Roma Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roma Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2019 Çarşamba

"Rubicon'u Geçmek" Deyiminin Tarihsel Kökeni

Dilara Kahyaoğlu


Rubicon, Roma Cumhuriyeti döneminde İtalyan Galya'sını,  esas İtalya'dan (merkez) ayıran küçük bir nehirdir. İki eyalet arasında sınır olarak kabul ediliyordu.

Galya eyaletinin yöneticisi olan Julius Caesar, MÖ 49 yılında ordularıyla birlikte Rubicon nehrini geçerek esas İtalya bölgesine yani başka bir eyalete (merkez) girdi. Bunu yapmakla bir komutanın ordusunu,  görevli olduğu eyaletten dışarı çıkarmasını yasaklayan yasayı çiğnemiş oldu. Bu hareketi savaş ilanı olarak kabul eden senatoyla arasında çıkan savaş üç yıl sürdü. Bu savaşın sonunda Sezar Roma'ya hakim oldu ve kendi egemenliğini kurdu. Bu hareketi hiç bir zaman unutulmadı çok sayıda başarısına rağmen onu diktatör olarak görenler tarafından senatoda suikasta uğradı ve öldürüldü.


21 Haziran 2017 Çarşamba

Domitius Ahenabarbus Altarı

Ersin Doğer

Münih Kabartmaları
Geç Cumhuriyet dönemi anıtsal heykeltraşlık eserleri içinde dönemin eklektik karakterini en iyi yansıtan örnek Domitius Ahenabarbus Altarı olarak bilinen kabartmalardır. Gerçekte bu kabartmalar ne bir altara ne de bir anıta aittir; ne Domitius Ahenobarbus’a aittir ne de Ahenobarbus ailesinden biri tarafından dikilmiştir. Eserin tarihi de oldukça tartışmalıdır ve İ.Ö.2.yüzyıldan İ.Ö.30 yılına dek değişik tarihleme teklifleri vardır. Son yıllara kadar yaklaşık İ.Ö.115 yılında ve heykeltıraş genç Skopas tarafından yapıldığı ve deniz yaratıklarının tasvir edildiği bir grup heykelin oturduğu bir heykel kaidesi olarak görev yapmış olduğu konusunda fikir birliği vardı. Bununla birlikte kabartmaların oluşturduğu heykel kaidesini İ.Ö.90’lı yıllarda Roma’da Censor olan ve Batı Anadolu kıyılarında korsanlara karşı yapılan deniz savaşlarında zafer kazanan Marcus Antonius ile birleştirme girişimleri vardır. Bu kaidenin tarihi için İ.Ö. erken 1.yüzyıl teklif edilmektedir.


Münih Kabartmaları, Mitolojik Sahne. Aşağıda detaylar...

16 Haziran 2017 Cuma

Bir Üst Sınıf Kültürü Olarak Grekoromen Medeniyet

G. E. M. de Ste. Croix
Vincent Van Gogh, 1885'den Aardappeleters ("Patates Yiyen")
https://en.wikipedia.org/wiki/G._E._M._de_Ste._Croix#/media/File:Van-willem-vincent-gogh-die-kartoffelesser-03850.jpg
....
Grekoromen [Yunan+Roma] medeniyet esas olarak şehirliydi, bir şehir medeniyetiydi ve yerli olmadığı, topraktaki köklerinden serpilmediği yerlerde, büyük oranda bir üst sınıf kültürü olarak kaldı. Onu benimseyenler kırsal kesimde yaşayan yerlileri sömürdüler ve karşılığında çok az şey verdiler. Rostovtzeff’in bir bütün olarak Roma İmparatorluğu’ndan söz ederken söylediği gibi:

10 Haziran 2017 Cumartesi

Roma Yolları


Sasha Trubetskoy3 Haziran 2017

Roma yollarının, bir metro haritası gibi yorumlanması ve gösterilmesi.  MÖ. 125


15 Nisan 2017 Cumartesi

Vali Plinius ile İmparator Traianus’un Mektupları





Mektup 23:
Plinius’dan İmparator Traianus’a,

Efendim, Prusias’lıların (Bursa) harabeye dönüşmüş eski bir hamamları var. Burayı hoşgörünüze sığınıp onarmak istemişlerdi. Ancak ben bir yenisinin yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bu iş için elimize şu kaynaklardan para geçecek:
İlk olarak özel şahıslardan şimdiden bağış toplamaya başladım. İkincisi buranın halkı hazineden zeytinyağı masrafları için kullandığı parayı hamamın yapımına harcamaya razı. Her şeyden öte kentin saygınlığı ve senin çağının görkemi böyle bir yapı gerektirir.




Mektup 24:
İmparator Traianus’tan, Plinius’a,

Yeni bir hamamın yapımı Prusias’lıların gücünü aşacak bir yük olmayacaksa, onların bu arzusunu yerine getirebiliriz ama bu yüzden yeni bir vergi yükümlülüğüne girmemeleri ve zorunlu amaçlar için ayrılan gelirden daha fazla harcamamaları koşuluyla.

4 Mart 2017 Cumartesi

Traianus/Trajans Sütunu

Kuzey yüzünden bir detay

"Traianus Sütunu’nu görüyorsunuz. Olağanüstü bir sanat eseri ve çok iyi durumda korunmuş. Neden bu kadar iyi korunmuş? Bu durum, olasılıkla Papa V. Sixtus’un bunu ve daha sonraki bir imparatora ait olan Marcus Aurelius Sütunu’nu Roma’nın Rönesans Dönemi rekonstrüksüyonunda önemli birer anıt olarak kullanmış olması ile ilintilidir. Fakat o dönemde bunun üstünde olması gereken Traianus heykelini, diğerinden de Marcus Aurelius heykelini kaldırtıp yerlerine Peter ve Paul’ün heykellerini koydurdu. Bugün Traianus Sütunu’nun üstünde Peter, Marcus Aurelius Sütunu’nda da Paul var. Ama ne kadar iyi korunmuş olduğunu görüyorsunuz. Sütun gövdesi Dac silah ve zırhları ile bezeli bir kaide üzerinde yükseliyor, en tepede de Traianus’un bronz bir heykeli vardı."

Bir sahnenin çizimi
Romalılar Tuna'yı geçiyor ve bir Dakya kalesine saldırıyorlar.


2 Mart 2017 Perşembe

Marcus Aurelius Sütunu

"Marcus Aurelius, Meditationes'i (Kendime Düşünceler) Roma'nın kuzey komşusu Quadi ve Marcomanni'ye [Germenler] karşı, saltanatının bir kaç yılını savaş alanında geçirmesi gereken savaşlarla uğraşırken yazdı. Bu seferler, Traianus'unkiler gibi  Roma'daki başka bir sütunda, Traianus Sütunu'nda olduğundan daha kaba  ama bazı bakımlardan daha güçlü ve hiç de daha az saldırgan olmayan bir biçemle anlatılıyordu. Bu seferlerin amacı, imparatorluğun genişletilmesi değil, Tuna sınırında gittikçe artan baskıya karşı imparatorluğun savunulmasıydı.  Bu, bundan sonraki yüzyılda Roma askeri tarihinin kalıcı örüntüsü olacaktır. 
Marcus 180'de, bu savaşları yönetirken Vindobona'da (Viyana) öldü. Yerine oğlu ve ardılı Commodus geçti."
Roma Dünyası, İletişim Yayınları, s: 103

Marcus Aurelius Sütunu, MS  180-192, Roma

19 Eylül 2016 Pazartesi

İstanbul'un Surları ve Kapıları


Üzerine tıklayınca büyür... 


Kaynak İstanbul Ansiklopedisi
Kendi taramamdır (DK)

21 Mart 2016 Pazartesi

Zweig'tan Bizans'ın Fethi 29 Mayıs 1453


Stefan Zweig


Fransız Ulusal Kütüphanesinde bulunan ve Philippe de Mazerolles'e atfedilen Fransızca bir elyazmasında İstanbul'un düşüşü resmedilmiş.
Tehlikeyi Görme
5 Şubat 1451 günü Edirne'den yola çıkan bir ulak, Sultan Murat'ın en büyük oğlu 21 yaşındaki Manisa Sancak Beyi Mehmet'e, babasının ölüm haberini getiriyor. Zeki olduğu kadar da hırslı olan bu genç şehzade, vezirlerine ve danışmanlarına duyurmadan hemen en iyi atlarından birine atlıyor ve kamçıyı bastığı gibi, bu safkan atı yüz yirmi mil koşturarak soluğu Çanakkale Boğazı'nda alıyor, daha sonra yoluna devam ederek, boğazı geçip Gelibolu'ya varıyor. Babasının öldüğünü, kendisine bağlı adamlarına ancak burada söylüyor ve tahta karşı hak iddia edebilecek herkesi, hiç zaman kaybetmeden ezip geçebilmek için seçme askerlerden bir birlik oluşturuyor ve Edirne'ye yürüyor. Ancak hiçbir direnişle karşılaşmadan Osmanlı İmparatorluğu'nun Padişahı olarak tanınıyor.

3 Ocak 2016 Pazar

Keltler veya Galatlar

İrfan Unutmaz
Roma askeri bir Kelt savaşçısı ile dövüşüyor http://www.bbc.co.uk/schools/
primaryhistory/romans/invasion/ 



Keltlerin Delfi Apollon Tapınağına Saldırısı
Pos bıyıklı, küt burunlu, fırça saçlı ve kalın kaşlı sarışın dev adamlar, tanrı Apollon'un kutsal kenti Delfi önlerinde çıplak vücutlarıyla at üzerinde ilk kez MÖ 278'de gö­rülmüşlerdi. Kendilerini karşılayan Helen elçileri, önce onlardan "tanrı­lara karşı koymamalarını" rica ettiler. Ama Keltlerin lideri acımasız­dı; "Sizin tanrılarınız fazla zengin..."dedi, "Bundan sonra herkes için daha eli açık olacaklar. Hem de bizden başlayarak..."
Artık ne ola­cağı belliydi; Keltler, Delfi'nin dillere destan zenginliğinden paylarına düşeni almak için kente saldıra­caklardı...

Tapınağa saldırırken, gökyüzünün kararıp, şimşeklerin çakması, Keltleri korkutuyor
Ama çağ; hurafelerin, aklın ve korkunun iç içe geçtiği bir devirdi. Keltler, yüklü ganimetler alıp kenti ve tapınağı tam ele geçirecekken gökyüzü kararmış, şimşekler çak­mıştı. Apollon'un rahipleri, bu do­ğa olayını vakit kaybetmeden kul­landılar ve etrafa "tanrının geldiğini ve tapınaktan çıktığını" yaydılar. Bu söylentinin üzerine, kentteki tüm Helenler, mistik bir güçle to­parlanıp saldırıya geçtiler.Tıpkı onlar gibi,"gökyüzü ve güçlerinin tanrısal olduğu"na inanan ve olayı böyle yorumlayan Keltler de korku­ya kapıldılar; "gökyüzünün başları­na çökecek kadar öfkelendiğini" haykırarak kaçtılar. Durum bir anda tersine dönmüştü. İlk çağların en vahşi savaşçılarından olan Keltler de bu olayın ardından gözlerini da­ha kuzeydeki Boğazlar'a doğru çevirdiler...

Keltler, önceleri Avrupa'nın batı bölgelerinde yaşıyorlardı
M.Ö 587 tarihlerine doğru Kimmerler tara­fından yurtlarından sürülünce, geçtikleri yerlerde birtakım boylar bı­rakarak, Orta Avrupa'nın batısın­dan, çeşitli boylar halinde doğuya doğru yayılmışlardı. Güçlü savaşçı­lar olarak bilinen bu insanlar, kendi adlarıyla anılan Galya'dan, bir baş­ka deyişle bugünkü Fransa'dan gö­çerek, Bohemya'yı ve Bavyera'yı işgal etmişlerdi. Bir diğer boy da, Alp Dağları üzerinden Kuzey İtal­ya'ya inmiş ve Etrüskler'in varlığına son vermişti. Bu bölgelerde Kelt boylarından Ligurları, İsombraları ve Ombriaları bırakmışlar, M.Ö 395'de Allio Irmağı çevresinde Ro­malıları yenip, bir aralık başkentle­ri Roma'ya bile girmişlerdi. Bazı Galyalı gruplar da, İspanya'nın bir bölümünü, başka boylar da Aşağı Tuna ülkelerini istila et­mişlerdi.

İskender, Tuna seferi sı­rasında bunların gönderdiği bir he­yeti de kabul etmişti. Galyalılar, Trakya Kralı Lysimakhos'un öldü­rüldüğünü ve devletin yıkıldığını öğrenince güneye inmiş ve hiçbir direnişle karşılaşmadan Trakya'ya yığılmışlardı. Burada üç kola ayrılan Galyalılardan birinci kol, Makedonya üzerine yürüyerek yeni kral Ptolemaios Keravnos'u öldür­müş ve ordusunu perişan etmişti. İkinci kol da Presnos idaresinde Yunanistan'a girmiş, Delfi dahil bütün bölgeyi yakıp yıktıktan son­ra geri çekilmişti.

Galyalılar Çanakkale Boğazını geçmeye çalışıyorlar
Çanakkale civarındaki Gelibolu yakınlarına yığılan Galyalılar, boğazı geçmek için araç arıyorlardı. Bitinya Kralı Nikomedes, bunları paralı asker olarak hizmetine alma­yı, karşılığında da kendilerini Ana­dolu'ya geçirmeyi teklif etti. Gal­yalılar, teklifi hemen kabul ettiler. Nikomedes de bunları Anadolu'ya geçirecek gemileri temin etti. An­laşmaya göre, Galyalılar ilk aşa­mada Bitinya Kralı'nın asi kardeşi­ne karşı savaşacaklardı. Sonra da Selevkoslar'a karşı, Bitinya ve yan­daşları olan Bizans, Herakleia, Kalkedon gibi küçük kırallıklarla birleşeceklerdi.

Galyalılar Anadolu’yu yağmalıyor
Anadolu'ya geçen Galyalılar, ilk hamlede Nikomedes'in rakibi ve kardeşi Zipoetes'i yendiler. Böylece bütün Bitinya, Nikomedes'in idaresi altına girmiş oldu. Zaferin sonucu Nikomedes açısından büyük bir ödülü gerektiriyordu; sayıları 20 bin civarındaki Galyalılara, halkı saldırgan olmayan Yukarı Frigya'nın dağlık bölgelerinde geniş topraklar önerdi. Böylece kral, Selevkoslar'a karşı savaşçı bir halkın oluşturacağı tampon bir devlet kurulmasını amaçlıyordu.
Ne var ki Galyalılar, bu topraklarda örgütlü bir devlet kurup yaşamak yerine, yakın ve uzak kentleri yağmalamaya başladılar. Anado­lu'daki hemen tüm Marmara ve Ege sahillerindeki kentleri adeta perişan ettiler. Selevkoslar dahil birçok site, bu saldırıları durdurmak için Galyalılar'a, "Galatika" denilen bir haracı düzenli olarak ödemeyi ka­rarlaştırdı.

Galyalıların izleri hala var: Gelibolu = Gal kenti... Keltler, ya da Anadolu'ya geldikleri sıradaki kimlikleriyle Galyalılar, tüm vahşiliklerine karşın, eski dünyada birçok bölgede günümüze kadar uzanan izler bıraktılar. Geli­bolu, batılıların değişiyle "Gallipoli", "Gal Kenti" anlamına gelmekteydi.

İstanbul Galata semtinin adı da Galyalılardan kalma
Benzer şekilde bir kı­sım Galyalılar, tarihçi Polybius'un anlattığına göre Bizans'ı çok beğe­nince kentin yakınlarına yerleşmiş­lerdi. Burası, bugüne kadar İstan­bul'un tarihi merkezlerinden birisi olan ünlü "Galata" semti olarak kaldı. Çünkü, kökleri Batı Avrupa'ya uzanan Keltler'e Helenler, "Keltai" ya da "Keltoi", Romalılar da "Galli" (tekili Gallus) diyorlardı. Keltler, Anadolu'da Kızılırmak yayı içine yerleştiklerinde ise Helenler tarafın­dan "Galatai" (tekili Galates) adıyla anıldılar.

Zaman içinde de Anado­lu'da "Galatlar" adıyla tanındılar. Bu ad öylesine baskınlaştı ki, yerleştikleri bölge o zamana kadar "Frigya" olarak anılırken, giderek "Galatya" adı ile ünlendi.
Üç büyük boy halinde Anado­lu'ya geçmiş olan Galatlar, Frigya'ya yerleşince, her bir boy bir yöreye yerleşmek üzere bölgeyi paylaştı. Bunlardan "Tolistoages"ler (Tolisto-Boi), Pessinus ve Gordion yöre­sini (Polatlı ve Sivrihisar civarı); "Tektosages"ler (Volk-Tektosag) Ankara'yı (Ancyra); "Trokmes"ler de (Trogmi) Yozgat, Tavion (Büyük Nefesköy) civarını seçti. Üç boydan her biri "Tetrark" denilen dört tem­silci tarafından idare ediliyordu. "Pagi" (klan) denilen grupların başı olan tetrarklar'ın yönetiminde bir hakim, bir askeri komutan ve iki komutan yardımcısı vardı. Buna göre üç Galat boyu, 12 tetrark'ın idaresinde bulunuyordu. Bunlar ge­rektiğinde toplanır, halkı seçmiş ol­duğu 300 kişiden oluşan ve "Thru­nemton" (yüce divan) denilen bir kurultaya başkanlık ederlerdi. Bu­rası, işlevsel açıdan çoğunlukla ci­nayetlerin yargılandığı bir mahke­me gibiydi.

Galatların başkenti: Ancyra (Ankara)
Eski bir geçmişi olan Ankara, ilk kez Galatlar döneminde başkent oldu. Roma'ya bağlandığı yıllarda Galatlara ilişkin önemli yapı olan Augustus Mabedi yapıldı. Roma döneminde ise, yörenin en gelişmiş kenti oldu. Hamam ve diğer yazılı anıtlar şimdi açık hava müzesi...

Yakaladıkları tüm esirlerini kurban ederlerdi
Galat boylarının tamamına hük­meden bir kral yoktu. Boy başkanları bu yetkiyi kendi boyları içerisinde yürütürlerdi. Bu insanlar böl­gedeki diğer halklara göre çok fazla vahşiydiler; yakaladıkları tüm esir­leri "göğe ait tanrısal güç"e kurban ederlerdi. Bu nedenle komşuları her zaman tetikte durmak zorundaydı­lar. Galatlar'ın en önemli mistik sa­vaş ganimetlerinden birisi insan ka­fasıydı.

Savaşçılar, ellerine geçir­dikleri kafaları sandıklarda, ya da raflı nişlerde saklarlardı. Ölü kafa­larının, yeryüzünde sahibinin güçle­rini barındırdığına ve buna sahip olan savaşçının da bu güçleri ken­dinde topladığına inanılırdı.

Kendi kültürlerine özgü savaş aletleri ve stilleri vardı
Kendi kültürlerine özgü savaş aletleri, üçgen uçlu kısa kılıç, mızrak ve kalkandı. Ayrıca,savaş arabası, ok ve yay da kullanırlardı. Sa­vaşmadan hemen önce, karılarını, çocuklarını ve mallarını toplayarak bir dağın tepesinde emniyete alırlar­dı. Bu nedenle her boyun kendine özgü bir dağı vardı. Bu dağın çevre­sine hendekler açarak bir savunma siperi oluştururlar, savaşırken de yarı çıplak dövüşürlerdi. Gövdelerini dar ve uzun kalkanlarıyla kapa­tırlar, belden aşağılarında ise yün­den dokunmuş bilekten bağlı, po­tur-şalvar benzeri bir pantolon gi­yerlerdi. Ata bindiklerinde kadın ve erkek aynı poturu giyerdi. Bu yün giysi, savaşmadıkları zamanlarda çiftçilik ve hayvancılık yapan bu toplumun simgelerinden biriydi.

Garip bir kurban geleneği: Erkekliğini sunmak
Galatya'ya yerleştikten sonra Galatlar, kendi tanrılarının yanısıra Anadolu'nun baş tanrılarından Kybele'ye tapınmışlardı. Galat inan­cında "gök", erkek-baba olarak; "top­rak" dişi-ana tanrıçayı dölleyen güç olarak kabul ediliyordu. Kybele de, geleneksel Galat inancına yakındı ve "yaratıcı doğa"yı, toprağı temsil eden dişi-ana bir tanrıçaydı. Gelene­ğe göre "Attis", her ilkbahar (22 Mart), ulu bir çamın altında erkekli­ğini tanrıçaya kurban ederdi. Attis,özellikle Pessinus'ta rahip ve yöneti­ci karışımı görevleri olan kişilere ve­rilen isimdi. Pessinus'taki on yüksek attis'in beş tanesi Galatlara, diğer beşi de Frigler'e ayrılmıştı. Böyle bir töreni tarihçi Fernand Lequenne şöyle anlatıyor:
"Bazen coşkunun en yüksek noktasına erişmiş bir adam birden ortaya atılır, taş bıçağı eline alır, sunağın üstünde erkekliğini kurban ederdi. Böylece "Gal" olur, Ana ile birleşirdi. O zaman özgürlüğünün simgesi olan Frigya başlığını giyebilirdi. Bundan sonra ona "arınmış","kusursuz",ya da "ermiş" de­nilirdi..."
Günümüzde Pessinus antik kentini gezenlerin gözlerine sık sık takılan ve kesilmiş izlenimi veren "fallus"lar yalnızca ilginç bir rast­lantı olmasa gerek.

Galatları Antakya’da filler durdurdu

Anadolu tarihinin o güne kadar gördüğü en savaşçı insanlar olan Galatlar'ı durdurmak çok zordu. Del­fi'de onları yıldırımlar ve gök gürül­tüleri durdurabilmişti, Toroslar'ın ge­çitlerinde de bu işi insanlar değil an­cak filler başarabildiler. M.Ö 275 yı­lında Galatlar, Toroslar'ı kısmen ge­çip Kilikya'ya indiler. I. Antiochos için, Antakya kapılarına dayanan Galat orduları durdurulmayacak bir güçtü. Ama, kumandanlarından bir Rodoslu, Galatlar'a karşı filleri kul­lanmayı önerdi. Galatlar'ın savaş arabalarına karşı ileri sürülen 16 fil, at­ları ürkütüp süvarilerini düşürdüler. Galatlar bir türlü toparlanamayınca Galatya'ya doğru kaçmaya başladılar. Zaferini kutlamak için Suriye'ye dö­nen Antiochos'a ise "kurtarıcı" anla­mına gelen ünvanı verildi. Tarihçi Lucianos'un bu olay konu­sundaki yorumu ise şöyleydi:"Kurtu­luşumuzu on altı file borçlu olduğu­muz için utansak daha yerinde olur!".

Galatlar yeni savaş teknikler karşısında şaşırıyor, yeniliyorlardı
Galatlar, her ne kadar "yaman savaşçı" olarak niteleniyorlarsa da o günlere göre yeni tekniklerin kulla­nıldığı savaşların sonunda sık sık "yenilen taraf olmaktan kurtulamı­yorlardı. Bu özellikle Roma'nın Anadolu'yu kendi eyaleti yapma öz­lemlerinin başladığı dönemler için fazlasıyla geçerliydi. Konsül Manli­us, bu amaçla M.Ö 189 ilkbaharında Efes'ten yola çıkıp uzun bir yürüyüşten sonra Pessinus'u geçerek Gordi­on önüne gelmişti. Kenti boşaltan Galatlar, Manlius'un bir yağma sava­şı yaptığını sanıp yanılmışlardı. To­listo-Boiler, Manlius'a en yakın yer olan Olympos'ta (yeri kesin değil), Tektosaglar da Ankara yakınındaki Magabia Dağı üzerinde savaş düzeni aldılar. Manlius, sıcak temastan önce, Galatlar üzerine uzaktan ok ve sapan taşı yağdırdı. Böylesi bir savaş tar­zından yine şaşkına dönen Galat­lar'dan, önce Tolisto-Boiler, sonra da Tektosaglar adeta imha edildiler. M.Ö 188 yılında ise Manlius, Galat boylarıyla Apameia'da (bugünkü Di­nar) yaptığı anlaşmada; artık yağma yapmamak ve kendi sınırları içinde kalmak koşulu ile Bergama Kralı II.Eumenes'le barış içinde kalabileceklerini bildirip anlaştı. O dönem­lerde Bergama Krallığı güçlü bir devletti. Roma da artık Anadolu'da bir tür hakem rolünü üstlenmişti ve Ber­gama'nın fazla güçlenmemesi için Galatlar'la Bergamalıların arasını aç­maya büyük özen gösteriyordu.

Galatlar Çanakkale’ye geri çekiliyor
Attalos'un niyeti bütün bölgeyi almaktı. Ama bir gece ay tutulunca Ai­gosages Galatları korkup geri çekil­diler. Kral, bunları Çanakkale Boğa­zı'na kadar götürüp oraya yerleştirdi.

Ancak, bütün Batı Anadolu'yu Ga­latlar'a karşı savunmuş bir kralın bu davranışı tüm bölge insanının tepkisi çekmişti. Aigosagesler burada rahat durmadılar. Çevrelerine akınlar ya­parak her yeri haraca bağladılar. Bergama çevresine bile akınlar ya­parak Attalos'u zor durumlarda bıraktılar. Aigosagesler'in akınların­dan yılan Bithinya Kralı I. Prusias, bunun üzerine kuvvetli bir orduyla Galatlar'ın üstüne gidip hemen ta­mamını ortadan kaldırdı.

Bergamalılar Galatları yenince Ege de bayram ilan edildi.Bergama Sunağı yapıldı
Benzer şekilde M.Ö 166 yılların­da II. Eumenes'e karşı kışkırtılan Galat boyları, Bergama Kralı ile çok kanlı bir savaşa girdiler. Zafer Ber­gamalılar'ın olunca, tüm Ege kentleri bayram ilan ettiler, atletizm yarış­maları düzenleyip Bergama'ya hediyeler yağdırdılar. Sardes kenti bu bayramı beş yılda bir olmak üzere sü­rekli kutladı. Miletos'da toplanan kent temsilcileri, krala altın bir taç hediye ettiler ve adına diktirmeyi dü­şündükleri altın heykelin yerini belir­leme kararını Eumenes'e bıraktılar. Kral da bunun yerine, günümüzde "Bergama Sunağı" olarak bilinen ve şimdilerde Berlin'de bulunan ünlü sunağı kazandığı bu zaferin anısına yaptırdı. Kralın anıtın kenarlarına yaptırdığı kabartmalarda, tanrılarla "gigantlar"ın (devlerin) mitolojik sa­vaşı sembolize edildi ve Bergamalı­ların, Galatlarla yaptığı savaş anlatıl­dı.

Galatlar, başlangıçtan beri Berga­ma'yı tehdit edip haraca kesmişlerdi. Bunu da daha çok Tolisto-Boiler yapmaktaydı. Bergama'nın ünlü kralı I. Attalos, kent kalesinin yanına ka­dar sokulan Tolisto-Boiler ile Tektosaglar'ı M.Ö 230'da iki defa yenmiş­ti. İkinci zaferde savaş, Afrodit Tapı­nağı'nın çevresinde olduğundan,olay "Afrodition Savaşı" olarak anıldı. I. Attalos Galatlar karşısında kazandığı zaferleri ölümsüzleştirmek için kent­te birçok anıt ve heykel diktirdi. I. Attalos'un bu parlak durumu fazla uzun sürmedi. Güneydeki Selevkos tahtına III. Antiochos oturunca, To­roslar'ı geçip Bergama Krallığı'nı sı­nırları içine soktu.

Hatta bir aralık Bergama devletinin gücü, Bergama kenti surlarından öteye işlemez oldu. Attalos, içine düştüğü zor durumdan kurtulmak için Trakya'daki Galat boylarından Aigosagesler'le anlaşma yoluna gitti. Onları kadın ve çocukla­rıyla Anadolu'ya geçirip, kendi kuv­vetlerine paralı savaşçı olarak kattı. Hiç vakit yitirmeden Misya üzerine yürüdü, Foça'ya kadar olan bütün sa­hili ele geçirdi.

Galatya Roma eyaleti oluyor
Nihayet, M.Ö 166 yılında Roma, Galatları, kendi sınırları içinde kal­maları koşulu ile özgür bir ülke (Ga­latya) olarak kabul etti. Bu durum, zaman içinde Roma'nın işine yaradı; bütün bölge giderek Roma'nın ege­menliğine girdi. M.Ö 133 yılında, akli dengesinin bozuk ve kendi ya­kınlarına düşman olan III. Attalos'un vasiyetnamesine, ölümünden sonra ülkenin Roma'ya devredilmesini koy­durması üzerine; M.Ö 129 yılında Ege ve İç Anadolu,o sırada resmen kurulmuş olan "Asya Eyaleti" sınırla­rı içinde sayıldı. M.Ö.25 yılında da Galatya Roma'ya ilhak edildi. Fakat Romalılar, dört yıl kadar idareyi ele almadılar; ülkeyi yerli Galat prensle­rine yönettirdiler. Augustus, bir ka­rarname ile M.Ö 21 yılında Galat­ya'nın bir "Roma eyaleti" olduğunu ilan etti.

Ankara yine merkez olarak kalıyordu. Galat ileri gelenleri asalet ün­vanları aldılar. Vahşi,yağmacı, savaşçı Galatlar, artık birer saygıdeğer Romalı olmuşlardı.

Antik Çağ'ın paralı askerleri
Galatlar, anlaştıkları ücreti al­maları ve başlarında büyük serüvenlere layık yiğit bir şef ol­ması koşuluyla,"ölene dek" bağ­lılıkları ile herzaman en ünlü ka­vim olmuşlardı. Yüzyıllar boyun­ca, Küçük Asya'da Galatlar'ın ka­rışmadıkları hiçbir önemli olay geçmedi.

Ateşli yeni çeşit askerler
Justinus'un yazdığına göre "Galyalı" isminin yarattığı dehşet, silahlarının daimi başarısı o de­rece etkiliydi ki, onlara başvur­madan hiçbir kral kendini güven­lik içinde duyamaz, ya da düş­müş bir kral tekrar tahtını elde etmeyi düşünemezdi. Tarihçi Jul­lianus ise,"Herkes, düzenbaz ve değersiz Grek askerlerinden ve Asyalı askerlerden pek göze ba­tacak şekilde ayrılan bu göz ka­maştırıcı, ateşli yeni çeşit asker­lerin peşinde koşuyordu..."diye yazmıştı.
Vücutları ve salınışları muhte­şemdi. Çeşitli ordularda paralı askerlik yaparken bile o ordunun silahlarını almaz, bunun yerine kendilerine özgü silahlarını, boy­nuzlu ya da boynuzsuz miğferle­rini, ayak bileklerinden sıkılı po­turlarını, çivili ayakkabılarını, or­tası çizgili kalkanlarını kullanır­lardı.
Kışın yünlerle örtünürlerdi. Ve tabii kutsal işaretlerini her yerlerine takıp takıştırırlardı. Ku­ral olarak, savaştıkları sırada ba­ğımsız milisler halinde şefleriyle bir arada bulunurlar, çoğunlukla karılarını ve çocuklarını da bera­ber götürürlerdi. Kendi değerle­rini iyi bildiklerinden, hizmetleri­ni pahalıya satarlar, bazen bu hesaba karıları ve çocuklarının hissesini de katarlardı. (Fernand Lequenne "Galatlar")

İncilde Galatlar
Coğrafyacı Strabo, Galatya nüfusunun Paflagonyalılar, Frigler, Galatlar, Likaonyalılar, İsa­urialılar ve Psidialılar gibi çeşitli etnik gruplardan meydana geldi­ğini vurgulamıştı. Bunlara ek olarak; Persler, Helenistik artıklar, Romalılar, yerli Anadolu köylüle­ri ve savaşçı dağ kabileleri gibi halklar da mevcuttu. Bütün bu et­nik grupların arasında da bir dil birliği bulunmuyordu. Örneğin, kentlerde yaşayan Galatlar, ça­ğın uluslararası iletişim ve kültür dili olan Grekçe kullanıyor ama Latince de öğreniyorlardı. Buna karşın, köylerde ve küçük yerle­şim birimlerinde yaşayan Galat­lar'ın kullandığı dil, batıda Gal­ya'nın Toulouse gibi merkezlerin­de kullanılan Keltçe'ydi. Bu farklılık, toplumun önde gelen ki­şilerinin isimlerinde de gözle­niyor; birçoğu Grek-Kelt karışımı isimlerle anılıyordu...

İsa'nın doğumundan 25 yıl ka­dar önce birer Roma vatandaşı olan Galatlar, onun çarmıha gerilmesinden bir 25 yıl kadar son­ra da Hıristiyanlık'la tanışmışlar­dı. 12 Havari'den biri olan Aziz Paulus, önce Hıristiyanlık'ı benimseyen ama aradan geçen yıllar içinde tekrar pagan inanış­lara dönen Galatlar'a şu mektu­bu yazmıştı:
"Sizi Mesih'in ina­yetine çağırandan böyle çabukça farklı bir İncil'e dönmekte olduğunuza şaşıyorum; o başka bir İncil değildir. Fakat sizi karıştıran ve Mesih'in İncili'ni bozmak isteyen bazı kimseler var. Fakat eğer biz, yahut gökten bir melek de size vaadettiğimiz İncil'den baş­ka bir İncil vazederse, lanetli ol­sun... Ey akılsız Galatlar, gözleri önünde İsa Mesih haça gerilmiş olarak tasvir olunan sizleri kim büyüledi?"
İncil'in "Paulus'un Galatyalılar'a Mektubu" bölümünün 5. babında Paulus, o dönemlerde Hıristiyanlık'ın en büyük rakibi olan Yahudilik'in en önemli ge­leneklerini uygulamamaları için Galatları ikna etmeye çalışmıştı. Bu geleneklerden biri de sünnet olmaktı.
"İşte, ben Paulus size diyo­rum: Eğer sünnet olunursanız, Mesih size hiç faide etmez. Çünkü, Mesih İsa'da ne sünnetlilik, ne de sünnetsizlik, fakat sevgi ile amil olan iman işe yarar. Sizi rahatsız edenler daha iyisi ken­dilerini hadım etsinler...

Bakın, kendi elimle size ne kadar büyük harflerle yazıyo­rum. Bedende iyice gösteriş yapmak isteyenlerin hepsi an­cak Mesih'in haçı için eza çek­mesinler diye sizi sünnet olun­maya icbar ediyorlar. Çünkü sünnetli olanlar kendileri de şe­riati tutmuyorlar; fakat sizin be­deninizle övünsünler diye sizin sünnet olunmanızı istiyorlar. Fa­kat, rabbimiz İsa Mesih'in haçın­dan başka bir şeyle hâşâ övünmeyeyim; o haç vasıtası ile bana dünya haça gerildi ve ben dün­yaya... Çünkü, ne sünnetlilik, ne de sünnetsizlik, ancak yeni hil­kat bir şeydir..."
Britanya’da Kelt kültürü hala yaşatılmaya çalışılıyor
MÖ 1. yüzyıldan itibaren Keltler, Gallo-Latin uygarlığıyla kaynaşmaya başlamıştı. VII. yüzyıla doğru ise, dillerini ve geleneklerini koruyabilen Keltler sadece Britanya Adala­rı'nda kalmıştı. Bu adalarda Kelt geleneği hâlâ titiz bir biçimde sürdürülüyor. Her yıl, temmuz ayının son pazar günü, 50 bine yakın saf Kelt, İrlanda'nın batı kıyısındaki Croagh Patrick böl­gesinde toplanıyorlar ve ataları­nı anıyorlar. Yüzlerce Kelt dilin­den bugüne kadar yaşayanların sayısı sadece dört.

En fazla Keltçe konuşanlar Galler de
İrlanda'nın batı kıyılarında ya­şayan bin kadar insan hâlâ Kelt diliyle konuşuyor, İskoçya'da Kelt diliyle konuşanların sayısı ise 90 bin civarında. Britanya Adaları içinde Keltçe konuşan insan sayısının en fazla olduğu bölge ise Galler (Wales). 500 bine yakın kişi hâlâ atalarının dilini terketmiş değil. Ancak, son yıllarda bu sayıda çok hızlı bir düşüş gözleniyor. Geçen yüzyıl Galler bölgesinde nüfu­sun yüzde 50'si Keltçe konuşur­ken, bu sayı bu yüzyıl içinde nüfusun yüzde 20'ine inmiş durumda...

Kıta Avrupası'nda ise sadece Fransa'nın Bretagne bölgesin­de yaşayan küçük bir nüfus Keltçe konuşuyor. Bu insanla­rın ataları, Sakson saldırısı so­nucu Britanya Adası'ndan kaçıp Fransa'nın bu bölgesine yerle­şenler. Ancak, Fransa'da kaç kişinin Kelt dilini gerçek anla­mında kullandığı bugün sapta­mak çok güç. Kimilerine göre sadece 20 bin, kimilerine göre ise en az 700 bin Breton Keltçe konuşuyor...

Focus / Kasım 1995

30 Aralık 2015 Çarşamba

Polibius: Tarihler


Polibius
Roma anayasasına gelince, her biri egemenlik sahibi üç unsurdan oluşuyordu: Bu üç gücün devlet bütünü içindeki payı eşitlik ve tarafsızlık itibariyle titizlikle düzenlenmişti; öyle ki, kimse, Roma’nın yerlisi bile, bu anayasanın aristokratik veya demokratik veya despotik olduğunu söyleyemez, söylese bile bundan emin olamazdı. Bu unsurların gücü tam olarak neydi ve küçük değişikliklerle hâlâ ne durumdadır anlatacağım.
Konsüller65 lejyonların dışarıya sevki öncesi Roma’da kalırlar ve yönetimin en yüksek efendileridir. Tüm diğer üst düzey yöneticiler, halk tarafından seçilen tribunlar66 hariç, onların buyruğu altındadır ve onlardan emir alır. Yabancı elçileri senatoya onlar takdim eder; müzakere konularını onlar belirler ve kararların uygulamaya konmasına onlar müzahir olur.

28 Aralık 2015 Pazartesi

Tacitus: Germania - Germen Ülkesi


Cornelius Tacitus
Viyana Parlamento binasındaki
Tacitus heykeli.
http://www.britannica.com/biography/Tacitus-
Roman-historian
Germenlerin evlilik bağları nedeniyle başka kabilelerle karışmadıklarını, ayrı, bozulmamış bir halk olarak kaldıklarını söyleyenlerin düşüncelerine katılıyorum. Bu nedenle sayılarının çokluğuna karşın Germenler her yerde birbirlerine benzemektedir. Keskin mavi gözler, kızıl saçlar ve sadece olmadık işlere yeteneği olan iri vücutlar. Germenler çalışmaya bizim kadar katlanamaz. Susuzluk ve sıcaktan da hiç hoşlanmazlar. Aksine toprakları ve iklimleri onları soğuğa ve açlığa alıştırmıştır.
Germanya birbirinden çok farklı bölgeleri içermesine karşın, genellikle sık ormanlıklarla ve pis bataklıklarla kaplıdır. Gallia’ya komşu olan bölgeleri daha nemlidir, Noricum ve Pannonia tarafı ise daha rüzgârlıdır. Toprak ekime elverişlidir, ama meyve ağaçlarından yoksundur. Çok sayıda sürüleri vardır, ama hayvanlar hep küçüktür. Sığırlar bile büyüdükleri zaman iri boynuzlara sahip olamazlar. Germenlerin en hoşlandığı şey sürülerindeki hayvan sayısının fazlalığıdır. Hayatta servet adına en çok övündükleri şey budur. Tanrıların onları hem altın hem de gümüş varlığından mahrum bırakmış olmasının bir ceza mı yoksa ihsan mı olduğuna karar veremedim.

27 Aralık 2015 Pazar

Tanrıça Kybele

Didem Demiralp

Çorum İncesu Kanyonu'ndaki Kibele kabartması. 
https://www.flickr.com/photos/yasnhkan/14443754692
Tabiatın insanoğluna sunduğu sayısız nimetten söz ederken; “Doğa ananın bize verdikleri”diyoruz. Kullandığımız fosil yakıtlar ve tükettiğimiz pek çok kimyasalın “tabiat ana”yaverdiği zararlardan bahsediyoruz. Ama “Doğa ana” ya da “tabiat ana” kavramının İlkçağ Anadolu’sunun Frigya’lı tanrıçası Kybele ile ilişkili olduğunun kaçımız farkındayız? 

Antik Çağ’da Anadolu’nun Frigya adıyla bilinen bölgesi; batıda Mysia, Lydia ve Karia, doğuda Galatia ve Lyakonia, kuzeyde Bithynia, güneyde Pisidia ve Lykia ile sınırlanmıştı. Frigya; yalnız Frig Uygarlığı’na beşik olmakla kalmamış, ev sahipliğini yaptığı Kybele inancını hem o çağdaki komşularına hem de sonraki dönemlerde Yunanistan ve Roma’ya armağan ederek din alanında da etkili olmuştu. Lidya’da Kybebe, Mısır’da İsis, Efes’te Artemis, Girit’te Rhea, Yunanistan’da Demeter ve Roma’da Magna Mater isimleriyle anılan tanrıçalar Frigya’lı Kybele’nin değişik isimler altındaki yansımasından ibarettir. 

Kybele bir tabiat tanrıçası olarak doğadaki düzenden sorumludur. Ama öncelikle toprağın bereketini simgeler. Tarımın koruyucusu olması onu aynı zamanda toplumsal ilerlemenin, uygarlığın ve kentlerin kurucusu olarak görmeyi de mümkün kılar. Tanrıçanın tasvirlerinde başındaki diadem (taç) üzerinde yer alan kule figürleri onun bu niteliğine vurgu yapar. Frigya’nın ana tanrıçasına özellikle dağlarda tapınılırdı. Onun adlarından biri olan Dindyme, tanrıçaya bölgedeki Dindymos dağında ibadet edilmesiyle ilgilidir. İlkçağ Anadolu’sunda bu isimle anılan üç dağ vardır ki hepsi de Frigya bölgesi civarındadır. Bunlardan biri; Kybele kültünün merkezi olup Sangarios (Sakarya) ırmağı üzerinde yer alan Pessinus (Ballıhisar) kenti civarındaki Günyüzü dağıdır. Tanrıçanın ilk tasviri olan bir göktaşına da ev sahipliği yapan ilk tapınağı da buradaydı.Yine Dindymos dağı üzerinde yer alıp kutsal olduğuna inanılan ve Agdus adıyla bilinen bir kayadan da tanrıçanın bir başka adı olan Agdistis türemiştir. Onun Pessinus kaynaklı söylencesinde de ismi Agdistis olarak geçer.

Kybele Söylencesi
Efsaneye göre; Tanrı Zeus bir rüya görüp tohumlarını bir kaya üzerine dökmüş ve bundan çift cinsiyetli (hermafrodit) bir varlık ortaya çıkmış. Tanrılar, Agdistis isimli bu varlığın erkeklik organını kesmişler. Uzvunun toprağa düşmesiyle beraber buradan bir badem ağacı çıkmış. Sangarios ırmağının kızı Nana ağaçtan bir badem koparıp göğsüne saklamış. Bu meyveden hamile kalmış ve Attis isimli bir erkek çocuk dünyaya gelmiş. Güzel bir delikanlı olduğu vakit, Agdistis bu gence tutulmuş. Ama o; Pessinus kralının kızıyla evlenmeye karar vermiş. Düğün günü çıkıp gelen Agdistis, gencin delirmesine, kendini hadım etmesine ve ölmesine neden olmuş. Kral da kendini iğdiş etmiş.Hikâyenin bir diğer şeklinde ise; Zeus, tanrıça Kybele’nin bir tezahürü olan ve Agdus olarak bilinen taşın üzerine tohumlarını döker. Agdistis doğar. Tanrı Diyonizos onu sarhoş edince kendinden geçer ve erkeklik organını keser. Uzvundan da bir badem ağacı çıkar. Sangarios nehrinin kızı Nana bu ağaçtan kopardığı bir bademi göğsünde saklar ve gebekalır. Attis doğar. Delikanlılık çağına geldiğinde hem Kybele hem de Agdistis ona âşık olur. Frigya kralı Midas ise bu genci kendi kızıyla evlendirmek ister. Agdistis, delikanlının aklını kaçırmasına neden olur ve o da bir çam ağacının altında kendini iğdiş eder ve ölür. Kybele onu gömer. Kanıyla sulanan çam ağacının dibinde ise menekşeler çıkar. Midas’ın kızı da intihar eder. Tanrıça onu da gömer. Mezarının üzerinde menekşelerle birlikte bir de badem ağacı büyür. Agdistis Zeus’tan, Attis’in bedeninin bozulmamasını dileyince, tanrı, yalnızca saçının uzamasına ve bir parmağının oynamaya devam etmesine izin verir. Agdistis de sevdiğinin bedenini Pessinus’a götürerek gömer ve anısına bir bayram düzenler. 

Attis’in bir yaban domuzu tarafından öldürülmüş olduğu da rivayet edilir ve özellikle Pessinus halkının domuz eti yemekten kaçınması da bu söylence ile ilişkilendirilir.Toprağın bereketini -içerdiği unsurlarla- simgesel bir dille anlatan Kybele-Attis söylencesi ile ilgili olarak vurgulanması gereken bir husus da; öykünün, Babil mitolojisinde İştar-Tammuz ve Suriye mitolojisinde de Astarte-Adonis efsaneleriyle benzer oluşudur.

Kybele Tapısı ve Kybele Bayramları
Frigya’lı tanrıça için düzenlenen törenlerin yapıldığı Pessinus’taki kült merkezinin başında iki başrahip bulunurdu. Attis ve Megabyzos olarak adlandırılan ve tanrıçanın hizmetine girdiklerinde kendilerini hadım eden bu din adamları aynı zamanda tapı merkezinin yöneticileri durumundaydı.Tanrıça onuruna düzenlenen törenler, toprağın uyanıp filizlerin fışkırmaya başladığı bahar mevsiminde gerçekleştirilir ve beş gün sürerdi. 

Kutlamaların ilk gününde Attis için yas tutulurdu. Kutsal kabul edilen bir çam ağacının gövdesi yün kumaş parçalarıyla sarılır ve sokaklarda dolaştırılırdı. İkinci gün; Gallos olarak anılan Kybele’nin diğer rahipleri davul, tef ve zil gibi müzik aletlerinin eşliğinde kendilerinden geçerek dans ederlerdi. Tıpkı söylencede; ellerinde meşalelerle, kırlarda tanrıçanın peşinde dolaşıp, müzik eşliğinde çılgınca dans eden “Korybant’lar” gibi. Üçüncü gün ise; kanlı törenlere ayrılmıştı. Ayine katılanlar vücutlarını keser, kan akıtırlardı. Dördüncü günde neşeli danslarla Attis’in dirilmesi kutlanır, son gün de dinlenmeyle geçerdi.

Kybele tapısı; Frigya’nın gezgin rahipleri tarafından tüm Ege’ye ve Akdeniz’e yayılmıştır. Kıta Yunanistan’ın inanç sisteminde hatırı sayılır öneme sahip olan tanrıçalardan Rhea, Artemis ve Demeter’in kişiliklerinde ve söylencelerinde Kybele’nin nitelikleri de dilegelir. En büyük benzerlik ise Demeter’le olandır. O da öncelikle bir toprak tanrıçasıdır. Buğdayın koruyucusu, ürünün güvencesidir.

Roma’da Magna Mater (Büyük Ana) olarak bilinen tanrıça, Kybele’nin kendisidir.Kültünün Roma’ya girişi İ.Ö 205-204 senesinde Kartaca ile süren savaş sırasında gerçekleşir. Kentte bir gök taşı yağmuru olur. Korkan halk, Jüpiter tapınağında muhafaza edilen ve tanrı Apollon’un rahibesinin kehânetlerini içeren Sibylla kitaplarına başvurur. Buna göre; Frigya’nın Kybele tapısı kente getirilirse Kartaca ordusu İtalya’dan sürülecektir. Bir grup elçi Anadolu’ya gider ve kral Attalos’tan tanrıçanın Pessinus’taki ilk tezahürü olan siyah taşı alır. Taş; Roma şehrinin Palatine tepesindeki Zafer tapınağına yerleştirilir. Savaşın kazanılmasının ardından da (İ.Ö 202) burada tanrıça için bir tapınak inşa ettirilir. Magna Mater adını alan tanrıça onuruna her sene 4-9 Nisan tarihleri arasında Megalensia isimli bayramlar tertiplenir. İlginç olan nokta; Roma’daki kutlamaları da Frigya’dan gelen bir Kybele rahibinin yönetmesidir. Yine Frigya’lı bir rahibe ve hadım rahipler de (Galloi) tören sırasında bir alay halinde kent içinden geçerlerdi. Yurttaşların kutlamalara katılması yasaktı. Sadece bir grup önde gelen Roma’lı aristokrat kendi aralarında eğlenerek bayram neşesine ortak oluyordu. 

Frigya’lı tanrıçanın Roma’daki öyküsü; imparatorluğun erken dönemlerinde farklı bir görünüm alır ve Kybele-Attis inancı başka bir bayramın doğuşuna vesile olur. Bir grup din adamının (quindecimviri) yanı sıra tüm kadınların ve erkeklerin de katılabildiği törenler;yine ilkbaharda 15-27 Mart arasında gerçekleştirilirdi. İlk gün; “kanofori” olarak anılan kamış taşıyıcı rahipler, kesilmiş ağaç kamışlarını tanrıçanın tapınağına taşırlardı. Yedi gün sonra “dendrofi” ya da ağaç taşıyıcı rahipler, ormandan kesilmiş bir çam ağacını getirirdi. Ağacın gövdesi ceset gibi şeritlerle sarılır ve ortasına bir Attis tasviri bağlanırdı. Ağaç, ölmüş tanrıyı temsil etmekteydi. 24 Mart “dies sanguinis” ya da kan gününde hadımrahipler (galloi) ve erginlenme adayları, flüt, zil ve teflerin eşliğinde vahşi bir dansa başlar, sırtlarını kanatıncaya kadar kamçılar, bıçaklarla kollarında kesikler açarlardı. Çılgınlığın doruk noktasında bazı adaylar erkeklik organlarını keser ve onları tanrıçaya sunarlardı. 24 Mart’ı 25 Mart’a bağlayan geceyi dolduran ölüm ağıtlarının yerini, ertesi sabah tanrının dirildiği haberiyle gelen ani bir neşe patlaması alırdı. O gün “hilaria” neşe günüydü. Bir günlük dinlenmenin ardından 27 Mart’ta büyük ayin alayı düzenlenerek nehre gidilir ve orada Kybele’nin heykeli suya sokulurdu (lavatio). 

İ.S 2.yüzyıldan itibaren erginlenme adayları bir boğa veya koçun kanıyla (taurobolium veya criobolium) arındırılıyordu.Tanrıçaya da kendi erkeklik organları yerine bu hayvanınkini sunuyorlardı.Bu kurban törenlerinin imparatorluk çağında sadece bireysel erginlenme için değil ama hükümdarlığın selâmeti için de her mevsim düzenlenmiş olması; Frigya’lı ana tanrıçanın Roma’daki saygınlığına işaret eder.Ünlü Roma’lı şair, hatip ve düşünür Apuleius; “Başkalaşımlar” ya da “Asinus Aureus” adlı romanında, Frigyalı’yı kendi ağzından ne de güzel tanıtmış: 
“Ben, doğanın anası, bütün öğelerin efendisi, çağların ilk çocuğu, tanrıların en yücesi, ölülerin kraliçesi, göksel varlıkların kılavuzu, tanrıların ve tanrıçaların bütün biçimlerini bir tek kendinde toplayan ben… Bir baş sallayışımla göğün bütün parlak doruklarını, denizin sağlık estiren rüzgârlarını ve yeraltının hüzün dolu sessizliğini yönetirim. Benim tanrısallığım biriciktir. Bütün dünya çok çeşitli biçimlerime tapar benim. Değişik törenlerle ve türlü türlü adlarla. İnsanlığın ilk soyu olan Frigyalı’lar tanrıların Pessinus’lu anası derler bana. Attika’nın topraktan türemiş halkı Kekrops’un Minerva’sı diye çağırır. Paphos’lu Venüs der denizlerin dövdüğü Kyproslu’lar. Yanlarından sadaklarını hiç ayırmayan Creteli’ler bana Diktynna Diana olarak yakarırlar. Üç dil konuşan Sicilialı’lar, bana Styx’in Proserpina’sıderler. Eleusis’in eski halkı beni Attika’lı Ceres olarak bilir. Bazıları Juno derler adıma, bazıları Bellona. Kimileri Hekate, kimileri Rhamnusia… Eski inançlarına bağlı Mısırlı’lar Tanrıça İsis olarak çağırırlar…” 
“Frigya’lı tanrıça kimdir?” sorusunu bundan daha güzel yanıtlayacak bir söz var mı ki?

KAYNAKÇA
Apuleius,Başkalaşımlar, Kabalcı Yayınları, çev: Çiğdem Dürüşken, İstanbul, 2006.
Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, II.cilt, Kabalcı Yayınları, çev: Ali Berktay, İstanbul, 2003.
Erhat, Azra,Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984.
Frazer, James G, Altın Dal-Din ve Folklorun Kökenleri, I.cilt, Payel Yayınları, çev:Mehmet H. Doğan, İstanbul, 2004.
Graves, Robert,New Larousse Encyclopedia of Mythology, The Hamlyn Publishing,London, 1959.
Seyffert, Oscar, A Dictionary of Classical Antiquities, George Allen&Unwin Ltd.,London, 1957.
Speake, Graham,Dictionary of Ancient History, Penguin Books, London, 1994.

eskisehir.gov.tr/eskiyeni/aralik09/

26 Aralık 2015 Cumartesi

Cicero: Yasalara Dair

Yasanın Adalet, Doğa ve Tanrı’yla İlişkisi Nedir?
Marcus Tullius Cicero (İÖ 106-43) Romalı olmayan ve siyasi duruşu meçhul, kısmen varlıklı bir aileden gelir. Zamanının olabilecek en iyi eğitimini alır, hatta bir süre Atina’da da okur. Kariyerini hukuk mahkemelerinde yapmayı seçer ve Roma Cumhuriyeti’nin son yıllarında belâgatı sayesinde devlette önemli mevkilere yükselip İÖ 63’de konsül olur. Cicero, Cumhuriyet’i tek adam yönetimine dönüştüren devrimin kurbanlarındandır. Octavian’ın imparator olmadan önce halkçı partinin başkanlığı için çekiştiği Marcus Antonius’un ajanları tarafından öldürülmüştür.
Cicero, sadece velut bir konuşmacı değil, üretken bir yazar olarak bilinir. Yazıları, Yunan felsefesi ve siyaset düşüncesinin, Roma Devleti’nin Latince konuşan Batı bölgelerinde yayılarak popüler hale gelmesine hizmet etmiştir. Cicero’nun hukuk formasyonu siyasi konulardaki yazılarına Yunanistan’ın büyük siyaset teorisyenlerin kinden daha farklı bir boyut kazandırır. Aşağıdaki metin Cicero’nun konsül olmasından on yıl sonra, İÖ 52’de yazmaya başladığı Yasalara Dair adlı çalışmasındandır.