Belge-Kaynak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Belge-Kaynak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2022 Perşembe

Serveti Fünun'da Mecusilere ait Ölüler Kulesi

 


Serveti Fünun dergisinin 1312 (1896-97) tarihli sayısında Hindistan'daki Ölüler Kulesi resmedilmiş. Altta sağda. 



24 Ocak 2022 Pazartesi

Okullarda Din Ve Ahlak Eğitimi Üzerine

 



Baskın Oran

14/11/2014


Keşke Ağustos 2014 tarihinden önce bütün melekelerimi yitirseydim de; değerli meslektaşım Davutoğlu’nun başbakan olunca din dersleri konusundaki bağlayıcı AİHM kararını bir uluslararası ilişkiler profesörü olarak inkar ettiğini (link) gözüm görmeseydi, kulağım duymasaydı.

Kendisi geçen hafta Hacı Bektaş’a gidip şöyle dedi: “Eğer herhangi bir din bu derslerle tahkir ediliyorsa, kötüleniyorsa bu dersleri kaldıralım. O anda nefret kültürü doğar” (link). Nefret kültürünün doğmasını başka bir yazıya bırakıyorum. Gerisini konuşalım.

Davutoğlu kendi partisini herhalde küçümsüyor. AKP veya herhangi bir parti, sivil toplumun artık bu kadar şerbetlendiği bir ülkede başka dinleri açıkça kötüleyecek kadar aptal değil tabii ki.

Mesela, Muzaffer Aydın tarafından yazılan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi-8 Ders Kitabı’nda bu işin nasıl usulca ve ustaca yapıldığını anlatayım. Sözlük ve Kaynakça hariç, 6 ünitede toplanmış 111 sayfalık bir kitap. Ünitelerin isim ve içerikleri şöyle:

6 ÜNİTEDEN 5’İNDE İSLAM ANLATILIYOR

Ünite-1: Kaza ve Kader. Genel giriş görünümlü. Fakat biraz aşağıda bahsedeceğim Ayete’l Kürsi metni burada (s. 11-26).

Ünite-2: Zekat, Hac ve Kurban İbadeti. Tamamen İslam dinini anlatıyor (s. 27-45).

Ünite-3: Hz. Muhammed’in Hayatından Örnek Davranışlar. Tamamen İslam anlatıyor (s. 46-61).

Ünite-4: Kur’an’da Akıl ve Bilgi. Tamamen İslam anlatıyor.

Ünite-5: İslam Dinine Göre Kötü Alışkanlıklar. Tamamen İslam anlatıyor.

Ünite-6: Dinler ve Evrensel Öğütleri. (s. 87-110). Burada Hinduizm, Budizm, Yahudilik ve Hıristiyanlık’ı toplam 6 sayfada (s. 89-94) halledip tekrar İslam’a geliyor.

Burada başka dinlerin birkaç sayfa içinde neler söylenerek nasıl anlatıldığından örnekler vereyim, yukarıda niye “usulca ve ustaca” dediğim açıklığa kavuşsun:

26 Mart 2020 Perşembe

Voynich Kodeksi

Dilara Kahyaoğlu

Voynich Codex'i, sahaf Wilfrid Voynich tarafından 1912'de keşfedilen gizemli, tuhaf figüratif resimlerle ve yazılarla dolu bir el yazması kitaptır. Benzersiz sembolleri ve metinleri, dünyaca ünlü kriptologların çeviri girişimlerine meydan okuyarak, çözülemeden bugüne kadar gizemini korumuştur.

Kodeks, ansiklopediktir ve yaklaşık 359 bitki veya bitki parçası görüntüsü içerir, bu da onu temelde resimli bir bitki kitabı yapar. Ama bundan çok daha fazlası vardır. Voynich Kodeksi, garip su tesisatı olan havuzlarda çoğunlukla çıplak olan 500'den fazla periyi tasvir eder. Zodyak, astronomik ve kozmolojik tasvirler de dahil olmak üzere garip sihirli daireler vardır. Kodeks, harita olarak yorumlanabilecek kabala benzeri görüntüler içeren geniş bir katlama bölümü de içerir. Sayfalarının çoğunda  tıbbi yemek tarifleri, şiir veya büyüler varmış gibi görünür.  Voynich Kodeksi birçok kişinin hayal gücünü ele geçirmiştir ama gerçekte kimse bu el yazması kitabın gizemini çözememiştir.

Havuzda yüzen veya banyo yapan çıplak kadınlar
Kaynaklar bunlardan "periler"  (Nymphs) olarak bahsediyor
Harfler latince işaretlere benziyor ama farklı, dili ise hiç bilmiyoruz.
Voynich Kodeksi'nin kökeni bilinmemektedir. İtalya'da bulunan bir parşömenle yaklaşık olarak tarihlendirildiği için on beşinci yüzyıl Avrupa el yazması olması olasıdır. Yine araştırmacılar pigment testleri ve parşömen kağıdının karbon 14 metoduyla analiz edilmesi sonucu bunun doğrulandığını söylemektedir. Kodeksin 1492'den sonra yazılmış olması muhtemel deniyor çünkü resmi bulunan iki bitki acıbiber ve ayçiçeği olarak tanımlanmıştır. Bazı uzmanlar ise bu el yazmasının Eski Dünya'ya değil Yeni Dünya'ya ait olduğunu ileri sürer.
Kodekste bulunan bitki resimleri ve kitapta yer alan haliyle isimleri..
Uzmanlar bu bitkilerin farmakolojiyle ilgisi olduğunu düşünüyor.

18 Mart 2020 Çarşamba

Romalı Generalin Yenik Galyalılara Söylevi



MS 70'te Romalı general Petilius Cerialis, Galya'da kısa süren bir ayaklanmayı bastırdı. Sonra da, Tacitus'a göre, teslim olan yerel halka dönüp şunları söyledi:



Siz bizim yönetimimize boyun eğinceye kadar Galya'da her zaman despotluk ve savaş yaşandı. Ve bizler, çoğu kez kışkır­tılmamıza karşın, fetihten kaynaklanan haklarımızla sizden tek bir şey istiyoruz: Sağlanan barışın bedelini ödemenizi. Zira ordu olmadan farklı halklar arasında barış sağlanamaz, ordu ücret ödemeden oluşturulamaz ve vergi alınmadan da ücretler öde­nemez. Bunun dışında hepimiz eşitiz. Çoğunlukla sizler bizim ordularımızın başına geçecek ve şu ya da bu eyaleti yöneteceksi­niz. Hiçbir şekilde devre dışı bırakılmayacak, dışlanmayacaksı­nız. Roma'dan çok uzakta yaşamanıza karşın siz de bizler kadar hayırsever imparatorlarımızın bağışlarından yararlanacaksınız. Öte yandan zalim imparatorlar en yakınlarında bulunanlar için bir tehdit oluştururlar. Efendilerinizin müsrifliğine ve açgözlü­lüğüne alışmak zorundasınızdır, tıpkı kurak yıllara, aşırı yağış­lara ya da buna benzer doğal felaketlere alıştığınız gibi. İnsanlar var oldukça kötülükler de var olacaktır. Ama bunlar sonsuza dek sürmez ve zaman zaman başarılı bir yönetim ile dengele­nirler.... 

Oysa eğer Romalılar buradan sürülecek olursa -tanrılar korusun!- yaşanacak tek şey çeşitli ırklar arasında yapılan savaşlar olur. İmparatorluğumuzun yapısı 800 yıllık güzel rastlantılara ve sağlam bir örgütlenmeye dayanmaktadır ve bizi yıkmak isteyenleri yok etmeden parçalanamaz. Özellikle en fazla riske giren sizler olursunuz, çünkü siz altın ve doğal kaynaklara sa­hipsiniz ki en fazla savaşa yol açan bunlardır. Bu yüzden, siz ile bizi, yenilen ile yeneni eşit kılan barışı ve Roma kentini sevin ve bağrınıza basın. Bu iyi ve kötü kader örneklerinden ders alın ki ayaklanmayı ve mahvolmayı teslimiyete ve güvenceye tercih etmeyin.

Kaynak: Eric H. Cline, Mark W. Graham, Antikçağ İmparatorlukları, Say Yayınları, s. 348


180 - 284 Arası Görev Yapan Roma İmparatorları Nasıl Öldü?

Commodus
Hercules olarak betimlenmiş.
Capitoline Müzesi


Süre          İmparator                 Ölüm Nedeni

180-192    Commodus               Maiyeti tarafından boğuldu.

193            Pertinax                     Muhafızlar tarafından öldürüldü.

193            Oidius Julianus         Askerler tarafından öldürüldü.

193-194    Pescennius Niger     Savaşta öldürüldü.

193-197    Clodius Albinus        Savaşta öldürüldü.

193-211     Septimus Severus   Eceliyle öldü.

211-217     Caracalla                  Bir asker tarafından öldürüldü.

24 Şubat 2020 Pazartesi

Türkiye'de Üniversitenin Kısa Tarihi 1900-1982


Murat Katoğlu

İstanbul Üniversitesi Merkez Binası, Beyazıt
Harbiye Nezaretine ait olan bu yapı Abdülaziz döneminde (1864) inşa edilmiştir.
Mimarı, Sarkis Balyan'dır.
Fotoğraf. Birce Simay Kahyaoğlu
Yükseköğretim ve özellikle üniversite konusu 19. yüzyılın ortalarından itibaren aydınların ve yöneticilerin başlıca eğitim davalarından biri olmuştur. Yirminci yüzyıla girerken, 1900 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğunda tam üç Darülfünun kurma girişiminin her biri kısa ömürlü ve başarısız olmuştur. 1900'de Abdülhamit II' nin cülusunun 25. yılında kurulan 4. Darülfünun kalıcı olabilmiştir. İstanbul'daki bu Darülfünun II. Meşrutiyet yıllarına kadar adeta bir «nekahat» yaşamı sürmüş ve idealist Osmanlı yöneticilerinin bin bir çabasıyla ayakta kalabilmişti. Her ne olursa olsun, bugünkü İstanbul Üniversitesinin kaynağını 1900'de kurulan «Darülfünun-u Şahane»ye dayandırmak yanlış değildir. Darülfünun, Avrupa'ya ayak uydurma, imparatorluğu yeniden dinamizme kavuşturma ve yaşatma çabasındaki Osmanlı devlet adamlarının, bunu sağlamak için zorunlu koşul olan insan kaynağını yetiştirmek amacıyla özlemini çektikleri bir düştü. «Olmazsa olmaz» bir kuruluştu. Düşü gerçeğe dönüştürmek için sultan üzerinde her türlü etkiyi yıllarca denediler ve yılmadılar. Sonunda, ciddi gerekçelerin yanına, Abdülhamit II'yi ikna edecek vesileler de ekleyerek Darülfünunu şeklen olsa da kurdurdular.


Bu gerekçeler arasında: İstanbul'da Darülfünuna gitmek isteyen çok sayıda gencin birikmesi; bu gençlerin İstanbul'da öğrenim göremezlerse bazılarının yurtdışına gidip kontrol dışı eğitimden (!) geçmeleri ihtimali; Sultanın cülusunun 25. yılı onuruna bu önemli kuruluşun imparatorluk hayatına kazandırılması gibileri, herhalde asıl nedenler değildi. Yeni sivil hayatın gereksinimlerini cevaplayacak nitelikli insan tipinin yetiştirilmesi; Avrupa bilimine ve dolayısıyla gelişmeye olanak sağlama; İstanbul’daki öğrenci potansiyeli; aydın devlet adamlarının bu konudaki kararlı tutum ve «fikri takip»leri Darülfünun-u Şahane'nin «Mekteb-i Mülkiye» binasında 1900'de açılmasını sağlamıştır.
Ancak bu kuruluş, mutlakıyet yönetiminin çeşitli kısıtlamaları yüzünden bir varlık gösterememiştir. Son derece sınırlı öğrenci alınmıştır; siyasal, sosyal, felsefi hatta dünya tarihini içeren disiplinler yoktur. Dersleri denetleyen maarif müfettişleri bir üniversite düzeyini engellemiştir. Bu durum, 1908 meşrutiyet devrine kadar sürmüştür. Darülfünun da II. Meşrutiyetin özgürlük koşullarından payını almıştır. Meşrutiyet ve I. Dünya Savaşı yıllarında ve hatta mütarekede Darülfünun canlanma göstermiş ve atılımlar yapılmıştır. Toplum içinde itibar kazanmıştır. Ders programı ile hoca kadrosunun zenginleştirilmesi ve Batılı bir içeriğe kavuşturulmasıyla, mevzuatı ile bir üniversite kimliğine yönelme bu dönemde başlamıştır.

21 Şubat 2020 Cuma

19. Yüzyıl: Osmanlı Devletinde Sivillerin Eğitimi

Sina Akşin
1900'lü yılların başlarından kalma eski bir fotoğrafta Galatasaray Lisesi
1868'de Fransızların ısrarı ile Fransızca öğretim yapan Galatasaray Sultanîsi (lisesi) açılmıştır.
1874'de Galatasaray Sultanîsinin yüksek bölümü mahiyetinde Hukuk, Turuk ve Meabir* (mühendislik-fen) ve
Edebiyat fakülteleri açıldı. Bu fakültelerin kısa bir süre devam ettikten sonra
pek fazla bir İz bırakmadan kayboldukları anlaşılıyor.
[Abdülmecit Zamanı] Eğitimde sivil alanda önemli gelişme, 1845'de Meclis-i Maarif-i Muvakkatin kurulmasıdır. Bu Meclis, öğrenilmesi zaruri ilim ve fenlerin öğrenilebilmesi için zamanın ihtiyacına göre sıbyan ve rüştiye mekteplerinin düzenlenmesini, Darülfünun (Üniversite) açılmasını, bu işlere bakmak üzere bir meclis kurulmasını tavsiye etti. Böylece 1846'da Meclis-i Maarif-i Umumiye kuruldu. 1847 yılına kadar, II. Mahmut devrinde açılmış olan Mekteb-ı Ulum-u Edebiyye ve Mekteb-i Maarif-i Adliye adındaki iki rüştiyeden başka rüştiye açılmamıştı. Bunlar da, çok daha iddialı olmakla birlikte, sistem ve zihniyet bakımından mahalle mektebinden farksız şeylerdi. 1847'de Mekâtib-i Umumiye Nazırı olan Kemal Efendi bir rüştiye daha açtı. 1849'da buna dört rüştiye daha eklendi. 4 sınıflı olan rüştiyelerde Arapça ve Farsçadan önce Türkçe okuma yazma öğretilmesi, Arapça ve Farsçayı ezberden öte, gerçekten öğretmek İçin çaba harcanması, ihtimal matematikte daha ileri gidilmesi, coğrafya ve fen öğretilmeye çalışılması önemli ilerlemelerdi. Görüldüğü üzere, bu okullar bugünkü ilkokullar düzeyinde sayılabilir.

Ama 1852 salnamesine göre bütün ülkede ancak 3371 öğrencinin okuduğu 60 rüştiye vardı. Oysa yalnızca İstanbul medreselerinde 16.752 öğrenci olduğu gibi, İstanbul'daki gayrimüslim okullarda kızlı erkekli 19.348 öğrenci okumaktaydı. Yirmi yıl sonra (1872) İstanbul'da 18 rüştiye ve toplam 1859 öğrenci vardı. Görülüyor ki, ilerleme olsa bile, pek yavaştı. 1848'de rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere Darülmuallimin kuruldu. Buraya bu sıralar rağbet gösteren medrese öğrencilerine Türkçe, Arapça, Farsça, biraz matematik ve coğrafya öğretildiği sanılıyor, önemli bir gelişme de 1858'de ilk kez bir kız rüştiyesinin İstanbul'da açılmasıydı. 16 yıl sonra İstanbul'daki kız rüştiyelerinin sayısı 9'u bulmuştu, öğrenci sayısı ise ancak 294 idi. 1859'da ülkeye idareci yetiştirmek üzere Mekteb-i Mülkiye kuruldu. Şunu da İşaret etmeli ki, eğitimdeki bu ıslahatın motoru, güdüsü, önemli ölçüde gayrimüslimlerin ya da Mehmet Ali Paşanın eğitimde kaydettikleri ilerlemelerdi. Ayrıca, göze çarpan bir husus, eğitim alanında sözünü ettiğimiz İlerlemelerin M. Reşit Paşanın tekrar 'göze girip' hariciye nâzırı ve sadrâzam oluşuna rastlamasıdır. (23/10/1845'de nazır, 28/9/1846'da sadrıâzam olmuştur.)

15 Şubat 2020 Cumartesi

Osmanlı Toplumunun Geçirdiği Değişikliklerin Taslağı

Sina Akşin

       Birinci Dönem
"Klasik" Dönemde (1450-1550) Osmanlı Sınıf Yapısı
-Fark edileceği gibi Sina Akşin, toplumsal sınıfları imparatorluk dönemiyle birlikte başlatmıştır. Osmanlı'nın ilk devirlerindeki toplumsal yapısı, askeri sınıfları bu çizelgede yoktur.-
  
I. Yönetenler (askerîler) sınıfı

                 A. icraî askerîler
                      1. Maaşlılar
                      2. Zaimler ve Tımarlı Sipahiler

                 B. Ulema

       
II. Yönetilenler (reaya) sınıfı

                 A. Kentliler
                      1. Lonca esnafı
                      2. Tüccarlar ve sarraflar

                 B. Köylüler

                 C. Göçebeler

   
 İkinci Dönem 
Tımar Sisteminin Gevşemesiyle Ortaya Çıkan 
Ademimerkezî Sınıf Yapısı

 -Sina Akşin bir önceki dönemi (Klasik Dönem) 1550'de bitirdiğine göre demek ki bu yeni dönemi 16. yüzyılın ortasından itibaren başlatıyor.-

I. Yönetenler (askerîler) sınıfı

                 A. Merkeze bağlı icraî askerîler
                      1. Maaşlılar
                      2. Zaimler ve tımarlı sipahiler

                 B. Ademimerkezî yönetenler (ayanlar) -*ana değişiklik budur-

                 C. Ulema

10 Ocak 2020 Cuma

Arkeolojik Bir Buluntunun Yaşı Nasıl Belirlenir: Arkeometride Yeni Yöntemler

Mehmet Özdoğan

Son sempozyumun afişi, Haziran 2019
bilgi için bkz.
Bu sempozyumdaki arkeometriyle ilgili bildiriler için EK1'e bkz.
Şu linkte ayrıntılı program var.
https://i.arkeolojikhaber.com/pool_file/2019/24/8193_arkeoloji-sempozyumu.pdf
Arkeoloji, geçmiş dönemlerdeki yaşamı zaman ölçeğine bağlayarak tanımlayan bir bilim dalıdır. Bu nedenle, insanı ve oluşturduğu kültürü, içinde yaşadığı doğal çevre ortamı ile birlikte bir bütün olarak ele alır; yalnızca süreci tanımlamakla kalmaz, göreli yada mutlak tarihlerle kronolojik bir dizin de oluşturur. Dolayısıyla geçmişi doğru bir şekilde anlayabilmek için arkeolojinin, konusu dünya olan bütün bilim dallarıyla bilgi paylaşımı yapması gerekmektedir. Her ne kadar bu bağlamda ilk akla gelenler iklim, topoğrafya, canlılar dünyası gibi doğal çevrenin makro ölçekli elemanları ise de, bunların temelini oluşturan mikro ölçekli kimyasal, fiziksel ve biyolojik verilerin, süreci ortaya koymaktaki önemi giderek daha iyi anlaşılmaktadır.

Arkeolojinin ilk dönemlerinde doğa bilim dallarıyla olan ilişki, yukarıda tanımladığımız makro ölçek düzeyinde jeoloji, coğrafya, zooloji, botanik ve fiziki antropoloji ile kurulmuşken, geçen yüzyılın ortalarından itibaren giderek çeşitlenmiş, günümüzde artık nükleer fizikten mikrobiyolojiye, astronomiden jeokimyaya kadar birçok bilim alanıyla arkeoloji arasında karşılıklı bilgi paylaşımına dayanan bir birliktelik doğmuştur. Arkeoloji, doğa bilim dallarının olanaklarından yararlanırken, doğa bilim dalları arkeolojinin geçmişi zaman dizinine bağlayarak süreci tanımlamasından yararlanmaktadır. Bu da arkeolojiye yeni bir işlev yüklemiş ve arkeolojiyi doğa bilim dallarının "zaman laboratuvarı " konumuna taşımıştır.

17 Aralık 2019 Salı

Keops Piramidini, Kefren Piramidi ile Karıştırmayın!

Dilara Kahyaoğlu

Giza (Gize) Piramitleri
Önden arkaya doğru: Mikerinos, Kefren ve Keops (Kufu) Piramidi
Çekim ön cepheden yapılmış. Çoğu fotoğraf bu cepheden çekilmiştir.
Bu açıdan bakınca Kefren'in (ortadaki) piramidi, en büyükleriymiş gibi görünür.
Kahire yakınlarındaki bu piramitler, Gize Piramitleri diye bilinir çünkü başka yerlerde de piramitler vardır ama diğerleri bunlar kadar görkemli değildir.

Ortadaki Kefren piramidi bu açıdan bakınca en büyük piramit gibi görünmektedir.
Tepesinde hala dökülmemiş dış kaplamalar var. Bu Kefren'in piramidir. Bir çok yerde yanlış olarak
Keops Piramidi olarak gösteriliyor. 

Yüzlerce yıl sonra bile ayakta kalan piramitler sayesinde Eski Mısır unutulmadı. Avrupalı araştırmacıları, Mısır'ın keşfine yönelten en gizemli yapılar bunlardı.

Kefren Piramidi
Onu tepesindeki şapkadan tanıyabiliriz ve meşhur Sfenks, bu piramidin önündedir
Kaynak: Panorama A World History Volume 1: to 1500

8 Aralık 2019 Pazar

Domuz Sevenler ve Domuzdan Tiksinenler

Marvin Harris

[Harris, ilgili kişilerin çok yakından tanıdığı bir antropolog. Bu yazısında Ortadoğu kökenli domuz yeme/besleme tabusunun nedenlerini açıklıyor. Oldukça ikna edici bir tez olduğunu söyleyebilirim. Bu yazının içinde yer aldığı kitap ise antropoloji ile ilgilenen herkesin okuduğu, klasik bir kitap. İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar: Kültürün Bilmeceleri
Yazının sonunda benim de bu konuda yazdığım bir not var. Doğrusu bunu bu açıklıkla başka bir yerde okumadım, kendi düşüncem oluğunu sanıyorum.]


https://library.ucsd.edu/dc/object/bb07864341
Yazıda sözü geçen araştırmanın fotoğraf koleksiyonundan

Roy Rappaport'un Fotoğrafları


Açıkça usdışı olan besin alışkanlıklarının örneklerini herkes bilir. Çinliler köpek etini severler ama inek sütünden hiç hoşlanmazlar; biz inek sütünü severiz ama köpekleri yemeyiz; Brezilya'daki bazı kabileler karıncaları lezzetli bulurlar ama geyik etinden hoşlanmazlar. Ve dünyanın her yerinde bu böyle sürüp gider.

Domuz bilmecesi kanımca inek anadan sonra izlenecek uygun bir konudur. Bu bilmece aynı hayvanı bazı insanlar severlerken, bazılarının ondan neden nefret ettiklerinin açıklanması için çağrıda bulunur.

Bilmecenin yarısını yani domuzdan tiksinenler bölümünü Yahudiler, Müslümanlar ve Hıristiyanlar iyi bilirler. Eski İbraniler'in tanrısı domuzu, tadılır ya da dokunulursa kirleten pis bir hayvan olarak lanetlemek üzere anlattığı konudan ayrıldı (bir kez Tekvin Kitabında* ve yine Levililer'de* anılır). Aşağı yukarı 1500 yıl sonra, Allah Kendi peygamberi Muhammed'e İslam'ın yandaşları için domuzun aynı durumda kalacağını söyledi. Milyonlarca Yahudi ve yüz milyonlarca Müslüman domuzu iğrenç bir nesne olarak görür, oysa domuz başka herhangi bir hayvandan daha verimli biçimde tahıl tanelerini ve kök yumruları üstün kaliteli yağ ve proteinlere dönüştürür.

Fanatik domuzseverlerin gelenekleri daha az bilinir. Dünyanın domuzsevenler merkezi Yeni Gine'de ve Güney Pasifik Melanezya* adalarında bulunur. Bu bölgenin, köyde yaşayan bahçıvan kabilelerine göre, domuzlar, evlenme ve cenaze törenleri gibi önemli bütün olaylarda, atalara kurban edilerek yenmesi gereken kutsal hayvanlardır. Bir çok kabilelerde, savaş açmak ve barış yapmak için domuz kurban edilmelidir. Kabile üyelerinin inancına göre onların ölmüş ataları şiddetle domuz eti isterler. Gerek yaşayanların gerekse ölmüşlerin domuz etine duydukları açlık öyle dayanılmaz bir yoğunluktadır ki zaman zaman çok büyük şölenler düzenlenir ve bir kabilenin hemen hemen bütün domuzları derhal yenir. Üst üste günler boyunca, köylüler ve konukları tıka basa büyük miktarlarda domuz eti yerler, midelerinde daha fazla yer açmak için de hazmedemediklerini çıkarırlar. Her şey sona erince, domuz sürüsünün boyutu öylesine küçülür ki sürüyü yeniden oluşturmak için yıllarca canla başla çalışmak gerekir. Bu gerçekleştirilince de bir başka oburluk cümbüşü için hemen hazırlıklar yapılır. Ve görünen kötü yönetimin yinelenen tuhaf olaylar dizisi böylece sürüp gider.

Antropoloji Nedir?

Suavi AYDIN
Yılmaz Selim ERDAL

Antropoloji en kısa tanımıyla insan çeşitliliğinin bilimidir. İnsanı kültürel, toplumsal ve biyolojik çeşitliliği içinde anlamaya; insanların başlangıcından beri çeşitli koşullara nasıl uyarlandığını, bu uyarlanma biçimlerinin nasıl gelişip değiştiğini, çeşitli küresel olayların bu uyarlanmaları nasıl dönüştürdüğünü görmeye ve göstermeye çalışır. 

1422 yılında Floransalı bir haritacı olan Cristoforo Buondelmonte 
tarafından  yapılan İstanbul Haritası
 İstanbul'un ilk haritası olduğu belirtiliyor

Bu nedenle yerküreyi bir bütün olarak ele alır ve insanlığı bütünlüğü içinde görmeye çalışır. Bu yönüyle antropoloji hem bütüncül hem de farklılıkları vurgulayıcı bir doğaya sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, antropoloji için insan hem yerküreyi düzenleyen, tasarlayan hem de yerkürenin koşulları tarafından düzenlenen, biçimlendirilen bir varlıktır. Yerkürenin koşulları onu hem kültürel, toplumsal ve biyolojik bakımdan çeşitlendirmiş; hem de yerküre kültürel, toplumsal ve biyolojik olarak çeşitlenmiş, insanın müdahaleleriyle bu uzun süreçte dönüşmüştür. Belki de bu dönüşümün en yakın ve yakıcı sonucu bugünkü küresel ısınma sorunu olmuştur. Bu geniş ele alış biçimi antropolojiyi farklı bir yaklaşıma sahip kılmıştır. Bu yaklaşım yine insana eğilen diğer bilimlerle antropoloji arasındaki farkı da açıklar.

6 Aralık 2019 Cuma

Tümülüs Nedir, Kurgan Nedir?


Kendilerine defineci diyen soyguncuların güya yaptıkları kazı sonucu mahvedilmiş bir tümülüs
Kırklareli’ne bağlı Yündolan Köyü civarındaki C tümülüsü.
Tümülüs, bir mezar tepesidir. Soylu bir kişi için yapılan taş mezarın yerinin belli olması için üzerine  toprak yığılarak külah biçimli bir tepe oluşturulur. Genellikle toprağın akmaması için killi topraktan yararlanılır. Dolayısıyla höyüklerden farklı, bir yerleşim dolgusu değil, altında bir ya da birden fazla mezar olan bir anıt yapıdır. Tümülüs geleneği Anadolu'ya Avrasya steplerinden Trakya üzerinden geldiği için, en yaygın olarak Trakya'da görülür. Ancak Batı ve Orta Anadolu' da ve daha ender olarak
Doğu Anadolu'da da tümülüslere rastlanır.
Tümülüs geleneğinden bin yıl kadar daha eski olan mezar tepeleri, genellikle "kurgan" ya da farklı dolguları nedeniyle ''taşlıtepe" olarak adlandırılırlar. Bunların içinde tümülüsteki gibi taştan yapılma bir mezar odası değil, genellikle toprağa açılmış ahşap mezar odaları bulunur. Tümülüslerin yüksekliği ve büyüklüğü de, onu bırakan kültürün gücü ile bağlantılıdır. 50 m'yi bulan yükseklikte tümülüsler olduğu gibi, birkaç metre yüksekliğinde alçak tümülüslere de rastlanır.

Anadolu'nun en görkemli tümülüsleri arasında, Yassıhöyük Gordion'daki Kral Midas Mezarı olarak adlandırılan tümülüs gelmektedir. Tümülüsler bazen tekil, bazen de onlarca tümülüsün bir arada bulunduğu "tümülüs mezarlığı" şeklinde olabilirler. Bunların en bilinen örneği Sardes çevresindeki Bintepeler'dir.

Metin: Mehmet Özdoğan, 50 Soruda Arkeoloji, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2011, s. 48-50

Höyük Nedir?

Mehmet Özdoğan

Herhangi bir yerde kurulmuş olan yerleşim yerinin yıkıntısının bıraktığı yükselti. Yukarıda tanımladımız arkeolojik dolguyu basit bir göçebe çadır yeri için değil, bir topluluğun yerleşim yeri için tanımlarsak, bu dolgunun içindeki kalıntı ve bulgular daha fazla çeşitlenecek ve dolayısıyla dolgu kalınlaşacaktır. En basit kerpiç bir ev bile, sahipleri terk ettikten sonra şu ya da bu neden­le yıkılsa, içindeki işe yarayan yapı malzemeleri başkaları tarafından alınsa bile, mutlaka temelleri, duvarın en alt sırası, tabanı, taban üzerindeki ocak, seki, depo gibi yapı öğeleri ve o dönemde kullanılmış olan her türlü malzeme kırık da olsa, o dolgunun içinde bulunacaktır.

Yerleşmeler her zaman yaşamak için en uygun yer se­çilerek kurulur; en uygun yer de çoğu kez su kaynağı ile bağlantılıdır. Bu nedenle evler yansa, yıkılsa da, yerleşme aynı coğrafi noktada devam eder. Yerleşmeler terk edilse ve farklı bir insan topluluğu o bölgeye herhangi bir nedenle gelse de, gene yeğleyeceği yer çoğunlukla aynı noktadır. Yeni bir ev kurulurken daha önceki yıkıntının molozu düzletilir. Ancak çok ender durumlar dışında, bu yıkıntı tümüyle kazılarak atılmaz. Düzletilen eski molozun üze­rine yeni bir ev kurulur. Dolayısıyla yukarıda tanımladı­ğımız arkeolojik dolgu, kendinden sonra kurulan evin altında, yeni yapılandan farklı niteliğiyle korunagelir. Yerleşim yeri, bu arkeolojik dolguların artmasıyla giderek yükselmeye başlar. Böylelikle yerleşme yeri çevreye göre daha korunaklı hale gelir ve bu alan yeni yerleşimciler için su kaynağının ötesinde tercih sebebi olur. Hep aynı yerde yerleşilmesi sonucunda, zaman içinde bir höyük oluşma­ya başlar. Höyükte her bir yerleşimi temsil eden dolguya "tabaka" adı verilmektedir. Ardı ardına dizili tabakalar, çoğu kez belirli bir kültür dönemini temsil eder. Süreç içinde daha sonra farklı bir kültüre ait tabakalar oluşmuşsa, altta bir çok tabakadan meydana gelen ve kültür birliği olan arkeolojik birime "kültür evresi" adı verilir.
Aşağı Pınar kazısı, MÖ 5200 yılları, 4. kültür katı.
https://arkeofili.com/neolitik-donem-uzerine-prof-dr-mehmet-ozdogan-roportaji/
Ahşap mimarinin yanarak korunmuş durumu. Duvar içinde görülen yuvarlak izler, yanarak ortadan kalkmış olan ahşap direklerin izleridir. Orası şiddetli bir yangın geçirdiği için, yanmış olan tabandan çok sayıda in situ [yerinde]  buluntu ve tahıl örneği çıkmıştır.

24 Kasım 2019 Pazar

Arkeoloji Nedir?



Sir Mortimer Wheeler, İngiltere'de Maiden Kalesi'nde
ızgara yöntemi kullanarak kazı yapıyor. 1934-1937
Kaynak: Brian Fagan, 
Archaeologists: Explorers of the Human Past 

Arkeoloji, geçmiş dönemlerde yaşamış insan topluluklarının kültürel ve toplumsal düzenlerini, günümüze kadar gelebilen maddi kalıntılara dayanarak araştıran, belgeleyen ve gelişim sürecini inceleyerek yorumlamaya çalışan bir bilim dalıdır.

Geçmişi algılamaya yönelik iki farklı bakış açısı vardır. Bunlardan biri durağan ve zaman derinliği olmayan bakış açışıdır. Buna göre insan ve içinde yaşadığı dünya, çok da eski olmayan bir dönemde yaratılmış ve yaratıldıktan sonra evrim geçirmemiş, değişiklikler yalnızca ayrıntı düzeyinde kalmıştır. Bu, söylencelere dayalı, kanıtlanması gerekli olmayan, " inanılan" geçmiştir.
Bundan tümüyle farklı olan ikinci bakış açısı ise, geçmişi anlamak için soru sorar ve sorduğu soruları yanıtlayacak somut kanıtlara gerek duyar. Elde ettiği sonuçlara göre geçmişi tanımlamaya ve yorumlama çalışır. Bu bakış açısında, geçmişin zaman derinliği ve geçmişten günümüze kadar sürekli bir değişim vardır.

Çağdaş bilimin temeli, sorgulama ve sorulara somut kanıtlar aranmasına dayanır; bu aynı zamanda çağdaş düşünce sisteminin de temel ilkesidir. Bugün "Batı düşünce sistemi" olarak adlandırdığımız çağdaş düşünce sisteminin temelinde "evrim" kavramı vardır. Burada evrim sözcüğünün yüklendiği iki anlam vardır: Geçmiş zamansal olarak yassı değil, derindir; durağan değil devingendir;  zamanın derinliği de, değişim de somut verilerle kanıtlanabilir.

19 Kasım 2019 Salı

Alman Halkının Çoğu Kamplarda Neler Olup Bittiğini Biliyordu




Savaştan sonra kurtarılan kamplardaki durumu gören Amerikan askerleri; Naziler tarafından kamplarda işkence edilen ve öldürülen tutsakların cesetlerini Alman halkına göstererek onları gerçeklere bakmaya, gerçekle yüzleşmeye zorladılar.

Onlar her ne kadar dehşet içinde kalmış görünse de, hiç bir şeyden haberleri olmadığını beyan etse de eldeki kayıtlar, anılar, sözlü tarih çalışmaları bunun tam tersini söylüyor: Haberleri vardı. Umursamadıkları gibi onayladılar da.


Görselin Kaynağı: David F. Crew, Hitler and the Nazis A History in Documents, Oxford University Press, 2005


Şu vieolara bkz. 

**https://www.youtube.com/watch?v=iQsiGaOmn_I
German civilians visit the Buchenwald concentration camp in Weimar, Germany.
Bu video, görseldeki konuyla doğrudan ilgilidir. Kampı ziyaret etmeye zorlanan Alman vatandaşlarını göstermektedir. 

https://www.youtube.com/watch?v=BHIDHniKVjQ&has_verified=1
İngiliz askerlerinin 1945 yılında Belsen kampına girişi ve tanık oldukları durumlar

https://www.youtube.com/watch?v=czbUP6cl2NE
Liberation of Flossenburg Concentration Camp

https://www.youtube.com/watch?v=3BI1WTC67ZI
British Members of Parliament visit German concentration camps and witness atroci..

14 Kasım 2019 Perşembe

1556 ve 1509 İstanbul Depremleri


The 1556 Istanbul (Constantinople) Depremi. Elle renklendirilmiş, gravür baskı.
Özel koleksiyon, Prag.
10 Mayıs 1556'da gerçekleşen depremi temsilen gösteren yukarıdaki resim; depremin çağdaşı olan, geniş kapsamlı bir Alman raporuna dayandırılarak Hermann Gall tarafından gravür olarak hazırlanmış, Nürnberg'de basılmış  ve dağıtılmıştır.

Resimde ağır hasar alan Ayasofya Camii'nin yanı sıra; tahribata uğrayan binalar, saraylar, kiliseler, surlar, kapılar, panik içinde deniz yoluyla şehirden kaçmaya çalışan insanlar da gösterilmiştir.

Felaketten önce bir kuyruklu yıldız (5 Mart'tan itibaren) art arda 12 gün boyunca gökyüzünde görülmüştür ki bu da resimde gösterilmiş. Bilindiği gibi Orta Çağ'da kuyruklu yıldızların büyük uğursuz olayların bir işareti olduğu düşünülürdü. Bu olay da bu inancı adeta doğrulamış görünmektedir.

1556 depremi  İstanbul için ciddi sonuçlar doğuran ilk deprem değildi. Yaklaşık 50 yıl önce, yani 10 Ekim 1509 tarihinde çok şiddetli bir deprem olmuştu. 1509 depremi, 1556 depreminden çok daha yıkıcı bir depremdi. Bu depremde 109 cami, 1000 kadar ev harap olmuş, 13.000 kişi ölmüş, büyük kayıplar yaşanmıştır. Depremden sonra tsunami görülmüş, depremin etkileri Yunanistan, Romanya ve Nil Deltası'nda dahi hissedilmiştir.

Kaynak: The Illustrated History of Natural Disasters, Jan Kozák-Vladimír Cermák, Springer, 2010

12 Kasım 2019 Salı

Okurken Uyanık Kalmak

Ursula K. le Guin
Şu kaynağa bkz. 
Kitaplar, aman dikkat! Yine dodo[1] oldunuz! Ya da en azından hindi…[2] 1003 yetişkin arasında yürütülmüş ve azami %3’lük artı/eksi hata payı iddiasındaki (ciddi ve katı istatistiğin amacı, hangi 1003 yetişkin ve hata payınızın hata payı ne kadar türü soruları susturmak elbette) bir AP-Ipsos araştırmasına dayanan Associated Press, Amerikalıların %27’sinin yılda bir kitap dahi okumadıklarını duyurdu. Kalanların üçte ikisiyse İncil ve diğer dinsel kitapları okuduklarını belirtirken ancak yarısı edebiyattan sayılabilecek herhangi bir eser okuduğunu söylemişti.


Makale, bu feci haberleri iyice körüklemek adına 2004 tarihli ve katılanlarının %43’ünün bütün bir yılı kitapsız geçirdiklerini belirttikleri NEA araştırmasına da atıfta bulunmuş. NEA okuma oranlarındaki düşüşün kabahatini televizyon, sinema ve internette bulmuştu. Anlaşılır bir durum. Ortalama Yetişkin Amerikalının günde on altı ila yirmi sekiz saatini (benim hata payım biraz büyük kaçabilir) TV karşısında geçirdiğini ve kalan vaktini eBay’den bir şeyler ısmarlayıp blog yazmaya harcadığını hepimizi biliyoruz.

Bunca az okumamız haber değeri taşır hatta şok eder görünüyor ama makalenin tonlaması neredeyse kutlayıcı. Makalede Dallas’taki bir telekomünikasyon şirketinin proje yöneticisinin sözlerine yer verilmiş. “Okumaya başlayınca uykum geliyor,” diyor adam, “kuşkusuz milyonlarca Amerikalı bu alışkanlığa aşinadır.” Basılı malzemeyle yüz yüze gelindiğinde bilinçli kalmayı becerememekten hoşnutluk fikri makaleye yanlışlıkla sızmış sanki. Ama bana kalırsa okumanın kaybolmaya yüz tuttuğu görüşüne yönelik varsayım da —ister kasvetli, ister hafiften kutlamacı söylensin— yanlış.

İşin doğrusu, tarihte zaten hiçbir zaman çok fazla sayıda insan kitap okumamıştır. E, ne demeye şimdi okuduklarını veya okumak zorunda olduklarını düşünelim?

8 Kasım 2019 Cuma

MÖ 5000 Yılından Kalma Figürin: Cernavoda Düşünürü



Cernavoda Düşünürü
Romanya Ulusal Sanat Müzesi, Bükreş
Bu küçük *terra-cotta yani pişirilmiş kilden yapılmış olan bu figür Romanya'nın Cernavoda bölgesinde bulunmuş. Yapıldığı yılın MÖ 5000 olduğu düşünülüyor.

Küçük heykele konu olan kişi alçak bir taburede oturuyor, iki elini de başına dayamış, muhtemelen düşünüyor. Bu yüzden arkeologlar ona düşünür adını vermişler. Bu kişinin kadın veya erkek olup olmadığı çok net değil ama beden yapısı onun bir kadın olabileceğini gösteriyor.

Bu çok önemli bir buluş bizim için. Bu kişi başkaca bir şey yapmayıp sadece düşünüyor. Elbette düşünüyor olduğunu düşünmemiz yanlış değilse... MÖ 5000 yılında yapılmış bu heykel bir insanın kendi içine dönerek gözlem yaptığı en eski, ilk örnek.

Bu **figürin bir mezarın yanında bulunmuş. Bu durumda bu kişinin kederli düşüncelere daldığını da öngörebiliriz  ki bu olabilecek en uygun çıkarım olur.

Görsel Kaynak: A History of World Societies, Merry Wiesner-Hanks vd., Bedford/St. Martin’s, 2018, s. 84

*Terakota veya terrakotta; pişmiş; kil bazlı, kahverengimsi kızıl renkli, mat seramik toprağı. Bununla birlikte bazı su geçirgen ve parlak seramiklere de terrakotta denir. Saksı ve çömleklerden, su ve kanalizasyon borularına; yüzey süslemelerinden, inşaat malzemelerine kadar çok çeşitli bir kullanım alanı vardır. 
**Figürin: Genellikle canlı varlıkları betimleyen, kolayca taşınabilir nitelikte üç boyutlu küçük sanat yapıtı. Heykelcik. Taş, ahşap, metal, pişmiş toprak vs. gibi her tür malzemeden yapılabilir.

25 Ekim 2019 Cuma

Eskatalogya Mitosları

Samuel Henry Hooke

Last Judgement, detail from the West Portal, Amiens Cathedral, 13th century. © Bridgeman Art Library

Son Yargı
Amiens Katedrali batı portalinde yer alan bu rölyefte tanrının müdahalesiyle
meydana gelen dünyanın sonu betimlenmiş.
Rölyefte tanrıya yardımcı olan melekler ve yargılanmak üzere sıraya girmiş yalvaran
insanlar  da gösterilmiş. 

Eskatalogya[7] mitosları, Zoroasterciliğin eskatalogyasına[8] birşeyler borçlu olabilirlerse de, bu tür, özellikle Yahudi ve Hıristiyan düşünüşünün karakteristik bir öğesini oluşturur. Peygamberlerin yazılarında ve her şeyden çok vahiy yazınında[9] bu dünya düzeninin bir genel yıkım (katastrofi) ile sona ereceği düşüncesi önemli bir yere sahiptir. Peygamberler, "kurtuluşun tarihi"nin, tanrının dünyanın gidişine su götürmez bir biçimde karışmasıyla tamamlanacağına inanmışlardı. "Son günlerde [ahir zamanda] şunlar şunlar olacak" deyişi peygamberlik (kehanet) sözlüğünün[10] tipik bir sözüdür. Peygamberler sonul durumu betimlemeye kalktıklarında, mitos diline geri dönmek zorunda kalırlar.