kıyılarının önemli bir bölümünü Türklere bırakan 1573 Osmanlı-Venedik
barışından -ve dolayısıyla İnebahtı'dan- sonra, memleketine döndüğünde,
senatoya okuduğu raporda şu sonuca varmaktadır:
Ulu prens ve eşsiz senyörler, madem ki Tanrı'nın izniyle, Osmanlı imparatoru,
sürekli zaferler sayesinde bunca eyaleti ele geçirmiş, bunca krallığı kendisine
bağlamış ve dolayısıyla kendisine tüm dünyada dehşetli bir ün kazandırmıştır,
sonunda evrensel krallığa ulaşmasının olasılığını göz önünde bulundurmamız
akılsız bir davranış olmayacaktır.7
Historia Universale'nin ikinci baskısı 1564, üçüncü baskısı 1568'de yayımlanır.
Artık Türkler konusunda bir klasik olmuştur ve etkileri görülmeye başlar.
1566'da Tarihin Yöntemi adlı yapıtını yayımlayan Fransız düşünür Jean Bodin
aynı temayı işler:
Almanya hükümdarı Türklerin padişahıyla nasıl boy ölçüşmeye kalkışabilir ve kim
bu sonuncudan daha fazla mutlak kraliyet unvanına hak iddia edebilir?...
Gerçekten de, eğer bir yerlerde imparatorluk ya da gerçek bir mutlak kralllık
adını taşıyabilecek bir güç varsa, bu güç padişahın elindedir... En doğrusu
Roma İmparatorluğu'nun mirasçısı olarak Türklerin padişahını düşünmektir; çünkü
imparatorluğun başkenti olan Bizans'ı Hıristiyanların elinden aldıktan sonra,
İranlılardan Babil yöresini fethetmiş ve Roma'nın eski eyaletlerine Tuna ötesi
ve Dinyester nehrine kadar olan memleketleri eklemiş ve tüm bu yöreler bugün
elindeki toprakların en büyük bölümünü oluşturmaktadır.8
Memleketi Türk tehlikesinden uzak ve asıl düşmanı Alman imparatoru olan Fransız
yazarının amacı daha politiktir. Otuz yıldan beri Almanya'ya karşı Fransa'nın
bağlaşığı olan Osmanlı padişahını Roma'nın mirasçısı ilan etmenin asıl faydası,
gücünün temelini oluşturan o unvanı Alman imparatorundan esirgemektir. Bununla
birlikte yazarın bu davranışı, Osmanlı devletinin, o dönemden beri Avrupa
politikasının bir parçası olduğunun kanıtıdır.
1573'te Osmanlı-Venedik barışını fırsat bilen Sansovino Historia Universale'nin
dördüncü, Annali Turcheschi'nin ikinci baskısını yapacaktır. Aynı zamanda
birinci yapıta Malta kuşatmasını, Zigetvar seferini, Kıbrıs'ın fethini ve
İnebahtı savaşını anlatan bölümler ekleyecektir. Böylece baskıdan baskıya
yapıtın hacmi artmaktadır. Üçüncü baskıda 430 yaprak olan kitap, dördüncü
baskıda 471 yaprağa ulaşır. Sansovino'nun yürüttüğü son baskı olan beşinci
baskı, Osmanlı-İran savaşları dönemine rastlar ve 504 yapraktır. Altıncı baskı
ise Osmanlı-Avusturya savaşının ortalarında, 1600'de yayımlanır, İran ve
Avusturya savaşlarının eklenmesiyle 557 yaprağa ulaşır.
Yedinci ve son baskı yarım yüzyıldan uzun bir aradan sonra 1654'te, yeni ve
uzun bir Osmanlı-Venedik savaşının ortasında yayımlanır. Hacmi artık tek bir
cilte sığmadığından ikiye bölünmüştür. Birinci cilt 471 yapraktan, ikincisi 522
sayfadan oluşur ve buna Sultan İbrahim döneminin sonuna kadar (1648) getirilen
Annali Turcheschi, yani Osmanlı tarihi eklenir.
Girit'in fethi ile sonuçlanan 25 yıllık Osmanlı-Venedik savaşı, Rönesans düşünürlerinin
geliştirdiği ve Sansovino'nun yaymış olduğu Romalılar-Türkler benzetmesinin de
sonunu getirecektir. 1669'da imza edilen barıştan sonra İstanbul'a gelen
Venedik balyozları, ısrarla "Doğu despotizmi" motifini işleyecekler
ve bu tema hızla Avrupa'da yayılacaktır. Bu görüş açısının değişmesinin
nedenleri karmaşıktır: Bir yandan Aydınlanma ile Avrupa'da özgürlük kavramının
gelişmesi, öte yandan Osmanlı İmparatorluğu'nda düzenin bozulmasıyla aradaki
mesafenin giderek açılması. Ancak, aynı zamanda, gücü ile Rönesans aydınlarını
hayran bırakan Osmanlı devleti gücünü kaybettiği ölçüde, Batı'nın hayranlığı
küçümsemeye ve hatta nefrete dönüşmüştür.
Sonuç olarak, dinsel şemalardan kurtulmaya çalışan Rönesans aydını Türklere
yalnızca Hıristiyanlık-Müslümanlık açısından bakmakla yetinmemiştir. Yeniden
örneğimize dönecek olursak, Sansovino'nun Historia Universale'sinin ilk
baskısının giriş bölümünü oluşturan "Muhammed'in Hayatı" üçüncü
baskıda çıkarılır, dördüncü baskıda yeniden eklendikten sonra, bundan sonraki
baskılarda yok olur. Böylece, Türkleri aşılmaz bir karşıtlık çerçevesinde
ötekileştirmek yerine, Batı'nın tarihsel ve ideolojik kalıpları içine sokarak
irdeleme yolu yeğlenmiştir. Dolayısıyla askeri ve idari güçle birlikte
mutlakiyeti temsil eden Roma modeli kolaylıkla Osmanlı devletine
yakıştırılmıştır. Bunda jeopolitik de önemli bir rol oynamıştır, çünkü Osmanlı
aynı coğrafyanın, özellikle Doğu Roma İmparatorluğu coğrafyasının ürünü
olmuştur. Ancak bunu yapmakla, Batı, özellikle Rönesans döneminde, kendi
kültürünün ve tarihinin kökeni olarak gördüğü Roma mirasından feragat etme
noktasına varmakta, bu mirası dönemin en önemli hasmına, Türklere kaptırma
olasılığını göze almaktadır. Aydınlanma döneminde ise, yani 17. yüzyılın ikinci
yarısından başlayarak, en önemli temsilcisi Machiavelli olan, askeri ve salt
politik güce dayalı devlet ve iktidar modeli, giderek özgürlük ve insan hakları
kavramlarına yer vermeye başlayınca, Osmanlı düzenini ifade eden kavram,
yerini, hayran kalınan "Romalı" bir güç yerine, Montesquieu gibi
düşünürler tarafından bir karşı-model olarak sunulacak olan Doğu despotizmine
bırakmıştır.
Görüldüğü gibi, o günden bugüne, söz konusu olan "Batı"nın Türkleri
"tanıması" ya da "tanıyamaması" değil, kendi ürettiği
modellere göre yorumlamasıdır. Türklere gelince, kendi Batılılaşma
dönemlerinden önce, bu tartışmalardan ve yorumlardan habersiz ya da en azından
kayıtsız kalabilirlerdi. Ancak Tanzimat'tan başlayarak günümüze dek süregelen
Batılılaşma süreci, son tahlilde Batı düşünce biçimine entegrasyonu ifade
ettiğine göre, aynı zamanda Batı'nın Türkleri algılama biçimlerine ayak uydurma
zorunluluğunu da getirmektedir.
1 "Chronica per extensum descripta", yayımlayan E. Pastorello
Rerum italicarum scriptores, Bologna, 1932, c. XII.
2 Andanças e viajes de Pero Tafur por diversas partes del mundo avidos, Madrid,
1874, s. 168.
3 History of Mehmed the Conqueror by Kritovoulos, çev. Charles T. Riggs,
Princeton, 1934, s. 181-182.
4 Yazma Fransız elçisi Girardin tarafından 1687'de satın alınmıştır ve bugün
Fransız Milli Kütüphanesi'nde bulunmaktadır; bkz. Julian Raby, "Mehmed the
Conqueror's Greek Scriptorium", Dumbarton Oaks Papers, 37/1983, s. 20-21.
5 La Cronica dell'anno 1400 all'anno 1500, Floransa, 1984, s. 127-128.
6 Discorsi sulla prima Deca di Tito Livio, ilk baskı 1531. Alıntı Fransızca
baskısındandır (La Pl'iade, 1974, s. 511).
7 Eugenio Alberi, Le relazioni degli ambasciatori veneti al Senato durante il
secolo decimosesto, III. seri, Floransa, 1840, c. 1, s. 299.
8 La methode de l'histoire, Paris, 1941, s. 288-290.
Toplumsal Tarih, sayı 116 (Ağustos)