31 Aralık 2015 Perşembe

Fatmagül Berktay ile Hannah Arendt Üzerine Söyleşi

Prof. Dr. Fatmagül Berktay*, geçen yıl yüzüncü doğum yıldönümünde Türkiye'de de anılan Alman düşünür Hannah Arendt'in** siyaset teorisi üzerine çalışıyor... Berktay ile Açık Gazete'den Çiğdem Şahin, Arendt ve görüşlerinin günümüze yansımasını konuştu.
8 Şubat 2007

- Son zamanlarda Hannah Arendt çalıştığınızı biliyorum ve bir söyleşinizde  Arendt çalışmanızın sebebinin şimdiye kadar  yapılanlardan farklı bir iktidar ve politika kavramsallaştırmasına  sahip olması olduğunu belirtmişsiniz. Bu farklılığı ana hatlarıyla açıklar mısınız hocam…

- Öncelikle şunu söyleyeyim, farklı bir politika ve farklı bir iktidar kavramsallaştırmasına gerçekten  çok ihtiyacımız var. Çünkü bu güne kadar iktidar deyince hep genellikle birilerinin birileri üzerindeki tahakkümü, Politika deyince de  hep kıt kaynakların paylaştırılması, hangi kaynaktan kimin ne kadar faydalanacağı gibi sorunlar ve bu sorunların çözüm alanı anlaşılmıştır.  Oysa Arendt hem iktidarı hem politikayı tanımlarken çok farklı bir noktadan hareket ediyor ve yeni bir politika yaklaşımı ortaya koyuyor.Bu, bugün ezberimizde olandan ve alışageldiğimizden çok farklı bir kavramsallaştırma..

30 Aralık 2015 Çarşamba

David Harvey: Sermaye Muamması

Türkan BUDAK

David Harvey'nin Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri İsimli Kitabı Üzerine İnceleme

Graduate Center of the City University’de antropoloji profesörü olan David Harvey, özellikle neoliberal kapitalizmin eleştirisini yaptığı çalışmaları ile beşeri bilimler alanında dünyada en çok atıf yapılan sosyal bilimcilerden biridir. Yazar kapitalizmin eleştirisini yaptığı eserlerinde sosyal sınıf bilinci ve Marksist mü- cadelenin önemini vurgulamaktadır. 2009 yılında New York’ta The Enigma of Capital adı ile yayınlanan eserde de yazar bu eleştirilerine devam etmekte ve sermayenin toplumlar üzerindeki tahakkümünün ancak sosyal sınıf bilincinin gelişmesiyle ortadan kaldırılabileceğini ileri sürmektedir. Sungur Savran tarafından 2012 yılında Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri adı ile Türkçeye çevrilen kitap sekiz alt başlıktan oluşmaktadır. Kitap kapitalizmin işleyişi adına okuyucuya bir yol gösterirken sermaye akışının da nasıl bir olgu olduğunu derinilmesine irdelemektedir.

Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken

 Theodor W. Adorno 

Kültür endüstrisi terimi yanılmıyorsam ilk defa 1947'de, Amsterdam'da Horkheimer'la birlikte yayımladığımız Aydınlanmanın Diyalektiği'nde kullanıldı. Müsveddelerde “kitle kültürü” terimini kullanmıştık. Fakat daha sonra, yandaşlarının işine gelecek yorumları dışarıda bırakmak amacıyla kitle kültürü yerine “kültür endüstrisi” terimini kullanmayı uygun bulduk; ne de olsa onun, kitlelerden kendiliğinden çıkan bir kültür sorunu olduğunu ortaya atabilirler, onu popüler sanatın çağdaş formu sayabilirlerdi ki bu ikincisinin kültür endüstrisinden kesin olarak ayırt edilmesi gerekir. Kültür endüstrisi eski olanla tanıdık olanı yeni bir nitelikte birleştirir. Kitlelerin tüketimine göre düzenlenen ve büyük ölçüde o tüketimin yapısını belirleyen ürünler, tüm sektörlerde az çok bir plana göre üretilir. Tüm sektörler yapısal olarak benzerdir ya da en azından birbirinin açıklarını kapatarak, neredeyse tamamen gediksiz bir sistem oluştururlar. Bunu olanaklı kılan sadece çağdaş teknik olanaklar değil, aynı zamanda ekonomik ve yönetsel yoğunlaşmadır.



Küba devriminin liderlerinden Ernesto "Che" Guevara'nın torunu Lydia Guevara, hayvan hakları derneği PETA'nın vejetaryenliğe özendirme amaçlı reklam kampanyası için "militan" kıyafetiyle poz verdi. Kamuflaj pantolonu, kırmızı bere ve havuçla dolu bir fişeklikle poz veren Guevara, reklamda "vejetaryen devrimine katılın" mesajı veriyor. Bu görseli ben yerleştirdim (DK)  
http://www.milliyet.com.tr/che-nin-torunu--vejetarjen-devrimi--icin-poz-verdi/yasam/magazindetay/19.06.2009/1108468/default.htm

Polibius: Tarihler


Polibius
Roma anayasasına gelince, her biri egemenlik sahibi üç unsurdan oluşuyordu: Bu üç gücün devlet bütünü içindeki payı eşitlik ve tarafsızlık itibariyle titizlikle düzenlenmişti; öyle ki, kimse, Roma’nın yerlisi bile, bu anayasanın aristokratik veya demokratik veya despotik olduğunu söyleyemez, söylese bile bundan emin olamazdı. Bu unsurların gücü tam olarak neydi ve küçük değişikliklerle hâlâ ne durumdadır anlatacağım.
Konsüller65 lejyonların dışarıya sevki öncesi Roma’da kalırlar ve yönetimin en yüksek efendileridir. Tüm diğer üst düzey yöneticiler, halk tarafından seçilen tribunlar66 hariç, onların buyruğu altındadır ve onlardan emir alır. Yabancı elçileri senatoya onlar takdim eder; müzakere konularını onlar belirler ve kararların uygulamaya konmasına onlar müzahir olur.

İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika

 Murray Bookchin
https://www.youtube.com/watch?v=44EPrrZAgWY
Kapitalizm 1930’ların tüm teorik kehanetlerine meydan okuyarak, kendini alabildiğine yeniden güçlendirdi ve ll. Dünya savaşından bu yana görülmemiş bir esnekliğe kavuştu. Aslında kapitalizmin şu ana kadar izlediği toplumsal yörüngesinden bahsetmek yerine,  en “olgun” şeklinde oluşan kapitalizmin ne olduğunu açık olarak tanımlamamız gerekmektedir. Ancak, burada açıkça iddia edeceğim şey, kapitalizmin bir zamanlar bir toplum içinde var olan pek çok kapitalizm öncesi toplumsal ve politik oluşumlarla çevrili bir ekonomiden, kendisini “iktisadileşmiş” bir topluma dönüştürdüğüdür. 

Yaşamtarzı Anarşizmin Değerlendirilmesi

Murray Bookchin

Bugünün yaşamtarzı anarşizminde göze çarpan en zorlayıcı yön, düşünme yerine doğrudanlığa, akıl ile gerçeklik arasında saf, birebir bir ilişkiye olan düşkünlükleridir. Bu tür bir doğrudanlık, yanlızca özgürlükçü düşünceyi farklı ve dolayımlı fikirlerden muaf kılmakla kalmaz, aynı zamanda akılcı çözümlemeyi ve dolayısıyla akılcılığın kendisini engeller.

 İlkelci yaşamtarzı anarşistlerinin bakış açısından; insanlar ancak, insan dışı doğaya müdahale etmek yerine uyum sağladıklarında, ya da akıl, teknoloji, uygarlık ve hatta konuşmadan kurtularak, belki de "doğal haklar" ile donatılmış olarak, içten ve ille de akılsız, "çoşkulu" bir durumda, varolan gerçeklikte uysal bir "uyum" içinde yaşadıklarında en iyi zamanlarındadırlar. T.A.Z.,Fifth Estate, Anarchy: A Journal of Desire Armed ve Michael William'ın çıkardığı Stirnerci Demolition Derby gibi lümpen "fanzin"lerin hepsi, içinden "düşmüş" olduğumuz, dolayımsız, tarihdışı ve uygarlık karşıtı bir "ilkelliğe"; çeşitli şekillerde "doğanın bağları", "doğal yasa" ya da doymak bilmez egomuz tarafından yönetildiğimiz bir mükemmellik ve "otantiklik" durumuna odaklanır. Tarih ve uygarlık, "endüstri toplumu"nun, otantikliğin uzağına düşmesinden başka birşey değildir.

29 Aralık 2015 Salı

Ekoloji, yerel yönetimler, komünalizm

David Danek*

Murray Bookchin ile söyleşi

Murray Bookchin. Sosyal Ekoloji Enstitüsü'nün 
kurucusu
http://social-ecology.org/wp/2015/07/assemblies-and-

elections-questions-for-the-left/
1921 doğumlu olan Murray Bookchin yetmiş yıldan beri sol siyasetin içindedir; ve başta Marksizm ve anarşizm olmak üzere, ekoloji, doğa felsefesi, tarih, kent çalışmaları ve Solu içeren [konularda] iki düzineye yakın kitap yazmıştır. 1950'lerde, 1952'de [yazdığı] "Gıdalarda [Kullanılan] Kimyasallar Sorunu" [ing. The Problem of Chemicals in Food] adlı uzun makalesinde tarım ve çevrenin kimyasallaşmasına karşı uyarılarda bulundu; bu ve diğer yazılarıyla modern radikal ekoloji hareketinin temellerinin atılmasına katkıda bulundu. Kimyasal tarıma karşı organik bahçeciliğin, çeşitlendirilmiş tarımın ve diğer alternatiflerin popülerleşmesine yardımcı oldu. 1962 yılında, Rachel Carson'un Sessiz Bahar'ından [ing. Silent Spring] bir kaç ay önce, çevresel zararların kapsamlı bir araştırması [olan] Sentetik Çevremiz [ing. Our Synthetic Environment] adlı [kitabı] basıldı. 1964'de yazdığı radikal politik ekoloji manifestosu ("Ekoloji ve Devrimci Düşünce"), bu alanda herhangi bir dilde yazılan ilk [eserdir]. Bir yazar ve konuşmacı olarak, hem ABD hem de Almanya'daki nükleer karşıtı hareketin ve ilk Yeşil politik hareketin oluşumunu etkilemiştir. Her yaz dersler verdiği Toplumsal Ekoloji Enstitüsü'nün ortak kurucusu, ve New Jersey Ramapo Koleji'nin emekli profesörüdür. Halen büyük Avrupa ve Amerika devrimlerinin tarihi [hakkındaki] Üçüncü Devrim (The Third Revolution) üçlemesinin üçüncü cildini tamamlamak için çalışmalarını sürdürüyor.

"Tarih Kavramı Üzerine"den Alıntılar

          Walter Benjamin

I.
Satranç oynayan bir otomattan çok söz edilmiştir. Rakibinin her hamlesine en doğru cevabı vererek oyunu mutlaka kazanan bir otomat. Ağzında nargilesi, geleneksel Türk giysileri içinde bir kukla, geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında otururdu. Yanlardaki aynalar, nereden bakılırsa bakılsın masanın altını boşmuş gibi gösteriyordu. Aslında aşağıda satranç ustası kambur bir cüce vardı; iplerle kuklanın kollarını oynatıyordu. Bu aygıtın bir de felsefi karşılığı düşünülebilir: "Tarihsel maddecilik" adlı kukla daima kazanacaktır. Her oyuncuyla çekinmeden karşılaşabilir, yeter ki, bugün besbelli şekilsiz bir cüceye dönmüş, zaten gözden uzak durması gereken teolojiyi hizmetine alsın.

Minima Moralia ve Adorno

Edward Mitchell, "Auschwitz.com'dan Sonra Şiir Olabilir mi?", Virgül, Sayı 23, Ekim 1999
Minima Moralia herhalde Adorno'nun en kolay erişilebilecek ama yine de en çetin yapıtıdır. Adorno'nun Nazi Almanyasından kaçmış bir mülteci olarak yaşadığı Los Angeles ve New York'ta 1944-47 yıllarında yazılmış olan kitap, kısa denemelerden oluşur; okurdan akademik bir felsefe eğitimi istemeyen, kısalıklarıyla ayartıcı parçalardır bunlar. Çetindirler, çünkü hiç sulandırılmamışlardır. Tersine, deneme biçimi Adorno'nun muhakemesinin manzarasını daha da arıtıp etkisini şiddetlendiriyordur.

Gerçek anlamıyla felsefî denemelerdir bu parçalar. Adorno'nun ithaf yazısında söylediği gibi, bir zamanlar felsefenin asıl alanı olup da şimdi unutulmuş bir şeyle, "iyi yaşam öğretisi"yle ilgilidirler. Adorno'nun üstlendiği görev, modernliği bireyin küçülmüş alanı içinden düşünmektir -küçülmüştür, çünkü çoğaltılabilir bir ikon durumuna yükseltilmiş olan toplumsal özne, ancak hesaplanabilir şeylerin hesaba katıldığı bir toplumda, kullanıldıktan sonra yerine her zaman yenisi konulabilen bir nesne durumundadır. Kitabın alt başlığı da buradan gelir: Sakatlanmış bir yaşamdan yansımalar/düşünümler.

Althusser’in çilesi ve felsefesi

Althusser’in çilesi ve felsefesi-I
 Taner Timur
1960’ların ikinci yarısında başlayan ve 16 Kasım 1980’e kadar süren dönemde Fransa’da Marksizm tartışmaları büyük ölçüde Althusser tartışmaları haline gelmişti. Bu dönemin bitiş noktası için kesin bir tarih vermemin bir nedeni var: 16 Kasım 1980’de ünlü Fransız filozofu karısını öldürmüş ve düşünce tarihinde benzeri pek bulunmayan bir dramın kahramanı haline gelmişti. Ve o zamana kadar entelektüel çevrelerde dillerden düşmeyen bir isim birdenbire “tabu” olmuş, belleklerden silinmişti.
Althusser’in ruhsal sorunları olduğu yakın çevresi dışında da bilinmeyen bir şey değildi. Ünlü düşünürün zaman zaman psikiyatri kliniklerini ziyaret ettiği yaygın bir söylenti konusuydu. İşlediği cinayet de bir cinnet anının eseri olmuş ve filozof hapishaneye değil, akıl hastanesine sevk edilmişti. Onu sevenler üzüldüler; çılgın jesti anlamaya çalıştılar ve Foucault’nun Ortaçağ delileri için kullandığı bir deyimle “kaybolmuş” filozofun sessizce yasını tuttular. Merhametin ölenden çok öldüren üzerinde toplanmasından rahatsız olanlar ise hüzünle Althusser’in karısını, Helen’i andılar. Ve bir süre sonra, görünüşe göre, olanlar unutuldu, her şey yeniden düzene girdi. Zaten 1980’lerde başlayan “küreselleşme” dalgası ve Sovyet sisteminin çökmesi de Marksizm tartışmalarını ikinci plana atacaktı.

İzmir'i Kim Yaktı?

Ayşe Hür1922’de Güzelim İzmir’e Kimler Kıydı?




https://en.wikipedia.org/wiki/Great_Fire_of_Smyrna
9 Eylül 2008 Salı günü, bazıları için ‘Gavur’ bazıları için ‘Güzel’ İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 86. yıldönümü kutladık. O gün, Habertürk televizyon kanalında Balçiçek Pamir’in yönettiği Söz Sende programında, Ateşin Gelini Gavur İzmir (Doğan Kitap, 2008) adlı albüm-kitabın yazarı Mehmet Coral’la birlikte kurtuluştan sonra çıkan İzmir yangınının müsebbibini aradık. Elbette kısacık bir programda ne kadar yapılabilirse. Programa Etyen Mahçupyan da telefonla katıldı. Programın kısıtlı süresi içinde, ancak yüzeysel biçimde değinebildiğimiz konular ise şunlardı: Türkiye’de uzun yıllar, yangını Yunan ordularının ve onlara yardımcı olan Rumların çıkardığı anlatıldı. Ermeni Meselesi ile bağlantılı bir biçimde, 1980’li yıllardan sonra Ermeniler suçlanmaya başladı. Batı kamuoyunda ise başından beri, yangını Türklerin çıkardığını düşünen önemlice bir kesim vardı. Bazı kesimler ise yangının taraflardan herhangi biri veya birkaçı tarafından kazara çıkarıldığını tahmin ediyor.

Fransız Devrimi Üzerine

İngiliz tarihçi ve siyasetçi Thomas Babington Macaulay’in (1800-1859) Fransız Devrimi üzerine yazdıkları...
“Bir gezgin hayatında daha önce hiç görmediği bir meyveye rastlar. Meyveyi tadar ve beğenir; tatlı ve serinletici olduğunu düşünür. Bu çok beğendiği meyveyi daha önce bu meyvenin varlığından haberi olmayan ülkesine götürmeye karar verir. Fakat birkaç dakika sonra çok sancılı bir hastalığın pençesinde bulur kendini. Hastalıktan sarsılmış bir haldeyken meyve hakkındaki fikirleri de değişir elbette. Bu meyve artık onun için tadı güzel bir zehirdir. Meyveyi tattığı için kendini suçlar ve arkadaşlarını bu zehir konusunda uyarmaya karar verir. Uzun ve şiddetli bir mücadeleden sonra gezgin iyileşir, hastalığın sancılarından sersemlemiş bir haldeyken, birden daha önce hayatı boyunca kendisine bela olmuş bazı kronik sorunlarından kurtulduğunu fark eder. Ve yine meyve konusunda fikrini değiştirir. Bu meyvenin çok güçlü bir ilaç olduğuna ancak sadece çok istisnai ve aşırı vak'alarda büyük bir ihtiyatla kullanılması gerektiğine kanaat getirir.

Kimlikler, kimlik çatışması ve demokrasi


1 Aralık 2005
Tarihî süreç içinde kimlikler, kimlik çatışması ve demokrasi
Kimlik meselesi, son günlerde, bilhassa toplumsal bütünlüğümüzün ne gibi vasıtalarla korunabileceği tartışmaları çerçevesinde, yeniden kamuoyumuzun temel gündem maddelerinden birisini teşkil etti. Bu yazıda konuyu tarihî tecrübemiz ışığında incelemeye gayret edeceğiz.
Bu alanda yapılan tahlillerin ehemmiyetli bir bölümü konuya oldukça sığ biçimde yaklaşarak, meseleyi devletin değişik alt kimlikleri tanımasına, üst kimliğin adının ne olması gerektiği konusunda yeni bir değerlendirme yapmasına, daha basit bir ifadeyle, devlet merkezli bir karar alma sürecine indirgemektedir. Bu alanda demokratik açılımların sihirli değnek etkisi göstereceğinin varsayılması da meselenin özünün yeterince kavranamamasından kaynaklanmaktadır. Söz konusu açılımlar uygulanacak siyasetlere yardımcı olmakla, onların önünü açmakla birlikte bizatihi kimlik sorununu halledemezler. Bunun da ötesinde demokratik açılımlar, milliyetçi ideolojilere “rağmen” gerçekleştirilmek durumundadırlar.

Altınay: Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet



25-11-2005 
Kitabın Yazarı Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg
ile birlikte 1919 yılında Alman paramiliter
güçleri tarafından öldürüldü.
https://www.marxists.org/chinese/liebknecht-k/1907/
Ayşe Gül Altınay

Tarihçe ve tanım
Ordu kavramının Fransızca karşılığı olan militaire (Ingilizce, military) etimolojik olarak Latince ‘askerlik ve savaşa dair’ anlamına gelen militaris’e dayanmaktadır. Dolayısıyla, militarizm (Fr. militarisme, Ing. militarism) kavramını Türkçe’ye orduculuk veya askercilik olarak çevirmek mümkün.(1) Militarizm kavramı ilk olarak 1860’larda Fransız anarşist düşünür Pierre Joseph Proudhon tarafından kullanılmaya başlanmış; bu kavramın yüzyılı aşan tarihçesi bir yandan tarihsel olaylar, bir yandan da düşünsel gelişmelerle şekillenmiştir. Tarihçi Volker R. Berghahn’a (1982) göre militarizm tartışmalarının önemli bazı referans noktaları şöyledir: 19. yüzyılda zorunlu askerlik pratiğinin gelişmesi ve yaygınlaşması, iki dünya savaşı, Japon ve Almanya’nın militarizm deneyimleri, liberalizm ve Marksizmin farklı militarizm tanımlamaları, özellikle ‘üçüncü dünya’ ülkeleri bağlamında yürütülen ‘asker-sivil ilişkileri’ tartışmaları ve Batı’da gelişen ‘askeri-sinai kompleks’. Berghahn’ın 1980’lerin başında yaptığı bu listeyi güncellemek gerekirse, uzaya kadar uzanan silahlanma yarışı ve nükleer silahların yaygınlaşması (1980’ler), soğuk savaşın sona ermesi, feminist ve post-yapısalcı militarizm eleştirileri, Israil-Filistin çatışması ile Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel askeri hegemonyası eklenebilir.

Militarizm ve militarizasyon (veya militaristleşme) kavramları çoğu zaman eşanlamlı olarak kullanılmışlardır.(2) Ancak, son yıllarda birçok yazar, ideolojik oluşumları incelerken militarizm kavramına, militarizmin yaygınlaşma ve kurumsallaşma süreçlerini incelerken ise militarizasyon (veya militaristleşme) kavramına başvurmaktadırlar (Chenoy 1998, 101; Enloe 2004, 219).

Militarizmin birçok tanımında ‘savaş’ ve ‘savaş hazırlığı’ ön plana çıkmaktadır. Örneğin, Michael Mann’a göre (1988, 124) militarizm “savaş ve savaş hazırlığını normal ve arzu edilir bir sosyal etkinlik olarak algılayan tüm yaklaşımlar ve kurumsal oluşumlardır.” Mann’ın tanımındaki ‘savaş hazırlığı’ ifadesi önemlidir zira militarizmin savaşlarla özdeşleştirilmesi, yalnızca savaş bağlamında düşünülmesi yanıltıcıdır. Geçtiğimiz yüzyılda militarizm üzerine en kapsamlı çalışmalardan birini yapmış olan tarihçi Alfred Vagts’ın (1959, 15)deyimiyle, “militarizm savaş zamanından çok barış zamanında gelişir.” Başka militarizm tanımlarında, ordunun siyasal ve toplumsal hayatta etkin rol alması, sorunların çözümünde şiddet kullanımının meşru görülmesi, hiyerarşinin yüceltilmesi, erkekliğin şiddet kullanımı kadınlığın ise korunma ihtiyacı ile özdeşleştirilmesi gibi özellikler de vurgulanmaktadır (bkz. Shaw 1991, Lutz 2002, Enloe 2004).

Militarizmin en genel tanımlarından birini Avrupa tarihçisi Michael Howard (1976, 109) yapmıştır: “askeri altkültüre ait değerlerin toplumun egemen değerleri olarak algılanması.” Bu ifade biraz daha genişletilerek militarizm, askeri değer ve pratiklerin yüceltilmesi ve sivil alanı şekillendirmesi olarak tanımlanabilir. Ancak bu şekillendirmeyi tek taraflı, öznesi belli bir ilişkiyle sınırlı görmek yanlış olacaktır. Askeri darbelerde olduğu gibi bazı durumlarda ordu veya askeri kesim militaristleşme süreçlerinde doğrudan etkin bir rol oynarken birçok başka durumda militarizm, öznesi/özneleri belli olmayan, sivillerin aktif katılımı ve rızasını içeren süreçlerle yaygınlaşır. Bu tespitlerden yola çıkan araştırmacılar, son yıllarda militarizmi incelerken savaşlar ve askerler kadar ‘barış’ dönemleri ve ‘sivil’ pratikleri de ciddiye almaya başlamışlardır.

Ordu

Militarizm tartışmalarında ön plana çıkan başlıkları incelemeye geçmeden önce ordu ve militarizm arasındaki ilişkiye kısaca bir göz atalım. Militarizm çalışmaları ile ordu çalışmaları birebir örtüşmemektedirler. Orduyu bir kurum olarak merkezine alan çeşitli araştırma alanları vardır. Bunların başında gelen Askeri Tarih, tarih disiplininin önemli bir alt dalıdır. Alfred Vagts’a göre Askeri Tarih militarizmi sorunsallaştırmak bir yana, orduların ve savaşların meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynamıştır (Vagts 1959, 26)(3). Bunun yanında 20. yüzyılın ikinci yarısında, orduya ilişkin kurumsal incelemelerde bulunan çalışmalar Ordu Sosyolojisi adı altında yaygınlaşmış; hatta bu alandaki araştırmaların bir kısmı bizzat orduların talebi ve desteğiyle gerçekleşmiştir.(4) Vagts’ın Askeri Tarih için yaptığı gözlemin büyük ölçüde Ordu Sosyolojisi alanı için de geçerli olduğu söylenebilir.(5) Bu alanda militarizm analizlerine çok ender rastlanması bunun en çarpıcı göstergesidir.

Siyaset Bilimi alanında gelişmiş olan ‘asker-sivil ilişkileri’ tartışmalarında da ordunun son derece merkezi bir yeri vardır. Ancak bu çalışmalarda Genelkurmay Başkanları, kuvvet komutanları ve diğer askeri karar alıcıların siyaset alanıyla ilişkileri ele alınırken ordu kurumu üstdüzey subaylarla sınırlandırılır. Orduların çoğunluğunu oluşturan erler ve ordunun iç yapılanması bu analizlerin dışında bırakılır.(6)

Militarizm çalışmalarına baktığımızda, bazı yazarların ordunun kendisini militarist bir kurum olarak ele aldığını ve orduların varlığına topyekün karşı çıktığını, başka yazarların ise orduyu devletin diğer kurumlarından biri olarak değerlendirdiğini ve bu kurumun militarist ve militarist olmayan biçimlerde örgütlenebileceğini savunduğunu görürüz (bkz. Shaw 1991). Örnegin, tarihçi Alfred Vagts, sivil militarizm ile askeri militarizmi birbirinden ayırarak, askeri militarizmi, ordunun askeri çıkarlar değil askerlerin çıkarları yönünde hareket etmesi olarak tanımlamıştır (1959, 15). Bu görüşe göre, ordu bağlamında militarizm ancak askeri çıkarlardan sapıldığı ölçüde geçerlidir. Ordunun sivil hayata etki etmesi, askerlerin ve askeri değerlerin siyasette ve toplumsal hayatta yüceltilmesi ise sivil militarizm başlığında incelenmektedir.

Milliyetçilik: Zorunlu askerlik, Eğitim ve Toplumsal Cinsiyet

Son yıllarda yapılan militarizm tartışmalarında milliyetçilik merkezi bir yere sahiptir. Milliyetçilik ve militarizm son iki yüzyılın kaderini tayin etmiş, bunu yaparken de birbirlerini tamamlamış, iç içe geçmiş ideolojiler olarak ele alınırlar(7) . Bu ilişkiye iki ana eksende bakılabilir. Birincisi savaşlar, ulus-devletler ve modern milliyetçilikler eksenidir. Sosyolog Charles Tilly’nin (1985) gösterdiği gibi tarihsel olarak bakıldığında Avrupa’da modern, ulusal devletin kurulması savaşlar sonucunda olmuştur. Bu durum bağımsızlık savaşları sonrasında kurulan Üçüncü Dünya devletleri için de ulus-devletlerin doğduğu yer olan Avrupa için de böyledir. Bu yüzdendir ki belirli savaşlar (ve savaş meydanları) ulus-devletlerin simgeleri haline gelmiştir: Marengo, Austerlitz ve Jena Fransa’nın, Trafalgar Britanya’nın, 1812 zaferi Rusya’nın, Gravelotte ve Sedan Almanya’nın ulusal simgeleridir (Howard 1978:9). Türkiye için bu savaş Sakarya Savaşı’dır; daha geniş anlamıyla Milli Mücadele’dir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin savaş sonrasında kurulmuş olması onu, çoğu zaman düşünülenin aksine, dünya üzerinde biricik ve özel kılmaz. Hemen her ulus-devlet için savaşlar ve ordular kurucu bir rol oynamışlardır.

Milliyetçilik-militarizm ilişkisini anlamak açısından önemli ikinci bir eksen ise vatandaş orduları, zorunlu askerlik ve eğitim eksenidir. Ulus-devlet anlayışı yeni bir orduyu ve savaşma biçimini de beraberinde getirmiştir: vatandaş ordusu (citizen-army). Vatandaş ordularına ilk örneği Fransa vermiştir. 19.Yüzyılın başından itibaren Fransa’yı örnek alan Avrupa’da paralı askerlik üzerine kurulu imparatorluk orduları, yerlerini zorunlu askerlik görevine dayalı milli vatandaş ordularına bırakmaya başlamışlardır(8) . Bu ordular uluslaşmanın hem sonucu hem de aracı olmuşlardır. Sosyolog Eugen Weber’in (1976) deyişiyle, Fransa’da köylülerin “Fransız”a dönüşmeleri sürecinde askerlik ve eğitim merkezi rol oynamışlardır. Her iki pratik de 18. yüzyıldan itibaren önce Avrupa’da daha sonra (veya eşzamanlı olarak) başka coğrafyalarda özel alanlarından sıyrılıp belirli sınıfların tekelinden çıkmış, herkesi kapsayan (en azından niyet bazında) ve hatta “zorunlu” bir nitelik kazanmışlardır. Yeni bir “disiplin” anlayışının geliştirilip uygulandığı bu iki kurum aracılığıyla, aynı üniformayı giyen, aynı dili konuşan, aynı marşları söyleyen itaatkâr ve üretken bedenler (Foucault 2000), milliyetçi ve sadık vatandaşlar yaratmak hedeflenmiştir (Mosse 1993).

Ulus-devlet sisteminin gelişimiyle yaygınlaşmış olan zorunlu askerlik uygulaması toplumların ve uluslararası ilişkilerin militaristleşmesinde önemli bir rol oynamış (Tolstoy 1905, Vagts 1959), eğitim kurumları da bu süreçte etkin olmuştur. Türkiye’de 1926’dan beri müfredatta bulunan zorunlu Milli Güvenlik Bilgisi (eski adıyla Askerlik) dersleri bu etkileşimin en çarpıcı örneklerindendir. Benzer uygulamalar başka ülkelerde de görülmüş, eğitimin militaristleşmesi önemli bir tartışma alanı yaratmıştır (bkz. Langdon-Davies 1919, Lutz ve Bartlett 1995). Eğitim felsefecisi John Dewey, Birinci Dünya Savaşı sonrası Amerika Birleşik Devletleri’ndeki beden eğitimi derslerinin askeri eğitim amaçlı kullanılmasına karşı çıkmış, burada amaçlananın gençlerde savaşmayı teşvik edecek bir duygusal donanım yaratmak olduğunu savunmuştur (Dewey 1990, 124). Kısacası, zorunlu askerlik anlayışına dayalı vatandaş orduları ile ulus-devletler, militaristleşme ile uluslaşma, militarizm ile milliyetçilik modern dünyanın birbirini etkileyen, hatta şekillendiren kurum, süreç ve ideolojileri olmuşlardır diyebiliriz.

Zorunlu askerlik yalnızca "yurdun müdafaasına" yönelik bir uygulama değil, aynı zamanda erkeklerin ve kadınların devletle aralarındaki vatandaşlık ilişkisini belirleyecek (ve kadınlar asker olmadığı için farklılaştıracak) bir uygulamadır. Bu farklılaşma, devlet eliyle yapılmış olması ve devlet kavramını toplumsal cinsiyet bazında biçimlendirmesi açısından toplumda yaşanan kadın-erkek farklılaşmasından ayrılır. Bu yolla erkeklik-devlet-askerlik arasında güçlü bir bağ kurulmuş, "en kutsal vazife" olan askerlik yoluyla birinci sınıf vatandaşlık erkeklere bahşedilmiştir (bkz. Enloe 1993 ve 2000, Feinman 2000, Altınay 2000). Kadınların bu kurguda iki ayrı konumları vardır: kutsanan annelik (özellikle de asker anneliği) ve istisnai durumlarda savaşçılık(9) . Bu konumlardan birincisi her kadın için her koşulda belirleyicidir. İkincisi ise izin verildiği ve ihtiyaç duyulduğu ölçüde mümkün olacaktır.

Militarizmin toplumsal cinsiyet bağlamında ilk analizlerinden birini 1938 yılında Virginia Woolf yapmıştır. Günümüzde yapılan feminist analizler de Woolf’la benzer bir çizgi izleyerek kadınların askerlik uygulamalarından ve savaşlardan dışlanmalarını sorunsallaştırırken çözümü kadınların da bu süreçlere katılmalarında değil, toplumsal hayatın, erkeklerin ve erkeklik anlayışının sivilleşmesinde aramaktadırlar(10) . Bu anlayışa göre farklı biçimlerde de olsa militarizm, kadınlara olduğu kadar erkeklere de zarar vermektedir. Birinci sınıf vatandaşlığın ve egemen erkeklik anlayışının askerlik ve savaşma üzerinden tanımlanması yalnızca kadınlar ve erkekler arasında bir ayrım yaratmaz, aynı zamanda sakat erkekler, eşcinsel erkekler ve vicdani retçiler gibi askere gitmeyen veya gidemeyen erkekleri de ikincil bir konuma indirger.(11) Güney Afrika’lı sosyolog Jacklyn Cock (1991, 91) erkekliğin şiddet ve saldırganlıkla özdeşleştirilmesini ‘zalim bir efsane’ olarak tanımlar ve şöyle devam eder: “Birçok erkek savaşa kahraman olma umuduyla gider. Oysa savaş, erkekleri her türlü bireysel özerklik, sorumluluk ve seçimden yoksun bırakarak onları iktidarsızlaştırır. Askeri eğitim, sorgulamadan itaat etmenin öğretildiği bir çeşit sosyal programlama işlevi görür. Savaşta erkekler kurda değil kuzuya dönüşürler; izler ve itaat ederler.” Benzer bir analiz yüzyılın başında yazar Leo Tolstoy tarafından yapılmıştır. Tolstoy’a göre (1905, 41) askerlik “içerdiği aşağılanma ve kaybın derecesi açısından eski zamanların kölelik koşullarıyla bile karşılaştırılamaz.

Ekonomi, Güvenlik, ve Uluslararası Siyaset
Ekonominin militaristleşmesi 20. yüzyıl boyunca özellikle soğuk savaş döneminde gelişen ‘askeri-sinai kompleks’ bağlamında çok tartışılmıştır. Bu alanda yapılan çalışmalar, militarizm-kapitalizm ilişkisinin kuramsal olarak irdelenmesinden, silah lobilerinin siyasete etkilerine, uluslararası silah ticaretinden savunma sanayiinin kalkınmayla ilişkisine kadar geniş bir alana yayılmıştır (bkz. Shaw 1991). Türkiye’de de son yıllarda gelişen bu çalışmalar, OYAK’ın (Ordu Yardımlaşma Kurumu) özel konumuna ve savunma bütçelerine dikkat çekmektedir (bkz. Parla 1998, İnsel ve Bayramoğlu 2004).

Militarizm bağlamında son yıllarda gelişen bir başka önemli tartışma ‘güvenlik’ kavramı etrafında dönmektedir. Soğuk savaş döneminde yaygınlaşan ‘ulusal güvenlik’ anlayışı, soğuk savaşın bitmesiyle birlikte daha yoğun sorgulanmaya başlanmıştır. Başta Uluslararası İlişkiler disiplini olmak üzere sosyal bilimlerde yaygın olarak kullanılan ‘ulusal güvenlik’ kavramı bir yandan ‘Kimin güvenliği?’ ‘Ne tür güvensizliklerin pahasına?’ gibi sorularla yapısökümüne uğratılırken, bir yandan da yeni kavram arayışları ortaya çıkmıştır (bkz. Weldes vd. 1999). Uluslar veya ulus-devleti değil insanları merkezine alan ve gelir dağılımındaki eşitsizliklerden çevre kirlenmesine, cinsiyetçilikten ırkçılığa pek çok bağlamda ‘güvensizlik’ üreten süreçleri aynı anda sorunsallaştıran ‘insan güvenliği’ kavramı gerek akademik tartışmalar, gerekse siyasal yapılar (örneğin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği) düzeyinde yaygınlaşmaya başlamıştır. Uluslararası hukukun gelişmesi de militaristleşmiş güvenlik anlayışının sivilleşmesine katkıda bulunmaktadır.(12)

Soğuk savaşın sona erdiği, güvenlik anlayışının sivilleşmeye başladığı ve uluslararası hukuk mekanizmalarının etkinlik kazanabileceğine dair umutların arttığı 1990’ların ardından dünya siyaseti tekrar hızlı bir militaristleşme sürecine girmiştir. 11 Eylül 2001 sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çektiği oluşumlar önce Afganistan (2001), sonra Irak (2003) savaşlarıyla büyük yıkım ve kayıplara sebep olmanın yanı sıra uluslararası hukuk alanını ve Birleşmiş Milletleri işlevsizleştirmişlerdir.(13) Artık birçok düşünür, dünya siyasetinin yeni bir ‘imparatorluk’ çağına girdiğini, bu yeni dönemin belirleyici özelliklerinden birinin ise gerek uluslararası gerekse ulusal ve yerel düzlemde yıkıcı bir militarizm olduğunu savunmaktadırlar (Hardt ve Negri 2001, Chomsky 2003, Johnson 2004).

Kısacası, militarizm gerek 20. yüzyılı gerekse günümüz dünyasını anlayabilmek için ihtiyaç duyduğumuz ana kavramlardan biridir diyebiliriz. Böyle olmasına karşın bu kavramın yaygın olarak kullanılmaması düşündürücüdür. Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Birincisi, feminist düşünür Cynthia Enloe’nun (2004) ısrarla vurguladığı gibi militarizm –diğer ideolojiler gibi- normalleştiği ölçüde etkin olur. İçerdiği değerler ve varsayımlar normalleştikleri sürece sorgulanmazlar; hatta görünmez kalırlar. Militarizmin yaygın ama militarizm analizlerinin seyrek oluşunun önemli bir sebebi militarizmin toplumsal hayat kadar entelektüel hayatta da normalleşmiş olmasıdır diyebiliriz(14) . İkinci bir sebep milliyetçiliğin gündelik hayatın ve kimliklerin şekillenmesindeki rolünde aranabilir. Milliyetçiliğin birçok ifadesi militarizmi normalleştirme işlevi görür. Örneğin Türkiye’de zorunlu askerlik, vatandaşlık sözleşmesinin bir maddesi olarak değil, ‘ordu-millet’ teziyle, milletin özü olarak tanımlanmıştır. Bu kültürelleştirilmiş askerlik kurgusu zorunlu askerliği tartışmayı zorlaştırmaktadır (bkz. Altınay ve Bora 2002). Militarizmin anlaşılması ve eleştirilmesi yönündeki üçüncü bir engelin cinsiyetçiliğin yaygınlığı olduğu söylenebilir. Militarist değerler ve pratikler (örneğin askerlik) erkeklikle özdeşleştirildiği ölçüde onları sorgulamak hakim erkeklik anlayışını sorgulamayı gerektirmektedir. Feminist eleştirinin ve analizin gelişmesiyle birlikte militarizmin daha yaygın gündeme gelmesi rastlantısal değildir. Son olarak, militarizmin görünür kılınması önündeki engellerden bir başkası muhalif siyasi kültürlerin militarizminde aranabilir. Antimilitarizm yüz yıllık tarihi boyunca sağ siyasi hareketler kadar sol siyasi hareketler tarafından da yadırganmış, yok sayılmıştır. Militarizm eleştirileri ağırlıklı olarak tek taraflı (egemen siyasete yönelecek şekilde) yapılmış, muhalif siyasi oluşumların militaristleşmesi çok ender sorunsallaştırılmıştır.(15)

(1) Türkçe’de bu kavramın neden militarizm olarak yerleştiği ve neden ordu veya asker kavramları üzerinden üretilmiş herhangi bir analitik veya eleştirel kavramın olmadığı tartışılmaya muhtaç sorulardır.
(2) Bazı tartışmalar çerçevesinde ayrışmışlar; örneğin, militarizm siyasal alanla, militarizasyon ise silahlanma ile özdeşleşmiştir (bkz. Shaw 1991).
(3) Benzer analizler için bkz. Scarry 1985, Shapiro ve Hayward 1996.
(4) 1973 yılından beri çıkmakta olan Journal of Political and Military Sociology Ordu Sosyolojisi alanının ana yayın ayaklarından birini oluşturmaktadır.
(5) Uluslararası İlişkiler disiplini için de benzer eleştiriler yapılmıştır (bkz. Weldes vd. 1999). Şüphesiz aynı zamanda her iki alanda da militarizm tartışmalarına önemli katkılar olmuştur.
(6) Türkiye’de sivil-asker ilişkilerine dair burada bahsedilen zaaflara teslim olmayan nüanslı bazı analizler bkz. İnsel ve Bayramoğlu 2004.
(7) Bu bölümdeki analizler daha önce yayınlanmıştır: Altınay ve Bora 2002. Benzer analizler için bkz. Altınay 1999, 2000, ve 2003; Sinclair-Webb 2000.
(8) Bu çerçevede yapılmış önemli bir çalışma için bkz. Zürcher 2003.
(9) Bu istisnaların en çarpıcı örneklerinden biri Dersim'in bombalanmasına katılarak dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen’dir (bkz. Altınay 2000).
(10) Bunun yanında kadınların ordulara katılımlarının artması gerektiğini savunan ve ‘liberal feminizm’ olarak adlandırılabilecek bir akım da vardır.
(11) Türkiye’de de 1990’lardan bu yana bu ilişkileri sorunsallaştıran bir vicdani ret hareketi gelişmiştir (bkz. Altınay 2004). 2005 yılında tutuklanan gay hakları savunucusu ve vicdani retçi Mehmet Tarhan üzerinden bu konu daha yoğun tartışılmaya başlanmıştır (bkz. www.bianet.org ve www.savaskarsitlari.org)
(12) Etkinliği henüz tartışmalı olsa da Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nin kurulması veya Pinochet’nin başka bir ülkede tutuklanması gibi gelişmeler hukuki bağlamda insan güvenliğinin ulusal güvenliğin önüne geçmesi yolunda atılmış önemli adımlardır.
(13) Bu konuda yapılmış önemli bir çalışma için bkz. www.worldtribunal.org
(14) Türkiye’de militarizm olgusuna ilk dikkat çeken düşünürlerden biri Taha Parla olmuştur (1991 ve 1998). Araştırmacı Serdar Şen’in çalışmaları da bu alandaki ilklerdendir (1996, 2000). Birikim Dergisi ve 2004’te Ahmet İnsel ve Ali Bayramoğlu (2004) tarafından derlenen Türkiye’de Ordu kitabı, ordu ve militarizm çalışmalarının derlenip yaygınlaşmasına önemli katkılar yapmışlardır.
(15) Şüphesiz ki bunu söylerken antimilitarist analizlerin katkılarını azımsamak gibi bir niyetim yok. Yalnızca, neden daha fazla yaygınlaşamadıklarını tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye bağlamında her türlü militarist oluşuma eleştirel bakan bir çalışma için bkz. Ülker ve Üsterci, 1998.

Kaynakça:
Altınay, Ayşe Gül. 2004. The Myth of the Military-Nation: Militarism, Gender, and Education in Turkey. New York: Palgrave Macmillan.

Altınay, Ayşe Gül. 2003. Militarizm ve Insan Hakları Ekseninde Milli Güvenlik Dersi. In Ders Kitaplarında Insan Hakları: Tarama Sonuçları, eds. Betül Çotuksöken, Ayşe Erzan, and Orhan Silier, pp.138-157. Istanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Altınay, Ayşe Gül. 2000. Vatan, Millet, Kadınlar. Istanbul: İletişim Yayınları.

Altınay, Ayşe Gül. 1999. Askerlik ve Eğitim. Birikim 125/126 (September/October): 200-208.

Altınay, Ayşe Gül ve Tanıl Bora. 2002. “Ordu, Militarizm ve Milliyetçilik” Milliyetçilik:
Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 4 içinde, der. Tanıl Bora, s. 140-154. Istanbul:
İletişim Yayınları.

Andreski, Stanislav. 1968. Military Organization and Society. London: Routledge and Kegan Paul.

Chenoy, Anuradha M. 1998. "Militarization, Conflict, and Women in South Asia," The Women and War Reader içinde, der. Lorentzen, Lois Ann ve Jennifer Turpin, s.101-110. New York: New York University Press.

Chomsky, Noam. 2003. Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. New York: Metropolitan Books.

Cock, Jacklyn. 1991. Colonels and Cadres: War and Gender in South Africa. Cape Town: Oxford University Press.

Cohen, Eliot A. 1985. Citizens and Soldiers: The Dilemmas of Military Service. Ithaca and London: Cornell University Press.

Dewey, John. 1990. “On Military Training in Schools,” John Dewey: The Later Works, 1925-1953 içinde, der. Jo Ann Boydston. Carbondale: Southern Illinois University Press.

Enloe, Cynthia. 1993. The Morning After: Sexual Politics at the End of the Cold War. Berkeley: University of California Press.

Enloe, Cynthia. 2000. Maneuvers: The International Politics of Militarizing Women’s Lives. University of California Press.

Enloe, Cynthia. 2004 [2000]. "Feminizm, Milliyetçilik ve Militarizm" Vatan-Millet-Kadınlar içinde, der. Ayşe Gül Altınay. Istanbul: İletişim Yayınları.

Feinman, Ilene Rose. 2000. Citizenship Rites: Feminist Soldiers and Feminist Antimilitarists. New York: New York University Press.

Foucault, Michel. 2000. Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Istanbul: İmge Yayınları.

Hardt, Michael ve Antonio Negri. 2001. İmparatorluk. Çev. Abdullah Yılmaz. Istambul: Ayrıntı Yayınları.

Howard, Michael. 1978. War and the Nation State. Oxford: Clarendon Press.

İnsel, Ahmet ve Ali Bayramoğlu (der.). 2004. Bir Zümre, Bir Parti: Türkiye’de Ordu. Istanbul: Birikim Yayınları.

Johnson, Chalmers. 2004. The Sorrows of Empire: Militarism, Secrecy, and the End of the Republic. New York: Metropolitan Books.

Liebknecht, Karl. 1917. Militarism. New York: B.W. Huebsch

Lutz, Catherine. 2002. "Making War At Home in the United States: Militarization and the Current Crisis". American Anthropologist, 104(3):723-735.

Lutz, Catherine. 2001. Homefront: A Military City and the American 20th Century. Boston: Beacon Press.

Lutz, Catherine ve Lesley Bartlett. 1995. "JROTC: Making Soldiers in Public Schools". The Education Digest 61(3)9-14.

Mann, Michael. 1988. States, War and Capitalism: Studies in Political Sociology. Oxford and New York: Basil Blackwell.

Mosse, George L. 1993. Confronting the Nation: Jewish and Western Nationalism. Hanover and London: Brandeis University Press.

Parla, Taha. 1998. Mercantile Militarism in Turkey, 1960-1998. New Perspectives on Turkey. 19 (Fall):29-52.

Parla, Taha. 1991. Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Cilt:2: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. Istanbul: İletişim Yayınları.

Posen, Barry R. 1995. "Nationalism, the Mass Army, and Military Power," Perspectives on Nationalism and War içinde, der. L. Comaroff ve P. C. Stern, J. Luxembourg, Gordon and Breach Publishers.

Scarry, Elaine. 1985. The Body in Pain: The Making and Unmaking of the World. Oxford, Oxford University Press.

Shapiro Michael J. ve Hayward R. Alker (der.). 1996. Challenging Boundaries: Global Flows, Territorial Identities. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Shaw, Martin. 1991. Post-Military Society: Militarism, Demilitarization, and War at the End of the Twentieth Century. Philadelphia: Temple University Press.

Sinclair-Webb, Emma. 2000. "‘Our Bülent is Now a Commando’: Military Service and Manhood in Turkey". Imagined Masculinities: Male Identity and Culture in the Modern Middle East içinde, der. Mai Ghoussoub and Emma Sinclair-Webb, s. 65-91. Londra: Saqi Books.

Şen, Serdar. 2000. Geçmişten Geleceğe Ordu. İstanbul: Alan Yayıncılık.

Şen, Serdar. 2005 [1996]. Cumhuriyet Kültürünün Oluşum Sürecinde Bir İdeolojik Aygıt Olarak Silahlı Kuvvetler ve Modernizm. Istanbul: Nokta Kitap.

Tilly, Charles. 1985. "War Making and State Making as Organized Crime," Bringing the State Back In içinde, der. P. B. Evans, D. Rueschemeyer ve T. Skocpol, Cambridge University Press.

Tilly, Charles. 1992. Coercion, Capital, and European States, AD 990-1992. Cambridge, Blackwell.

Tolstoy, L. 1905. "Patriotism and Government". Classics of International Relations içinde, der. J. A. Vasquez. Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall.

Ülker, Ferda ve Coşkun Üsterci (der.) 1998. Şiddet Kültüründe Şiddetten Arınmış Eylem. Izmir: Ilke-SKD Yayınları.

Vagts, Alfred. 1959 [1937]. A History of Militarism: Civilian and Military. Meridian Books, Inc.

Weber, Eugen. 1976. Peasants Into Frenchmen: The Modernization Of Rural France, 1870-1914. Stanford: Stanford University Press.

Weldes, Jutta, Mark Laffey, Hugh Gusterson, ve Raymond Duvall (der). 1999. Cultures of Insecurity: States, Communities, and the Production of Danger. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Woolf, Virginia. 1938. Three Guineas. San Diego: Harcourt.

Zürcher, Eric Jan (der.). 2003. Devletin Silahlanması: Ortadoğu’da ve Orta Asya’da Zorunlu Askerlik (1775-1925). Çev. M. Tanju Akad. Istanbul: Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.


Lozan: " Dilediği bir dili kullanma ..."

00:01 | 01 Aralık 2005

Semih İDİZ

Lozan tartışmasında uzman görüşü

http://turkey.nlembassy.org/news/2013/10/90th-anniversary-of-the-lausanne-peace-treaty.html
"Lozan Barış Antlaşması'nın en çok tartışılan hükümlerinin [Kesim III (mad. 37-45)] objektif olarak ve Lozan Barış Konferansı Tutanaklarının ışığında değerlendirilmesinde ve yorumlanmasında yarar bulunmaktadır.Çok önemli bir husus antlaşmanın 44'üncü maddesinin birinci cümlesidir. ['Türkiye, bu kesimin bundan önceki maddelerindeki hükümlerin, Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslararası nitelikte yükümler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altına konulmalarını kabul eder...'.] 

Barbarlık: Bir Kullanım Kılavuzu

Eric Hobsbawm

Bu konuşmanın argümanı  yaklaşık yüz elli yıllık bir seküler gerilemeden sonra, yirminci yüzyılın büyük bölümünde barbarlığın yeniden tırmanışa geçtiği ve bu tırmanışın sonuna gelindiğini gösteren hiç bir işaretin de bulunmadığıdır. Bu bağlamda "barbarlığın" iki şeyi gösterdiği kanısındayım. Birincisi, tüm toplumların kendi üyeleri arasındaki, daha az ölçüde de kendi üyeleri ile başka toplumların üyeleri arasındaki ilişkileri düzenlemesini sağlayan kurallar ile ahlaki davranışlar sistemlerinin aksaması ve çökmesini; ikincisi de, daha spesifik açıdan, on sekizinci yüzyıl Aydınlanmasının projesi diyebileceğimiz çerçevenin, yani insanlığın rasyonel ilerlemesine (Yaşam, Özgürlük ve Mutluluk Arayışı'na, Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik’e vb.) bağlılığını ilan etmiş devlet kurumlarında somutlaşmış olan, bu tür ahlaki davranış standartları ile kurallardan meydana gelen bir evrensel sistemin kurulmasının bozulmasını anlatmaktadır...
Bu anlamların ikisi de gerçek olmakta ve birbirlerinin negatif etkilerini bizim yaşamımız üzerinde pekiştirmektedirler. Dolayısıyla; Benim konumun insan hakları sorunuyla ilişkisi açıkça görülüyor olsa gerektir.

28 Aralık 2015 Pazartesi

Thukidides:Atina-Melos İttifak Müzakeresi



Devletlerarası İlişkiler Hangi Kurala Tabidir?
Savaş ilerledikçe şehir devletler Atina ve Sparta’nın müttefikleri olarak sürecin içine çekildiler. Ege adalarında yerleşik birçok şehir-devlet Atina’ya tabiydi ve sahip oldukları deniz gücü, Sparta ve Sparta’nın müttefiklerinin sahip olduğu deniz gücünden çok daha üstündü. Ege adalarındaki bu şehir devletlerinden, sadece Milos tarafsız kalmıştı. Atina, Milos’u teslim olmaya çağırdı, ama Miloslu yöneticiler bunu kabul etmedi. Thukidides, bu olayı izleyen müzakereleri, aşağıdaki şekilde nakleder.
www.pennebianche.com

Peleponnes Savaş Tarihi 2
Thukidides
… Atinalı temsilciler şöyle konuşur:

Thukidides Atinalıları Övüyor


Thukidides
http://www.nwerle.at/wermut
/thukydides.htm
Atalarımızdan bahsederek başlayacağım, çünkü onları bu vesileyle yad etmek, yaptıklarını hatırlayarak anmak en doğru olanı. Bize ait olan bu topraklarda kuşaklardır aynı insanlar yaşamış, bu toprakları, bu özgür ülkeyi bize, işte bu erdem ve cesaret sahibi insanlar bırakmıştır. Onlarla ne kadar övünsek azdır. Babalarımız daha da fazlasını hak ediyor, çünkü atalarından devraldıkları mirasa, bugün sahibi olduğumuz imparatorluğu da kattılar. Bu, alın teri ve kan dökerek oldu. Bugün burada toplanan ve çoğu gençliğinin baharında bizler, her bakımdan imparatorluğumuzun gücüne güç kattık ve öyle bir devlet düzeni kurduk ki, barışta da savaşta da kendini en mükemmel biçimde gözetebilmekte.
Hepinizin bildiği konularda uzun uzun konuşmak istemiyorum: Bu bakımdan, bu güce erişmek için verdiğimiz mücadeleden ya da babalarımızın ve bizim iç (Yunan) ve dış düşmanlara karşı nasıl kahramanca savaştığımızdan bahsetmeyeceğim. Her şeyden önce, zorlu sınavları nasıl bir ruhla göğüslediğimiz ve tabii, bizi biz (büyük) yapan anayasamız ile yaşam tarzımız üstünde durmak istiyorum. Ondan sonra ölülerimizi yad edeceğim, çünkü bunu yapmamın bu ortama uygun olacağına ve yurttaşlar ile yabancılardan oluşan bu topluluğun, böyle bir konuşmadan istifade edeceğine inanıyorum.

Tacitus: Germania - Germen Ülkesi


Cornelius Tacitus
Viyana Parlamento binasındaki
Tacitus heykeli.
http://www.britannica.com/biography/Tacitus-
Roman-historian
Germenlerin evlilik bağları nedeniyle başka kabilelerle karışmadıklarını, ayrı, bozulmamış bir halk olarak kaldıklarını söyleyenlerin düşüncelerine katılıyorum. Bu nedenle sayılarının çokluğuna karşın Germenler her yerde birbirlerine benzemektedir. Keskin mavi gözler, kızıl saçlar ve sadece olmadık işlere yeteneği olan iri vücutlar. Germenler çalışmaya bizim kadar katlanamaz. Susuzluk ve sıcaktan da hiç hoşlanmazlar. Aksine toprakları ve iklimleri onları soğuğa ve açlığa alıştırmıştır.
Germanya birbirinden çok farklı bölgeleri içermesine karşın, genellikle sık ormanlıklarla ve pis bataklıklarla kaplıdır. Gallia’ya komşu olan bölgeleri daha nemlidir, Noricum ve Pannonia tarafı ise daha rüzgârlıdır. Toprak ekime elverişlidir, ama meyve ağaçlarından yoksundur. Çok sayıda sürüleri vardır, ama hayvanlar hep küçüktür. Sığırlar bile büyüdükleri zaman iri boynuzlara sahip olamazlar. Germenlerin en hoşlandığı şey sürülerindeki hayvan sayısının fazlalığıdır. Hayatta servet adına en çok övündükleri şey budur. Tanrıların onları hem altın hem de gümüş varlığından mahrum bırakmış olmasının bir ceza mı yoksa ihsan mı olduğuna karar veremedim.

Alman-İngiliz Nüfuz Mücadelesi

Murat Özyüksel


[Yazının tamamı için aşağıdaki linke bkz.]

II. Meşrutiyet ve Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman-İngiliz Nüfuz Mücadelesi

https://en.wikipedia.org/wiki/Colmar_
Freiherr_von_der_Goltz
İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde Almanya Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki nüfuz mücadelesinde tüm rakiplerini tartışmasız bir biçimde geride bırakmıştı. Osmanlı ve Alman imparatorlukları arasındaki yakınlaşma, Osmanlı ordusunda reform çalışmalarını yürüten Alman askeri misyonu ve Anadolu-Bağdat demiryolları temelinde gerçekleşmişti.

Meşrutiyetin ilanı beklenmedik bir biçimde bu dengeleri alt üst etti. Osmanlı İmparatorluğu’nda ibre, birdenbire Almanya’dan, İngiltere ve Fransa’ya dönmüştü. Her şeyden önce İttihatçılar, bu ülkelerde geçerli olan liberal düşüncelerle donanmışlardı. Bunun tersini, Abdülhamit’in Almanya ile yakınlaşma nedenlerinden biri olarak öne sürebiliriz. Ancak gelişmeler hiç de beklendiği gibi olmadı.

Yaklaşık iki yıl içinde Almanlar bu fırtınayı atlatarak yeniden Osmanlı Devleti’ndeki eski konumlarını ele geçirmeyi başardılar. Onların bu başarısının dinamiklerinden biri, Osmanlı ordusunda Alman eğitiminden geçmiş subayların Almanya yanlısı tutumlarını korumalarıydı. Tabi bu faktörün etkili olabilmesi için ordunun politika sahnesinde yerini alması gerekiyordu ki, o da 31 Mart olayından sonraki süreçte gerçekleşti. 

27 Aralık 2015 Pazar

Geçmişin İcadı:Genesis-Köken Romanlarına Açılan Eleştirel Pencere


Kıvanç Özcan

Murat Belge’nin ulusal anlatıları konu aldığı ve Türklerin kökenine dair yazılan temel kitapları incelediği çalışması Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni, sadece 20. yüzyılın başındaki ulusçu akımların yükselişleri anlamak açısından değil, günümüzdeki milliyetçi-ırkçı eğilimleri yorumlamak açısından da yararlı bir kaynak.

Yaşanan travmalar ve yeni bir kimlik ihtiyacı, büyük ulusal anlatıların ortaya çıkışını tetikler. Osmanlı'nın çöküşü de Türklerin kökenlerine yönelik düşüncelerin ortaya çıkmasına ortam hazırladı.

Türklere bir “köken” bulmak amacıyla yola koyulan yazarlar ve düşünürler, genel olarak Orta Asya’yı Türklerin ilk yurdu ve ortaya çıkış coğrafyası olarak tasvir ederler. Köken anlatılarındaki bu teritoryal boyutu, mitolojik anlatılar süsler. Belge’nin çalışması, Türk ırkçılarının mitolojik hayvan olarak kurdun üzerinde uzlaşmadan önce kartalı ve aslanı tercih ettiklerini anlatıyor (Belge, 2008: 9).

Tanrıça Kybele

Didem Demiralp

Çorum İncesu Kanyonu'ndaki Kibele kabartması. 
https://www.flickr.com/photos/yasnhkan/14443754692
Tabiatın insanoğluna sunduğu sayısız nimetten söz ederken; “Doğa ananın bize verdikleri”diyoruz. Kullandığımız fosil yakıtlar ve tükettiğimiz pek çok kimyasalın “tabiat ana”yaverdiği zararlardan bahsediyoruz. Ama “Doğa ana” ya da “tabiat ana” kavramının İlkçağ Anadolu’sunun Frigya’lı tanrıçası Kybele ile ilişkili olduğunun kaçımız farkındayız? 

Antik Çağ’da Anadolu’nun Frigya adıyla bilinen bölgesi; batıda Mysia, Lydia ve Karia, doğuda Galatia ve Lyakonia, kuzeyde Bithynia, güneyde Pisidia ve Lykia ile sınırlanmıştı. Frigya; yalnız Frig Uygarlığı’na beşik olmakla kalmamış, ev sahipliğini yaptığı Kybele inancını hem o çağdaki komşularına hem de sonraki dönemlerde Yunanistan ve Roma’ya armağan ederek din alanında da etkili olmuştu. Lidya’da Kybebe, Mısır’da İsis, Efes’te Artemis, Girit’te Rhea, Yunanistan’da Demeter ve Roma’da Magna Mater isimleriyle anılan tanrıçalar Frigya’lı Kybele’nin değişik isimler altındaki yansımasından ibarettir. 

Kybele bir tabiat tanrıçası olarak doğadaki düzenden sorumludur. Ama öncelikle toprağın bereketini simgeler. Tarımın koruyucusu olması onu aynı zamanda toplumsal ilerlemenin, uygarlığın ve kentlerin kurucusu olarak görmeyi de mümkün kılar. Tanrıçanın tasvirlerinde başındaki diadem (taç) üzerinde yer alan kule figürleri onun bu niteliğine vurgu yapar. Frigya’nın ana tanrıçasına özellikle dağlarda tapınılırdı. Onun adlarından biri olan Dindyme, tanrıçaya bölgedeki Dindymos dağında ibadet edilmesiyle ilgilidir. İlkçağ Anadolu’sunda bu isimle anılan üç dağ vardır ki hepsi de Frigya bölgesi civarındadır. Bunlardan biri; Kybele kültünün merkezi olup Sangarios (Sakarya) ırmağı üzerinde yer alan Pessinus (Ballıhisar) kenti civarındaki Günyüzü dağıdır. Tanrıçanın ilk tasviri olan bir göktaşına da ev sahipliği yapan ilk tapınağı da buradaydı.Yine Dindymos dağı üzerinde yer alıp kutsal olduğuna inanılan ve Agdus adıyla bilinen bir kayadan da tanrıçanın bir başka adı olan Agdistis türemiştir. Onun Pessinus kaynaklı söylencesinde de ismi Agdistis olarak geçer.

Kybele Söylencesi
Efsaneye göre; Tanrı Zeus bir rüya görüp tohumlarını bir kaya üzerine dökmüş ve bundan çift cinsiyetli (hermafrodit) bir varlık ortaya çıkmış. Tanrılar, Agdistis isimli bu varlığın erkeklik organını kesmişler. Uzvunun toprağa düşmesiyle beraber buradan bir badem ağacı çıkmış. Sangarios ırmağının kızı Nana ağaçtan bir badem koparıp göğsüne saklamış. Bu meyveden hamile kalmış ve Attis isimli bir erkek çocuk dünyaya gelmiş. Güzel bir delikanlı olduğu vakit, Agdistis bu gence tutulmuş. Ama o; Pessinus kralının kızıyla evlenmeye karar vermiş. Düğün günü çıkıp gelen Agdistis, gencin delirmesine, kendini hadım etmesine ve ölmesine neden olmuş. Kral da kendini iğdiş etmiş.Hikâyenin bir diğer şeklinde ise; Zeus, tanrıça Kybele’nin bir tezahürü olan ve Agdus olarak bilinen taşın üzerine tohumlarını döker. Agdistis doğar. Tanrı Diyonizos onu sarhoş edince kendinden geçer ve erkeklik organını keser. Uzvundan da bir badem ağacı çıkar. Sangarios nehrinin kızı Nana bu ağaçtan kopardığı bir bademi göğsünde saklar ve gebekalır. Attis doğar. Delikanlılık çağına geldiğinde hem Kybele hem de Agdistis ona âşık olur. Frigya kralı Midas ise bu genci kendi kızıyla evlendirmek ister. Agdistis, delikanlının aklını kaçırmasına neden olur ve o da bir çam ağacının altında kendini iğdiş eder ve ölür. Kybele onu gömer. Kanıyla sulanan çam ağacının dibinde ise menekşeler çıkar. Midas’ın kızı da intihar eder. Tanrıça onu da gömer. Mezarının üzerinde menekşelerle birlikte bir de badem ağacı büyür. Agdistis Zeus’tan, Attis’in bedeninin bozulmamasını dileyince, tanrı, yalnızca saçının uzamasına ve bir parmağının oynamaya devam etmesine izin verir. Agdistis de sevdiğinin bedenini Pessinus’a götürerek gömer ve anısına bir bayram düzenler. 

Attis’in bir yaban domuzu tarafından öldürülmüş olduğu da rivayet edilir ve özellikle Pessinus halkının domuz eti yemekten kaçınması da bu söylence ile ilişkilendirilir.Toprağın bereketini -içerdiği unsurlarla- simgesel bir dille anlatan Kybele-Attis söylencesi ile ilgili olarak vurgulanması gereken bir husus da; öykünün, Babil mitolojisinde İştar-Tammuz ve Suriye mitolojisinde de Astarte-Adonis efsaneleriyle benzer oluşudur.

Kybele Tapısı ve Kybele Bayramları
Frigya’lı tanrıça için düzenlenen törenlerin yapıldığı Pessinus’taki kült merkezinin başında iki başrahip bulunurdu. Attis ve Megabyzos olarak adlandırılan ve tanrıçanın hizmetine girdiklerinde kendilerini hadım eden bu din adamları aynı zamanda tapı merkezinin yöneticileri durumundaydı.Tanrıça onuruna düzenlenen törenler, toprağın uyanıp filizlerin fışkırmaya başladığı bahar mevsiminde gerçekleştirilir ve beş gün sürerdi. 

Kutlamaların ilk gününde Attis için yas tutulurdu. Kutsal kabul edilen bir çam ağacının gövdesi yün kumaş parçalarıyla sarılır ve sokaklarda dolaştırılırdı. İkinci gün; Gallos olarak anılan Kybele’nin diğer rahipleri davul, tef ve zil gibi müzik aletlerinin eşliğinde kendilerinden geçerek dans ederlerdi. Tıpkı söylencede; ellerinde meşalelerle, kırlarda tanrıçanın peşinde dolaşıp, müzik eşliğinde çılgınca dans eden “Korybant’lar” gibi. Üçüncü gün ise; kanlı törenlere ayrılmıştı. Ayine katılanlar vücutlarını keser, kan akıtırlardı. Dördüncü günde neşeli danslarla Attis’in dirilmesi kutlanır, son gün de dinlenmeyle geçerdi.

Kybele tapısı; Frigya’nın gezgin rahipleri tarafından tüm Ege’ye ve Akdeniz’e yayılmıştır. Kıta Yunanistan’ın inanç sisteminde hatırı sayılır öneme sahip olan tanrıçalardan Rhea, Artemis ve Demeter’in kişiliklerinde ve söylencelerinde Kybele’nin nitelikleri de dilegelir. En büyük benzerlik ise Demeter’le olandır. O da öncelikle bir toprak tanrıçasıdır. Buğdayın koruyucusu, ürünün güvencesidir.

Roma’da Magna Mater (Büyük Ana) olarak bilinen tanrıça, Kybele’nin kendisidir.Kültünün Roma’ya girişi İ.Ö 205-204 senesinde Kartaca ile süren savaş sırasında gerçekleşir. Kentte bir gök taşı yağmuru olur. Korkan halk, Jüpiter tapınağında muhafaza edilen ve tanrı Apollon’un rahibesinin kehânetlerini içeren Sibylla kitaplarına başvurur. Buna göre; Frigya’nın Kybele tapısı kente getirilirse Kartaca ordusu İtalya’dan sürülecektir. Bir grup elçi Anadolu’ya gider ve kral Attalos’tan tanrıçanın Pessinus’taki ilk tezahürü olan siyah taşı alır. Taş; Roma şehrinin Palatine tepesindeki Zafer tapınağına yerleştirilir. Savaşın kazanılmasının ardından da (İ.Ö 202) burada tanrıça için bir tapınak inşa ettirilir. Magna Mater adını alan tanrıça onuruna her sene 4-9 Nisan tarihleri arasında Megalensia isimli bayramlar tertiplenir. İlginç olan nokta; Roma’daki kutlamaları da Frigya’dan gelen bir Kybele rahibinin yönetmesidir. Yine Frigya’lı bir rahibe ve hadım rahipler de (Galloi) tören sırasında bir alay halinde kent içinden geçerlerdi. Yurttaşların kutlamalara katılması yasaktı. Sadece bir grup önde gelen Roma’lı aristokrat kendi aralarında eğlenerek bayram neşesine ortak oluyordu. 

Frigya’lı tanrıçanın Roma’daki öyküsü; imparatorluğun erken dönemlerinde farklı bir görünüm alır ve Kybele-Attis inancı başka bir bayramın doğuşuna vesile olur. Bir grup din adamının (quindecimviri) yanı sıra tüm kadınların ve erkeklerin de katılabildiği törenler;yine ilkbaharda 15-27 Mart arasında gerçekleştirilirdi. İlk gün; “kanofori” olarak anılan kamış taşıyıcı rahipler, kesilmiş ağaç kamışlarını tanrıçanın tapınağına taşırlardı. Yedi gün sonra “dendrofi” ya da ağaç taşıyıcı rahipler, ormandan kesilmiş bir çam ağacını getirirdi. Ağacın gövdesi ceset gibi şeritlerle sarılır ve ortasına bir Attis tasviri bağlanırdı. Ağaç, ölmüş tanrıyı temsil etmekteydi. 24 Mart “dies sanguinis” ya da kan gününde hadımrahipler (galloi) ve erginlenme adayları, flüt, zil ve teflerin eşliğinde vahşi bir dansa başlar, sırtlarını kanatıncaya kadar kamçılar, bıçaklarla kollarında kesikler açarlardı. Çılgınlığın doruk noktasında bazı adaylar erkeklik organlarını keser ve onları tanrıçaya sunarlardı. 24 Mart’ı 25 Mart’a bağlayan geceyi dolduran ölüm ağıtlarının yerini, ertesi sabah tanrının dirildiği haberiyle gelen ani bir neşe patlaması alırdı. O gün “hilaria” neşe günüydü. Bir günlük dinlenmenin ardından 27 Mart’ta büyük ayin alayı düzenlenerek nehre gidilir ve orada Kybele’nin heykeli suya sokulurdu (lavatio). 

İ.S 2.yüzyıldan itibaren erginlenme adayları bir boğa veya koçun kanıyla (taurobolium veya criobolium) arındırılıyordu.Tanrıçaya da kendi erkeklik organları yerine bu hayvanınkini sunuyorlardı.Bu kurban törenlerinin imparatorluk çağında sadece bireysel erginlenme için değil ama hükümdarlığın selâmeti için de her mevsim düzenlenmiş olması; Frigya’lı ana tanrıçanın Roma’daki saygınlığına işaret eder.Ünlü Roma’lı şair, hatip ve düşünür Apuleius; “Başkalaşımlar” ya da “Asinus Aureus” adlı romanında, Frigyalı’yı kendi ağzından ne de güzel tanıtmış: 
“Ben, doğanın anası, bütün öğelerin efendisi, çağların ilk çocuğu, tanrıların en yücesi, ölülerin kraliçesi, göksel varlıkların kılavuzu, tanrıların ve tanrıçaların bütün biçimlerini bir tek kendinde toplayan ben… Bir baş sallayışımla göğün bütün parlak doruklarını, denizin sağlık estiren rüzgârlarını ve yeraltının hüzün dolu sessizliğini yönetirim. Benim tanrısallığım biriciktir. Bütün dünya çok çeşitli biçimlerime tapar benim. Değişik törenlerle ve türlü türlü adlarla. İnsanlığın ilk soyu olan Frigyalı’lar tanrıların Pessinus’lu anası derler bana. Attika’nın topraktan türemiş halkı Kekrops’un Minerva’sı diye çağırır. Paphos’lu Venüs der denizlerin dövdüğü Kyproslu’lar. Yanlarından sadaklarını hiç ayırmayan Creteli’ler bana Diktynna Diana olarak yakarırlar. Üç dil konuşan Sicilialı’lar, bana Styx’in Proserpina’sıderler. Eleusis’in eski halkı beni Attika’lı Ceres olarak bilir. Bazıları Juno derler adıma, bazıları Bellona. Kimileri Hekate, kimileri Rhamnusia… Eski inançlarına bağlı Mısırlı’lar Tanrıça İsis olarak çağırırlar…” 
“Frigya’lı tanrıça kimdir?” sorusunu bundan daha güzel yanıtlayacak bir söz var mı ki?

KAYNAKÇA
Apuleius,Başkalaşımlar, Kabalcı Yayınları, çev: Çiğdem Dürüşken, İstanbul, 2006.
Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, II.cilt, Kabalcı Yayınları, çev: Ali Berktay, İstanbul, 2003.
Erhat, Azra,Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984.
Frazer, James G, Altın Dal-Din ve Folklorun Kökenleri, I.cilt, Payel Yayınları, çev:Mehmet H. Doğan, İstanbul, 2004.
Graves, Robert,New Larousse Encyclopedia of Mythology, The Hamlyn Publishing,London, 1959.
Seyffert, Oscar, A Dictionary of Classical Antiquities, George Allen&Unwin Ltd.,London, 1957.
Speake, Graham,Dictionary of Ancient History, Penguin Books, London, 1994.

eskisehir.gov.tr/eskiyeni/aralik09/

'Milliyetçilik resmi ideolojiyle zerk ediliyor'


Tanıl Bora, Türkiye'de milliyetçilik çalışmalarında çok önemli bir isim. Özellikle milliyetçi hareketlerle ilgili çok sayıda çalışma yapan Bora'ya, Hrant Dink cinayeti üzerine gündeme gelen milliyetçi atmosferi sorduk. Anladık ki bu gelişmelerde şaşıracak bir şey yok. 
Söyleşiyi yapan: Cem Erciyes
Şubat 2007

80'lerden bu yana Türk milliyetçiliğinin siyasi tezahürünü izliyorsunuz. Ne oldu da Türkiye'de milliyetçilik 'Kara Bahar'ını yaşamaya başladı. 
Yaklaşık on beş yıldır, düzenli aralıklarla, 'milliyetçilik yükseliyor mu, niye?' anketlerine kalkıştığımızın farkındasınız değil mi? Çünkü milliyetçilik hiç 'yatışmıyor'. 80'lere gelmeden önce, milliyetçiliğin derin köklerini anmamız lâzım. Türk milliyetçiliği, resmî ideoloji olarak onyıllardır zerk ediliyor. Atatürkçülüğün içini dolduran ana malzeme de budur. Bu resmi ideolojide baskın olan eğilim de, vatandaşlık temelinde, Cumhuriyetçi bir anlayış değildir, etno-kültürel göndermeleri gayet açık seçik, otoriter bir devlet zihniyeti ve homojen bir toplum tasarımıyla birleşen bir anlayıştır. Bu niteliğin, 12 Eylül askeri darbesinden sonra pekiştirildiğini gördük. 1990'larda, gayri nizami harp atmosferinde, bir vites daha attı.