Devlet-Millet-Milliyetçilik-Kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devlet-Millet-Milliyetçilik-Kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2021 Perşembe

Avrupa'da Eski Roma'dan İtibaren İsim ve Soyadı Verme Geleneği

 


Klan ve aile, Roma'nın kişi adları sisteminin temelini oluşturur. Patrici  sınıfı üyesi bütün erkeklerin üç adı vardır. Praenomen veya birinci ad genellikle on iki adlık kısa bir listeden seçilir ve genellikle kısaltılmış olarak yazılır:

1.       C (G) = Gaius

2.       Gn = Gnacus

3.       D = Decimus

4.       Fl = Flavius

5.       L = Lucius

6.       M = Marcıus

7.       N = Numerius

8.       P = Publius

9.       (Q) = Ouintus

10.        R = Rufus.

11.        S = Sextus.

12.        T = Titus

Nomen kişinin klanını, cognomen ise ailesini yösterir. Dolayısıyla "C. Julius Caesar” Juliler klanından (gens), Caesar ailesinden (domus) Gaius demektir.

Aynı soylu klan üyesi bütün erkekler, aynı nomen (klan adı) paylaşırlarken, onların baba tarafından bütün erkek akrabaları da, hem aynı nomen’i hem de aynı cognomen’i (aile adı) paylaşırlar. Dolayısıyla herhangi bir anda, ortalarda dolaşan ve her biri ancak kendi praenomen’i ile ayırt edilebilen birçok Julius Caesar vardır. Ünlü generalin babası L. Julius Caesar'dır. Aynı ailenin birçok üyesinin üç adı da aynı ise ek sıfat  veya lakaplarla ayırt edilirler:

P. Cornelius Scipio Tribun. MÖ396-395

P. Cornelius Scipio Barbatus (Sakal) diktatör 306

P. Cornelius Scipio Asina (Dişi Eşek) konsül 221

P. Cornelius Scipio konsül 218  Africanus’un babası

P. Cornelius Scipio Africanus Major (Yaşlı Afrikalı 230-184) General konsül 205. 194 Hanninal’e karşı zafer kazandı

P. Cornelius Scipio Asiaticus (Asyalı) Africanus'un erkek kardeşi

P. Cornelius Scipio Africanus Minör (Genç Afrikalı) Africanus Major'un oğlu

P. Cornelius Scipio Aemilianus Africanus Minör Numantinus (Numanth MÖ 184- 129). Africanus Minör'ün kabul edilmiş oğlu. Kartaca’yı yıkmıştır.

P. Cornelius Scipio Nasica (Burun), konsül 101

P. Cornelius Scipio Corculum (Küçük Kalp), Pontifex Maksimus 150

Marius veya M. Antonius gibi pleblerin nomeni yani klan adı yoktur.

26 Mart 2019 Salı

1649 İngiliz Devrimi


Ann Hughes

Kralın Ölümü
I. Charles'ın İdamı
Giriş
Tatsız bir kış gününde, 30 Ocak 1649 Salı günü, sıradışı ve eşi görülmemiş bir dram içinde, İngiltere, İskoçya ve İrlanda'nın kutsanmış kralı I. Charles, Whitehall'da idam edildi. Kralın ölümü gizli, gözlerden uzak bir idam değildi. 'Bir köşede infaz edilmemişti', fakat daha sonra bir radikalin direttiği gibi, 'O, Tanrı'nın yasalarını açıkça çiğnediği için, gizlice zehirlenerek ya da gözden uzak başka biçimlerde değil, dünyanın gözü önünde yargılanmalı, mahkûm edilmeli ve asılmalıydı'. Charles, halkına ve İngiltere yasalarına karşı işlediği suçlardan yargılandı. 'Ülke yasaları tarafından sınırlandırılmış ve bu yasalara uygun biçimde (... ) halkının iyiliği ve yararı için kendisine yönetim gücü verilen' kral, 'kendi iradesine göre yönetimde bulunmak amacıyla sınırsız ve despotça bir güç' tesis etmek için 'haince bir tasarı' hazırlamakla suçlandı. Charles, parlamentoların sık sık tekrarlanan adaletsiz yönetimine deva olan, krallığın temel anayasasına saldırmış ve halkını 'doğal olmayan, zalimane ve kanlı savaşlara' sokmuştu. Kral'ın İskoçyalı ve İrlandalı tebaasına danışılmamış, Edinburgh'da bulunan oğlu, II. Charles sıfatıyla taç giymişti; ne var ki, idamdan önce İngiltere'de bir askeri darbe olmuştu. Parlamentonun Londralı radikallerle ilişki içinde olan siyasallaşmış ordusu, kenti ele geçirmiş, 1648 Aralık ayında Charles ile tatmin edici olmayan bir barış antlaşması yapmaya hazırlanan parlamento üyelerinin (çoğunluğunun) meclisini tasfiye etmişti. Tasfiye edilmiş olan Avam Kamarası'nın bildirisi şöyle haykırdı:

6 Ocak 2019 Pazar

Köylü Ayaklanmaları ve Oryantalizmin Yoklar Listesi


Halil Berktay

Osmanlı'da askeri sınıfın üyeleri
A. Yeniçeri B. Sipahi
Schweigger Salomon - 1608

Bugün Batı tarihçiliği, uzun vadeli sosyo-ekonomik (Ömer Lütfi Barkan'ın yaptığı gibi, "içtimai ve iktisadi'' adı altında düpedüz formalist ve dar hukuki değil, ger­çekten sosyo-ekonomik) ve kültürel yapı değişimlerini esas alan: bu süreçlerin bağrından fışkırdığı geniş kitlelerin anonim, kendiliğinden varoluş biçimlerinin içine girip, o günlük yaşantının her alt faaliyetini olanca renkliliği içinde yeniden canlandıran; böylece aslında isim­siz halkı insanlaştırmayı, özneleştirmeyi başaran, aşağı­dan yukarı bir yaklaşımla, son derece çeşitli ampirik araştırmalar üretiyor. Türk tarihçiliği ise zihinsel zincir­lere vurulmuş durumda. Benzeri ampirik[1] çalışmalar, an­cak bir dizi duyarlılığın araştırmacılara yön verme­siyle ilerleyebilir. Bunun için önce, devletçi-milliyetçi tarihçiliğin Augeas ahırlarında[2] kapsamlı bir teorik temiz­lik gerekiyor.

''Batı'da köylü ayaklanmaları var, bizde yok" -nereden biliyorsunuz? Önü arkası fazla 
kurcalanmaksızın ulu orta tekrarlanıp duran bu önerme, herhangi bir ciddi çalışmaya dayanmadan
 önce, ideolojik bir sistemin ya­pıtaşlarından birini meydana getiriyor: "Batı'da feodalizm var, bizde yok (çünkü bireysel lordluk yok, tımarlar köylü üzerinde yargı hakkıyla elele gitmiyor ve babadan oğula geçmiyor); Batı'da sömürü var, bizde yok (çünkü serfler karşısında senyörlerin sınırsız keyfiliğine (?) kar­şılık, Osmanlı reayasının vergilendirilmesi devlet eliyle, kanunlarla düzenleniyor);

4 Ocak 2019 Cuma

Selçukludan Osmanlıya Halk Ayaklanmaları


Babailer Ayaklanması (1240)
Amasya,  Kırşehir, Sivas, Adıyaman ve Malatya dolaylarında Baba ishak tarafından  başlatılan,  kısa
sürede Türkmenler arasında yayılan eşitlik­çi  temelde  dayalı  dinsel  kökenli bir ayaklanmadır. Başka Selçuklu  kuvvetlerine karşı önemli  başarılar elde etmiş  olan  hareket,   Selçukluların Frank askerlerini savaşa alanına sokmaları sonucunda yenilmiş ve binlerce Türkmen  kılıçtan geçirilip, Baba İlyas ile  Baba  İshak   gibi   önderler idam  edilmiştir

Şeyh Bedreddin Ayaklanması (1413)
Gerçekte Şeyh  Bedreddin'in içinde yer almadığı ama müridlerinden Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal'in Ay­dın ve Manisa yörelerinde başlattığı ayaklanma,  hareketin düşünce  planındaki  önderinin Bedreddin  olması nedeniyle   bu   isimle  anılmaktadır. Dinsel niteliğe sahip  ancak eşitlikçi, mülkiyet karşıtı  ve  insan  sevgisine dayalı pir felsefesi  olan  ayaklanma Mehmet  Çelebi'ye   bağlı  Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırılmış, önce  Börklüce Mustafa,  ardından Torlak Kemal ve sonunda da Şeyh Bed­reddin  asılmışlardır.

7 Aralık 2018 Cuma

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Bulgarca Çevirinin Önsözü
Dr. Bojkof



1909 ve 1910 yıllarında iki kez Finlandiya’yı ziyaret etme fırsatı buldum. Diğer ülkelerden çok farklı bir görünüme sahip olan Finlandiya’nın konumu çok dikkat çekicidir. İnsanlarının düşünceleri, ruhsal yapıları, dünya görüşleri bizimkinden çok farklıdır. Bu insanları inceleyecek olan biri, onların sanki dünyamıza değil de başka bir gezegene ait olduklarını zanneder. Finliler, insana İncil’de sözü edilen Beyaz Zambaklar’ı hatırlatıyor.

Beyaz Zambaklar Ülkesine dair anılarımı ve izlenimlerimi 1914 yılında Souremenna Misal (Çağdaş Düşünce) dergisinde yayınlamış ve o konuda şunları yazmıştım:
“... Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Finlandiya’da olduğu gibi büyük bir kültürel ilerleme yaşanmamıştır. Finlandiya’nın Avrupa’nın en genç ülkelerinden biri olması da ayrıca kayda değerdir. Fin halkı, bir zamanlar Ural boylarından kalkmış, Volga sahillerinden geçmiş, bir süre Bulgarlara komşu olarak yaşamışlardır.

Barışçı bir yapıya sahip olan Finler, kimsenin kendilerine saldırmayacağı, kendilerinin de kimseyi tedirgin etmeyecekleri sakin bir yurt aramışlar ve bugünkü yaşadıkları yeri kendilerine yurt edinmişlerdir. O zamanlar uzak sayılan bu bölgede hiçbir ulus bulunmuyordu. Bugünkü Fin toprakları yüzlerce yıl Rusya ile İsveç arasında doğal bir kale hizmeti görmüştür. Bölgede geniş bataklıklar ve girilmesi zor ormanlar olduğundan ne Ruslar, ne de İsveçliler bu topraklardan ordularını ve ihtiyaç maddelerini geçirememişlerdir.

10 Mart 2018 Cumartesi

Mezopotamya'da Devletli Uygarlıkların Ortaya Çıkış Koşulları

Sibel Özbudun
Ubeyd Kültüründen örnek figürinler
Mezopotamya'nın uygarlık-öncesi ikibin yılında tarih sahnesine çıkan ve gelişen özellikleri şöylece sıralamak olanaklıdır (Bu sıralama bir neden-sonuç ilişkisi ya da önem sırasını gözetmemekte olup, anlatımdan kaynaklanan bir zorunluluktur) :

i) Sulamaya dayalı tarım: Kanallar açarak sulama yolunda ilk girişimler Çatalhöyük ve 6. bin Samarra yerleşimlerinde görülmekle birlikte, yaygın kullanımını Ubaid döneminde bulmuştur. Sulamalı tarım,
aksi durumda çorak olan Güney Mezopotamya'da tarımı olanaklı kılmış ve üretkenliği büyük ölçüde arttırarak, üretime katılmayan bir toplumsal kesimi besleyebilecek bir artının oluşmasında etken olmuştur.

20 Şubat 2018 Salı

Faşist İtalya'da Korporasyon Sistemi

Murat Sarıca & Rona Aybay
http://occupyforaccountability.org/?q=node/772
Korporatizm: Günümüzden bir yorum...

Faşizm, devletin dışında her hangi bir grup kabul etmediği için bağımsız sendikalara da yer vermiyordu. Faşizmin ekonomik görüşünü incelerken de açıklamaya çalıştığımız gibi, faşizm devleti her türlü ekonomik çıkarları uzlaştırıcı bir kurum olarak görmekte ve ekonomik düzende «ulusal bir uyuşum » kurmaya çalışmaktadır. Faşizmin bu uyuşumu kurmak bütün ögelerini devletin sıkı denetimi altında bulunan bir örgütte birleştirmek faşizmin amacı olmuştur.

3 Aralık 2017 Pazar

Şeyh Sait Ayaklanması

Baskın Oran




Fotoğraf, Şeyh Sait yakalandıktan sonra çekilmiş.
https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/f4/Sheikh_Said_Efendi_captured.jpg


Cumhuriyetin kuruluşundan 1938 yılına kadar çıkan çok sayıda Kürt ayaklanmalarının ilki ve ondört vilayete yayılması açısından en geniş kapsamlısı olan Şeyh Sait olayı Şubat 1925'te patlak verdi ve Nisan’a kadar sürdü. Ayaklanma, bir rastlantı sonucu yeterince hazırlık yapamadan başlamak zorunda kaldığı halde Diyarbakır'ı bile kuşattı ve ancak Cumhuriyet hükümetinin büyük masraflar yapması ve sonunda asilerin arkasını 1921 Türk-Fransız anlaşmasının 10. Maddesi hükmü sayesinde Fransız demiryolundan asker nakli yaparak çevirmesi sonucu bastırılabildi. Ayaklanmanın yansımaları 1930 Ağrı ayaklanması başta olmak üzere, 1937 yılına kadar sürmüştür.

27 Kasım 2017 Pazartesi

Milliyetçiliğin İyisi Var mı?

Ayşe Kadıoğlu
05/06/2005

Milliyetçilik ideolojisinin temelinde, insanların bir grup olarak kendilerini diğer gruplardan bir takım özellikleri öne çıkararak ayırmaları var. Bu özelliklerin ne olduğuna göre de milliyetçiliğin "kötü" ya da "iyi" olarak nitelendirilmesi söz konusu oluyor. Eğer bir grup kendisini diğer gruplardan ırk, etnisite gibi "doğumla gelen" ve "değiştirilemez" özellikler ile ayırıyor ise buna "kötü" milliyetçilik deniliyor. Çünkü ne yaparsanız yapın o gruba üye olamıyorsunuz, kapılar kapalı oluyor. Ancak insanların biraz çaba göstererek söz konusu gruba üye olmalarına izin veren, nisbeten daha "açık" üyelik koşulları olan grupların milliyetçilikleri ise "iyi" kabul ediliyor. Milliyetçilik literatüründe "kötü" milliyetçiliğe örnek olarak kapalı, tecrit edici, organik ve ırk temelli Alman milliyetçiliği, "iyi" milliyetçiliğe örnek olarak da Fransız milliyetçiliği verilir.

Aralık kapılar, kapalı kapılar

Kısacası, üyelik kapılarını kapayan milliyetçilikler "kötü", kapıları nisbeten açık bırakan gruplar ise zararsız ve iyi olarak biliniyor. Örneğin, iyi Fransız milliyetçileri Fransızcayı iyi konuşmayı öğrenen ve Fransız kültürüne aşina olan Cezayirlilere "Fransız" olmanın kapılarını açarken, kötü Alman milliyetçilerinin Arapların zaten Almanca konuşmaya ya da Alman kültürünü içselleştirmeye bile layık olmadıkları düşüncesi ile hareket ettikleri varsayılır. Kısacası birincisinde kapı aralıktır ve adaylar istenileni yapınca içeri girebilirler; ikincisinde ise kapı kapalıdır. Aralık kapı durumu, "iyi" addedilen durumdur. Oysa bugün, içinde bulunduğumuz dönemde "kapı" denen olgunun bizatihi kendisi eleştiriliyor, onun aralık bırakılması yeterince demokratik bulunmuyor. Kapısızlık ve buna bağlı olarak kapıcısızlık söz konusu ediliyor. 

20 Ekim 2017 Cuma

Meşrutiyet'in İlanı Sırasında Bir Subay Kürtlere Sesleniyor

Jandarma Yüzbaşısı Mahzar Efendi 
Peyman, Diyarbakır
1908



Kürtler, İT [İttihat Terakki] döneminde Meşrutiyet adıyla bir de Kürt mektebi açarlar. Burada, Osmanlıcılık egemen ve etkendi.

Dönemin etkin Kürtlerinden olan Bediüzzaman Said-i Kürdi, Meşrutiyet ilan edildiğinde, Sadaret (Başbakanlık) yoluyla Kürt aşiretlerine çektiği telgraflarda, onların "Meşrutiyet"e sahip çıkmalarını istiyordu ve en çok "biz" (Kürtler) mutlakıyetten zarar görüyoruz diyordu. Kürt hamallara da benzeri çağrılarda bulundu. Bir yıl geçmeden Said-i Kürdi karşıt konum aldı. Bu, dinsel duygulardan ötürü olmalı.

I. Dünya Savaşı içinde Talat Paşa, Seyyid Abdülkadir'in Rusya'ya karşı, Kürdistan'a gidip ayaklanma başlatmasını istedi. Seyyid Abdülkadir'in gizlice Rusya ile anlaşarak hareket ettiğini Rus tarihçi Lasaref söylüyor.

Diyarbakır'daki İT'cilerin yardım ve özendirmeleri ile Diyarbakır Vilayet Matbaası'nda basılan Peyman gazetesindeki yazıların çoğunu İT'liler yazdı ve bunlarda Kürtlerin konumlarına ilişkin ilginç belirlemeler yer aldı.

29 Eylül 2017 Cuma

Millet ve Milliyetçilik Üzerine Okuma Listesi

1991

Nükleer bir savaştan sonraki günlerden birinde, galaksiler arası bir tarihçinin, kendi galaksisindeki alıcıların kaydettikleri uzaktaki küçük felaketin nedenini araştırmak üzere artık ölü durumdaki bir gezegene ayak bastığını düşünün. Bu tarihçi (dünya ötesi fizyolojik üreme üzerinde spekülasyon yürütmekten kaçındığımdan erkek ya da kadın demiyorum),  gelişkin nükleer silah teknolojisinin eşyalardan ziyade insanları yok edecek biçimde tasarlanması nedeniyle korunmuş bulunan gezegen kütüphaneleriyle arşivlerine başvursun. Gözlemcimiz, bir süre inceleme yaptıktan sonra, yeryüzü gezegenindeki insanın tarihinin son iki yüzyılının, “millet” terimini ve bu terimden türetilen sözcükleri anlamadan kavranamayacağı sonucunu çıkaracaktır. “Millet” terimi insanların ilişkilerinin önemli bir boyutunu anlatır görünmektedir. Ama tam olarak neyi? Sır burada yatar. Tarihçimiz, on dokuzuncu yüzyıl tarihini  “milletlerin inşasının tarihi” olarak sunan, ama aynı zamanda, her zamanki sağduyusuyla  “Bize sormadığınız zaman bunun ne olduğunu bilir, ne var ki hemen açıklayamaz ya da tanımlayamayız”[1] diyebilen Walter Bagehot’ı okumuş olsun.  Bu gözlem Bagehot açısından ve bizim açımızdan geçerli sayılabilir, ancak, “millet” fikrine inandırıcılık kazandırır görünen insanoğlunun deneyimini yaşamayan galaksiler arası tarihçiler acısından geçerli değildir.

21 Temmuz 2017 Cuma

Butros, Hoşgörülmek İstemiyordu

Amin Maalouf

JönTürkler ayaklanmasından bir yıl, Abdülhamit'in düşüşünden de ancak üç ay sonra… 

Onu en çok kızdıran şey, tüm yönetimde, valisinden en küçük yazmanına kadar bütün yerel görevlilerin uygulamalarında, hala eski yönetim alışkanlıklarının geçerli olmasıydı. Ama bunların bir günde, sadece bir kararnamenin yayımlanmasıyla değişebileceğini düşünmek için de çok saf olmak gerekirdi. Onu üzen başka bir şey de -ki çok daha ciddi, çok daha acı veren bu konudan açıkça söz edemiyordu Butros- onun için en temel konulardan birinde hiçbir düzenleme yapılmadığını, yapılma umudunun da olmadığını yavaş yavaş anlamaya başlamasıydı.

6 Temmuz 2017 Perşembe

Etnisite, Ulus, Etnik Temizlik

Michael Mann

http://www.vanderbilt.edu/strategicplan/undergraduate-residential-education/universitycourses-2017/race_place_power.php
Etnik yapı nesnel değildir. Etnik gruplar normal olarak ortak kültürü ve ortak soyu paylaşan gruplar olarak tanımlanır. Ama kültür muğlak bir şeydir ve soy genellikle kurmacadır. Ortak kültür din ya da dilin paylaşılması gibi görece kesin bir niteliğe işaret edebilir. Ama sadece bir yaşam tarzının paylaşılması anlamına da gelebilir ki bu yaşam tarzı kesin olarak tanımlanamaz. Kabile ya da soydan (bunlara mikro-etnik diyeceğim) büyük her grup için kan bağı efsaneden ibarettir. Gelecekte DNA analizleri kullanılarak görece hareketsiz nüfusların somut bir ortak geçmişe sahip olduğu ortaya çıkarılabilir, ama etnik ortaklık iddiasındaki büyük gruplardan çoğunda ters yönde sonuçlara ulaşılacaktır.

13 Haziran 2017 Salı

Üç Tarz-ı Siyâset Üzerine Düşünceler

Enver Ziya Karal

Yusuf Akçura
http://www.biyografya.com/biyografi/9081
Yusuf'un 32 sayfalık bir makaleye sıkıştırmış olduğu fikirler çeşitli yönlerden önemlidir. Bilindiği gibi Osmanlı Devletinde hukuk, devlet ve siyâset felsefesi şeriat kalıpları içinde dondurulmuştur. Bu nedenle siyasal bilimler, diğer bilimlere paralel bir gelişme göstermekten uzak kalmıştı. Tanzimat’tan önce yapılan reform hareketlerinde girişim, padişahlar veya onların desteğini kazanmış olan sadrazamlarca yapıldığı için, Devletin bünyesini veya genel siyâsetini eleştirme, tabiatıyla söz konu olamazdı. Hatta batı etkisiyle, Tanzimat devrinde yapılan ve kimi aydınların yapılmasını önerdikleri reform hareketlerinde, şeriata daima uygun bir yer verildiği için siyasal düşünce özgürlük sınırları içinde tam olarak hareket edememiştir.

Yusuf'un "Üç Tarz-ı Siyâset"i, bu koşullar göz önünde tutulunca laik düşüncenin tam ve mükemmel bir yapıtı olarak görünür. Hiçbir sorunun ortaya konulmamasında ve eleştirilmesinde "şeriattan" faydalanılmaya gidilmemiş olması nedeniyle siyasal düşüncenin dinsel düşünceden ayrılması konusunda bir başlangıç bile kabul edilebilir.

17 Şubat 2017 Cuma

Milliyetçilik

Craig Calhoun


http://ursay.org/2016/11/13/what-is-nationalism/
İkiyüz senedir, kimi zaman manşetlere çıkan, kimi zaman da
modasının geçtiği ilan edilen milliyetçilik, devrimlerde ve bağımsızlık
mücadelelerinde önemli bir rol oynamıştır. Ama o asıl,
milliyetçi projelerin ulaştığı başarının bir ölçüsüdür; bu öyle bir
başarıdır ki sanki bize uluslar hep varmış ve siyaseten hep özerkmiş
gibi gelir. En azından zengin Batı ülkelerinde, dünya görüşümüzün
-örneğin, vatandaşlığın ve pasaportların düzenlenişi, tarihe
bakışımız, edebiyat ve sinemayı sınıflandırma biçimimiz,
olimpiyat oyunlarında yarışma şeklimiz gibi- içine işlemiş olan
milliyetçiliği görmezden gelmeye yatkınızdır.

6 Haziran 2016 Pazartesi

Nihal Atsız’ın Eğitimle İlgili Önerileri



Bence Türk gençliğinin kahraman yetiştirmek için maarifte bazı değişiklik yapmak lazımdır. Fikrimce bunların ana çizgileri şunlardır:

1- İlkokullardan başlayarak yüksek tahsil müstesna olmak üzere bütün okullardan muhtelif tedrisatı kaldırmalıyız küçük sınıflarda kız ekseriyeti arasında kalan bazı erkek çocukların erkeklik ruhlarını kaybettikleri ve kısmen avareleştikleri muhakkaktır.

2- İlkokulların programları bizim talebelik zamanımızda olduğu gibi olgunlaştırılmalı, ikinci sınıfta başlayarak her yıl biraz daha mufassal olmak üzere Türk tarihi ve grameri gösterilmelidir.

3- İlkokul talebesine verilen sınırsız hürriyet derhal kaldırılacak çocuk sıkı bir disiplin muhiti içine alınmalı ve hayatta disiplin denilen bir şeyin varolduğunu daha pek küçükken idrak etmelidir.

4- Ceza bütün şiddetiyle okullara girmeli ve kötü aile muhitlerinde yetişen veya şahsen fenalığa istidatı olan çocuklar yaptıkları hareketlerin mukabelesiz kalmadığını görmeli ve iyi çocukların da bozulmasının önüne geçilmelidir.

27 Nisan 2016 Çarşamba

Yeni Rejim

AHMET KUYAŞ

Cumhuriyetin ilanıyla Cumhuriyetin kurulması aynı şey değildir. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildiğinde yeni bir devlet ortaya çıkmıştır gerçi, ancak, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan birkaç değişiklikten başka bir şey de olmamıştır o akşam. Yeni devlet, anayasasını ertesi yıl kabul edecektir. Öte yandan, Cumhuriyetin ilanı fiili bir durumun tescili olarak da görülebilir. Nitekim TBMM, padişah iradesinin dışında ve büyük çapta söz konusu iradeye karşı toplanmaya çağrılmış, 20 Ocak 1921'de egemenliğin "kayıtsız ve şartsız milletin" olduğunu söyleyen bir Teşkilat-ı Esasiye Kanunu çıkarılmış, son olarak da 1 Kasım 1922'de saltanat kaldırılmıştı. Hatta saltanatın kaldırılmasına ilişkin TBMM kararını yeterli görmeyen Gazi Mustafa Kemal ve yakın arkadaşları 15 Nisan 1923'te Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda bir değişiklik yaptırmış ve saltanat yönetimine geri dönmek istemenin vatana ihanet suçu sayılmasını sağlamışlardı.

"Türkiye Cumhuriyeti" dendiğinde akla gelen birçok yeniliği yaşama geçiren rejimin kurulması, tartışmalı ve olaylarla dolu bir dönem ve olağanüstü kanunlar gerektirmiştir. Gazi Mustafa Kemal'in, muhalif II. Müdafaa-i Hukuk Grubu'nu tümüyle saf dışı bırakarak oluşmasını sağladığı II. TBMM, öncelinin onaylamaya pek yatkın olmadığı Lozan Antlaşması'nı onaylamış (24 Temmuz 1923), Cumhuriyete karşı yeni bir saltanat tehlikesi olarak gördüğü hilafeti kaldırmış ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nu çıkarmışsa da (3 Mart 1924), ne kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermeye, ne de Latin harflerini kabul etmeye hazırdı.

30 Aralık 2015 Çarşamba

İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika

 Murray Bookchin
https://www.youtube.com/watch?v=44EPrrZAgWY
Kapitalizm 1930’ların tüm teorik kehanetlerine meydan okuyarak, kendini alabildiğine yeniden güçlendirdi ve ll. Dünya savaşından bu yana görülmemiş bir esnekliğe kavuştu. Aslında kapitalizmin şu ana kadar izlediği toplumsal yörüngesinden bahsetmek yerine,  en “olgun” şeklinde oluşan kapitalizmin ne olduğunu açık olarak tanımlamamız gerekmektedir. Ancak, burada açıkça iddia edeceğim şey, kapitalizmin bir zamanlar bir toplum içinde var olan pek çok kapitalizm öncesi toplumsal ve politik oluşumlarla çevrili bir ekonomiden, kendisini “iktisadileşmiş” bir topluma dönüştürdüğüdür. 

29 Aralık 2015 Salı

Kimlikler, kimlik çatışması ve demokrasi


1 Aralık 2005
Tarihî süreç içinde kimlikler, kimlik çatışması ve demokrasi
Kimlik meselesi, son günlerde, bilhassa toplumsal bütünlüğümüzün ne gibi vasıtalarla korunabileceği tartışmaları çerçevesinde, yeniden kamuoyumuzun temel gündem maddelerinden birisini teşkil etti. Bu yazıda konuyu tarihî tecrübemiz ışığında incelemeye gayret edeceğiz.
Bu alanda yapılan tahlillerin ehemmiyetli bir bölümü konuya oldukça sığ biçimde yaklaşarak, meseleyi devletin değişik alt kimlikleri tanımasına, üst kimliğin adının ne olması gerektiği konusunda yeni bir değerlendirme yapmasına, daha basit bir ifadeyle, devlet merkezli bir karar alma sürecine indirgemektedir. Bu alanda demokratik açılımların sihirli değnek etkisi göstereceğinin varsayılması da meselenin özünün yeterince kavranamamasından kaynaklanmaktadır. Söz konusu açılımlar uygulanacak siyasetlere yardımcı olmakla, onların önünü açmakla birlikte bizatihi kimlik sorununu halledemezler. Bunun da ötesinde demokratik açılımlar, milliyetçi ideolojilere “rağmen” gerçekleştirilmek durumundadırlar.

Altınay: Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet



25-11-2005 
Kitabın Yazarı Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg
ile birlikte 1919 yılında Alman paramiliter
güçleri tarafından öldürüldü.
https://www.marxists.org/chinese/liebknecht-k/1907/
Ayşe Gül Altınay

Tarihçe ve tanım
Ordu kavramının Fransızca karşılığı olan militaire (Ingilizce, military) etimolojik olarak Latince ‘askerlik ve savaşa dair’ anlamına gelen militaris’e dayanmaktadır. Dolayısıyla, militarizm (Fr. militarisme, Ing. militarism) kavramını Türkçe’ye orduculuk veya askercilik olarak çevirmek mümkün.(1) Militarizm kavramı ilk olarak 1860’larda Fransız anarşist düşünür Pierre Joseph Proudhon tarafından kullanılmaya başlanmış; bu kavramın yüzyılı aşan tarihçesi bir yandan tarihsel olaylar, bir yandan da düşünsel gelişmelerle şekillenmiştir. Tarihçi Volker R. Berghahn’a (1982) göre militarizm tartışmalarının önemli bazı referans noktaları şöyledir: 19. yüzyılda zorunlu askerlik pratiğinin gelişmesi ve yaygınlaşması, iki dünya savaşı, Japon ve Almanya’nın militarizm deneyimleri, liberalizm ve Marksizmin farklı militarizm tanımlamaları, özellikle ‘üçüncü dünya’ ülkeleri bağlamında yürütülen ‘asker-sivil ilişkileri’ tartışmaları ve Batı’da gelişen ‘askeri-sinai kompleks’. Berghahn’ın 1980’lerin başında yaptığı bu listeyi güncellemek gerekirse, uzaya kadar uzanan silahlanma yarışı ve nükleer silahların yaygınlaşması (1980’ler), soğuk savaşın sona ermesi, feminist ve post-yapısalcı militarizm eleştirileri, Israil-Filistin çatışması ile Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel askeri hegemonyası eklenebilir.

Militarizm ve militarizasyon (veya militaristleşme) kavramları çoğu zaman eşanlamlı olarak kullanılmışlardır.(2) Ancak, son yıllarda birçok yazar, ideolojik oluşumları incelerken militarizm kavramına, militarizmin yaygınlaşma ve kurumsallaşma süreçlerini incelerken ise militarizasyon (veya militaristleşme) kavramına başvurmaktadırlar (Chenoy 1998, 101; Enloe 2004, 219).

Militarizmin birçok tanımında ‘savaş’ ve ‘savaş hazırlığı’ ön plana çıkmaktadır. Örneğin, Michael Mann’a göre (1988, 124) militarizm “savaş ve savaş hazırlığını normal ve arzu edilir bir sosyal etkinlik olarak algılayan tüm yaklaşımlar ve kurumsal oluşumlardır.” Mann’ın tanımındaki ‘savaş hazırlığı’ ifadesi önemlidir zira militarizmin savaşlarla özdeşleştirilmesi, yalnızca savaş bağlamında düşünülmesi yanıltıcıdır. Geçtiğimiz yüzyılda militarizm üzerine en kapsamlı çalışmalardan birini yapmış olan tarihçi Alfred Vagts’ın (1959, 15)deyimiyle, “militarizm savaş zamanından çok barış zamanında gelişir.” Başka militarizm tanımlarında, ordunun siyasal ve toplumsal hayatta etkin rol alması, sorunların çözümünde şiddet kullanımının meşru görülmesi, hiyerarşinin yüceltilmesi, erkekliğin şiddet kullanımı kadınlığın ise korunma ihtiyacı ile özdeşleştirilmesi gibi özellikler de vurgulanmaktadır (bkz. Shaw 1991, Lutz 2002, Enloe 2004).

Militarizmin en genel tanımlarından birini Avrupa tarihçisi Michael Howard (1976, 109) yapmıştır: “askeri altkültüre ait değerlerin toplumun egemen değerleri olarak algılanması.” Bu ifade biraz daha genişletilerek militarizm, askeri değer ve pratiklerin yüceltilmesi ve sivil alanı şekillendirmesi olarak tanımlanabilir. Ancak bu şekillendirmeyi tek taraflı, öznesi belli bir ilişkiyle sınırlı görmek yanlış olacaktır. Askeri darbelerde olduğu gibi bazı durumlarda ordu veya askeri kesim militaristleşme süreçlerinde doğrudan etkin bir rol oynarken birçok başka durumda militarizm, öznesi/özneleri belli olmayan, sivillerin aktif katılımı ve rızasını içeren süreçlerle yaygınlaşır. Bu tespitlerden yola çıkan araştırmacılar, son yıllarda militarizmi incelerken savaşlar ve askerler kadar ‘barış’ dönemleri ve ‘sivil’ pratikleri de ciddiye almaya başlamışlardır.

Ordu

Militarizm tartışmalarında ön plana çıkan başlıkları incelemeye geçmeden önce ordu ve militarizm arasındaki ilişkiye kısaca bir göz atalım. Militarizm çalışmaları ile ordu çalışmaları birebir örtüşmemektedirler. Orduyu bir kurum olarak merkezine alan çeşitli araştırma alanları vardır. Bunların başında gelen Askeri Tarih, tarih disiplininin önemli bir alt dalıdır. Alfred Vagts’a göre Askeri Tarih militarizmi sorunsallaştırmak bir yana, orduların ve savaşların meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynamıştır (Vagts 1959, 26)(3). Bunun yanında 20. yüzyılın ikinci yarısında, orduya ilişkin kurumsal incelemelerde bulunan çalışmalar Ordu Sosyolojisi adı altında yaygınlaşmış; hatta bu alandaki araştırmaların bir kısmı bizzat orduların talebi ve desteğiyle gerçekleşmiştir.(4) Vagts’ın Askeri Tarih için yaptığı gözlemin büyük ölçüde Ordu Sosyolojisi alanı için de geçerli olduğu söylenebilir.(5) Bu alanda militarizm analizlerine çok ender rastlanması bunun en çarpıcı göstergesidir.

Siyaset Bilimi alanında gelişmiş olan ‘asker-sivil ilişkileri’ tartışmalarında da ordunun son derece merkezi bir yeri vardır. Ancak bu çalışmalarda Genelkurmay Başkanları, kuvvet komutanları ve diğer askeri karar alıcıların siyaset alanıyla ilişkileri ele alınırken ordu kurumu üstdüzey subaylarla sınırlandırılır. Orduların çoğunluğunu oluşturan erler ve ordunun iç yapılanması bu analizlerin dışında bırakılır.(6)

Militarizm çalışmalarına baktığımızda, bazı yazarların ordunun kendisini militarist bir kurum olarak ele aldığını ve orduların varlığına topyekün karşı çıktığını, başka yazarların ise orduyu devletin diğer kurumlarından biri olarak değerlendirdiğini ve bu kurumun militarist ve militarist olmayan biçimlerde örgütlenebileceğini savunduğunu görürüz (bkz. Shaw 1991). Örnegin, tarihçi Alfred Vagts, sivil militarizm ile askeri militarizmi birbirinden ayırarak, askeri militarizmi, ordunun askeri çıkarlar değil askerlerin çıkarları yönünde hareket etmesi olarak tanımlamıştır (1959, 15). Bu görüşe göre, ordu bağlamında militarizm ancak askeri çıkarlardan sapıldığı ölçüde geçerlidir. Ordunun sivil hayata etki etmesi, askerlerin ve askeri değerlerin siyasette ve toplumsal hayatta yüceltilmesi ise sivil militarizm başlığında incelenmektedir.

Milliyetçilik: Zorunlu askerlik, Eğitim ve Toplumsal Cinsiyet

Son yıllarda yapılan militarizm tartışmalarında milliyetçilik merkezi bir yere sahiptir. Milliyetçilik ve militarizm son iki yüzyılın kaderini tayin etmiş, bunu yaparken de birbirlerini tamamlamış, iç içe geçmiş ideolojiler olarak ele alınırlar(7) . Bu ilişkiye iki ana eksende bakılabilir. Birincisi savaşlar, ulus-devletler ve modern milliyetçilikler eksenidir. Sosyolog Charles Tilly’nin (1985) gösterdiği gibi tarihsel olarak bakıldığında Avrupa’da modern, ulusal devletin kurulması savaşlar sonucunda olmuştur. Bu durum bağımsızlık savaşları sonrasında kurulan Üçüncü Dünya devletleri için de ulus-devletlerin doğduğu yer olan Avrupa için de böyledir. Bu yüzdendir ki belirli savaşlar (ve savaş meydanları) ulus-devletlerin simgeleri haline gelmiştir: Marengo, Austerlitz ve Jena Fransa’nın, Trafalgar Britanya’nın, 1812 zaferi Rusya’nın, Gravelotte ve Sedan Almanya’nın ulusal simgeleridir (Howard 1978:9). Türkiye için bu savaş Sakarya Savaşı’dır; daha geniş anlamıyla Milli Mücadele’dir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin savaş sonrasında kurulmuş olması onu, çoğu zaman düşünülenin aksine, dünya üzerinde biricik ve özel kılmaz. Hemen her ulus-devlet için savaşlar ve ordular kurucu bir rol oynamışlardır.

Milliyetçilik-militarizm ilişkisini anlamak açısından önemli ikinci bir eksen ise vatandaş orduları, zorunlu askerlik ve eğitim eksenidir. Ulus-devlet anlayışı yeni bir orduyu ve savaşma biçimini de beraberinde getirmiştir: vatandaş ordusu (citizen-army). Vatandaş ordularına ilk örneği Fransa vermiştir. 19.Yüzyılın başından itibaren Fransa’yı örnek alan Avrupa’da paralı askerlik üzerine kurulu imparatorluk orduları, yerlerini zorunlu askerlik görevine dayalı milli vatandaş ordularına bırakmaya başlamışlardır(8) . Bu ordular uluslaşmanın hem sonucu hem de aracı olmuşlardır. Sosyolog Eugen Weber’in (1976) deyişiyle, Fransa’da köylülerin “Fransız”a dönüşmeleri sürecinde askerlik ve eğitim merkezi rol oynamışlardır. Her iki pratik de 18. yüzyıldan itibaren önce Avrupa’da daha sonra (veya eşzamanlı olarak) başka coğrafyalarda özel alanlarından sıyrılıp belirli sınıfların tekelinden çıkmış, herkesi kapsayan (en azından niyet bazında) ve hatta “zorunlu” bir nitelik kazanmışlardır. Yeni bir “disiplin” anlayışının geliştirilip uygulandığı bu iki kurum aracılığıyla, aynı üniformayı giyen, aynı dili konuşan, aynı marşları söyleyen itaatkâr ve üretken bedenler (Foucault 2000), milliyetçi ve sadık vatandaşlar yaratmak hedeflenmiştir (Mosse 1993).

Ulus-devlet sisteminin gelişimiyle yaygınlaşmış olan zorunlu askerlik uygulaması toplumların ve uluslararası ilişkilerin militaristleşmesinde önemli bir rol oynamış (Tolstoy 1905, Vagts 1959), eğitim kurumları da bu süreçte etkin olmuştur. Türkiye’de 1926’dan beri müfredatta bulunan zorunlu Milli Güvenlik Bilgisi (eski adıyla Askerlik) dersleri bu etkileşimin en çarpıcı örneklerindendir. Benzer uygulamalar başka ülkelerde de görülmüş, eğitimin militaristleşmesi önemli bir tartışma alanı yaratmıştır (bkz. Langdon-Davies 1919, Lutz ve Bartlett 1995). Eğitim felsefecisi John Dewey, Birinci Dünya Savaşı sonrası Amerika Birleşik Devletleri’ndeki beden eğitimi derslerinin askeri eğitim amaçlı kullanılmasına karşı çıkmış, burada amaçlananın gençlerde savaşmayı teşvik edecek bir duygusal donanım yaratmak olduğunu savunmuştur (Dewey 1990, 124). Kısacası, zorunlu askerlik anlayışına dayalı vatandaş orduları ile ulus-devletler, militaristleşme ile uluslaşma, militarizm ile milliyetçilik modern dünyanın birbirini etkileyen, hatta şekillendiren kurum, süreç ve ideolojileri olmuşlardır diyebiliriz.

Zorunlu askerlik yalnızca "yurdun müdafaasına" yönelik bir uygulama değil, aynı zamanda erkeklerin ve kadınların devletle aralarındaki vatandaşlık ilişkisini belirleyecek (ve kadınlar asker olmadığı için farklılaştıracak) bir uygulamadır. Bu farklılaşma, devlet eliyle yapılmış olması ve devlet kavramını toplumsal cinsiyet bazında biçimlendirmesi açısından toplumda yaşanan kadın-erkek farklılaşmasından ayrılır. Bu yolla erkeklik-devlet-askerlik arasında güçlü bir bağ kurulmuş, "en kutsal vazife" olan askerlik yoluyla birinci sınıf vatandaşlık erkeklere bahşedilmiştir (bkz. Enloe 1993 ve 2000, Feinman 2000, Altınay 2000). Kadınların bu kurguda iki ayrı konumları vardır: kutsanan annelik (özellikle de asker anneliği) ve istisnai durumlarda savaşçılık(9) . Bu konumlardan birincisi her kadın için her koşulda belirleyicidir. İkincisi ise izin verildiği ve ihtiyaç duyulduğu ölçüde mümkün olacaktır.

Militarizmin toplumsal cinsiyet bağlamında ilk analizlerinden birini 1938 yılında Virginia Woolf yapmıştır. Günümüzde yapılan feminist analizler de Woolf’la benzer bir çizgi izleyerek kadınların askerlik uygulamalarından ve savaşlardan dışlanmalarını sorunsallaştırırken çözümü kadınların da bu süreçlere katılmalarında değil, toplumsal hayatın, erkeklerin ve erkeklik anlayışının sivilleşmesinde aramaktadırlar(10) . Bu anlayışa göre farklı biçimlerde de olsa militarizm, kadınlara olduğu kadar erkeklere de zarar vermektedir. Birinci sınıf vatandaşlığın ve egemen erkeklik anlayışının askerlik ve savaşma üzerinden tanımlanması yalnızca kadınlar ve erkekler arasında bir ayrım yaratmaz, aynı zamanda sakat erkekler, eşcinsel erkekler ve vicdani retçiler gibi askere gitmeyen veya gidemeyen erkekleri de ikincil bir konuma indirger.(11) Güney Afrika’lı sosyolog Jacklyn Cock (1991, 91) erkekliğin şiddet ve saldırganlıkla özdeşleştirilmesini ‘zalim bir efsane’ olarak tanımlar ve şöyle devam eder: “Birçok erkek savaşa kahraman olma umuduyla gider. Oysa savaş, erkekleri her türlü bireysel özerklik, sorumluluk ve seçimden yoksun bırakarak onları iktidarsızlaştırır. Askeri eğitim, sorgulamadan itaat etmenin öğretildiği bir çeşit sosyal programlama işlevi görür. Savaşta erkekler kurda değil kuzuya dönüşürler; izler ve itaat ederler.” Benzer bir analiz yüzyılın başında yazar Leo Tolstoy tarafından yapılmıştır. Tolstoy’a göre (1905, 41) askerlik “içerdiği aşağılanma ve kaybın derecesi açısından eski zamanların kölelik koşullarıyla bile karşılaştırılamaz.

Ekonomi, Güvenlik, ve Uluslararası Siyaset
Ekonominin militaristleşmesi 20. yüzyıl boyunca özellikle soğuk savaş döneminde gelişen ‘askeri-sinai kompleks’ bağlamında çok tartışılmıştır. Bu alanda yapılan çalışmalar, militarizm-kapitalizm ilişkisinin kuramsal olarak irdelenmesinden, silah lobilerinin siyasete etkilerine, uluslararası silah ticaretinden savunma sanayiinin kalkınmayla ilişkisine kadar geniş bir alana yayılmıştır (bkz. Shaw 1991). Türkiye’de de son yıllarda gelişen bu çalışmalar, OYAK’ın (Ordu Yardımlaşma Kurumu) özel konumuna ve savunma bütçelerine dikkat çekmektedir (bkz. Parla 1998, İnsel ve Bayramoğlu 2004).

Militarizm bağlamında son yıllarda gelişen bir başka önemli tartışma ‘güvenlik’ kavramı etrafında dönmektedir. Soğuk savaş döneminde yaygınlaşan ‘ulusal güvenlik’ anlayışı, soğuk savaşın bitmesiyle birlikte daha yoğun sorgulanmaya başlanmıştır. Başta Uluslararası İlişkiler disiplini olmak üzere sosyal bilimlerde yaygın olarak kullanılan ‘ulusal güvenlik’ kavramı bir yandan ‘Kimin güvenliği?’ ‘Ne tür güvensizliklerin pahasına?’ gibi sorularla yapısökümüne uğratılırken, bir yandan da yeni kavram arayışları ortaya çıkmıştır (bkz. Weldes vd. 1999). Uluslar veya ulus-devleti değil insanları merkezine alan ve gelir dağılımındaki eşitsizliklerden çevre kirlenmesine, cinsiyetçilikten ırkçılığa pek çok bağlamda ‘güvensizlik’ üreten süreçleri aynı anda sorunsallaştıran ‘insan güvenliği’ kavramı gerek akademik tartışmalar, gerekse siyasal yapılar (örneğin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği) düzeyinde yaygınlaşmaya başlamıştır. Uluslararası hukukun gelişmesi de militaristleşmiş güvenlik anlayışının sivilleşmesine katkıda bulunmaktadır.(12)

Soğuk savaşın sona erdiği, güvenlik anlayışının sivilleşmeye başladığı ve uluslararası hukuk mekanizmalarının etkinlik kazanabileceğine dair umutların arttığı 1990’ların ardından dünya siyaseti tekrar hızlı bir militaristleşme sürecine girmiştir. 11 Eylül 2001 sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çektiği oluşumlar önce Afganistan (2001), sonra Irak (2003) savaşlarıyla büyük yıkım ve kayıplara sebep olmanın yanı sıra uluslararası hukuk alanını ve Birleşmiş Milletleri işlevsizleştirmişlerdir.(13) Artık birçok düşünür, dünya siyasetinin yeni bir ‘imparatorluk’ çağına girdiğini, bu yeni dönemin belirleyici özelliklerinden birinin ise gerek uluslararası gerekse ulusal ve yerel düzlemde yıkıcı bir militarizm olduğunu savunmaktadırlar (Hardt ve Negri 2001, Chomsky 2003, Johnson 2004).

Kısacası, militarizm gerek 20. yüzyılı gerekse günümüz dünyasını anlayabilmek için ihtiyaç duyduğumuz ana kavramlardan biridir diyebiliriz. Böyle olmasına karşın bu kavramın yaygın olarak kullanılmaması düşündürücüdür. Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Birincisi, feminist düşünür Cynthia Enloe’nun (2004) ısrarla vurguladığı gibi militarizm –diğer ideolojiler gibi- normalleştiği ölçüde etkin olur. İçerdiği değerler ve varsayımlar normalleştikleri sürece sorgulanmazlar; hatta görünmez kalırlar. Militarizmin yaygın ama militarizm analizlerinin seyrek oluşunun önemli bir sebebi militarizmin toplumsal hayat kadar entelektüel hayatta da normalleşmiş olmasıdır diyebiliriz(14) . İkinci bir sebep milliyetçiliğin gündelik hayatın ve kimliklerin şekillenmesindeki rolünde aranabilir. Milliyetçiliğin birçok ifadesi militarizmi normalleştirme işlevi görür. Örneğin Türkiye’de zorunlu askerlik, vatandaşlık sözleşmesinin bir maddesi olarak değil, ‘ordu-millet’ teziyle, milletin özü olarak tanımlanmıştır. Bu kültürelleştirilmiş askerlik kurgusu zorunlu askerliği tartışmayı zorlaştırmaktadır (bkz. Altınay ve Bora 2002). Militarizmin anlaşılması ve eleştirilmesi yönündeki üçüncü bir engelin cinsiyetçiliğin yaygınlığı olduğu söylenebilir. Militarist değerler ve pratikler (örneğin askerlik) erkeklikle özdeşleştirildiği ölçüde onları sorgulamak hakim erkeklik anlayışını sorgulamayı gerektirmektedir. Feminist eleştirinin ve analizin gelişmesiyle birlikte militarizmin daha yaygın gündeme gelmesi rastlantısal değildir. Son olarak, militarizmin görünür kılınması önündeki engellerden bir başkası muhalif siyasi kültürlerin militarizminde aranabilir. Antimilitarizm yüz yıllık tarihi boyunca sağ siyasi hareketler kadar sol siyasi hareketler tarafından da yadırganmış, yok sayılmıştır. Militarizm eleştirileri ağırlıklı olarak tek taraflı (egemen siyasete yönelecek şekilde) yapılmış, muhalif siyasi oluşumların militaristleşmesi çok ender sorunsallaştırılmıştır.(15)

(1) Türkçe’de bu kavramın neden militarizm olarak yerleştiği ve neden ordu veya asker kavramları üzerinden üretilmiş herhangi bir analitik veya eleştirel kavramın olmadığı tartışılmaya muhtaç sorulardır.
(2) Bazı tartışmalar çerçevesinde ayrışmışlar; örneğin, militarizm siyasal alanla, militarizasyon ise silahlanma ile özdeşleşmiştir (bkz. Shaw 1991).
(3) Benzer analizler için bkz. Scarry 1985, Shapiro ve Hayward 1996.
(4) 1973 yılından beri çıkmakta olan Journal of Political and Military Sociology Ordu Sosyolojisi alanının ana yayın ayaklarından birini oluşturmaktadır.
(5) Uluslararası İlişkiler disiplini için de benzer eleştiriler yapılmıştır (bkz. Weldes vd. 1999). Şüphesiz aynı zamanda her iki alanda da militarizm tartışmalarına önemli katkılar olmuştur.
(6) Türkiye’de sivil-asker ilişkilerine dair burada bahsedilen zaaflara teslim olmayan nüanslı bazı analizler bkz. İnsel ve Bayramoğlu 2004.
(7) Bu bölümdeki analizler daha önce yayınlanmıştır: Altınay ve Bora 2002. Benzer analizler için bkz. Altınay 1999, 2000, ve 2003; Sinclair-Webb 2000.
(8) Bu çerçevede yapılmış önemli bir çalışma için bkz. Zürcher 2003.
(9) Bu istisnaların en çarpıcı örneklerinden biri Dersim'in bombalanmasına katılarak dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen’dir (bkz. Altınay 2000).
(10) Bunun yanında kadınların ordulara katılımlarının artması gerektiğini savunan ve ‘liberal feminizm’ olarak adlandırılabilecek bir akım da vardır.
(11) Türkiye’de de 1990’lardan bu yana bu ilişkileri sorunsallaştıran bir vicdani ret hareketi gelişmiştir (bkz. Altınay 2004). 2005 yılında tutuklanan gay hakları savunucusu ve vicdani retçi Mehmet Tarhan üzerinden bu konu daha yoğun tartışılmaya başlanmıştır (bkz. www.bianet.org ve www.savaskarsitlari.org)
(12) Etkinliği henüz tartışmalı olsa da Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nin kurulması veya Pinochet’nin başka bir ülkede tutuklanması gibi gelişmeler hukuki bağlamda insan güvenliğinin ulusal güvenliğin önüne geçmesi yolunda atılmış önemli adımlardır.
(13) Bu konuda yapılmış önemli bir çalışma için bkz. www.worldtribunal.org
(14) Türkiye’de militarizm olgusuna ilk dikkat çeken düşünürlerden biri Taha Parla olmuştur (1991 ve 1998). Araştırmacı Serdar Şen’in çalışmaları da bu alandaki ilklerdendir (1996, 2000). Birikim Dergisi ve 2004’te Ahmet İnsel ve Ali Bayramoğlu (2004) tarafından derlenen Türkiye’de Ordu kitabı, ordu ve militarizm çalışmalarının derlenip yaygınlaşmasına önemli katkılar yapmışlardır.
(15) Şüphesiz ki bunu söylerken antimilitarist analizlerin katkılarını azımsamak gibi bir niyetim yok. Yalnızca, neden daha fazla yaygınlaşamadıklarını tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye bağlamında her türlü militarist oluşuma eleştirel bakan bir çalışma için bkz. Ülker ve Üsterci, 1998.

Kaynakça:
Altınay, Ayşe Gül. 2004. The Myth of the Military-Nation: Militarism, Gender, and Education in Turkey. New York: Palgrave Macmillan.

Altınay, Ayşe Gül. 2003. Militarizm ve Insan Hakları Ekseninde Milli Güvenlik Dersi. In Ders Kitaplarında Insan Hakları: Tarama Sonuçları, eds. Betül Çotuksöken, Ayşe Erzan, and Orhan Silier, pp.138-157. Istanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Altınay, Ayşe Gül. 2000. Vatan, Millet, Kadınlar. Istanbul: İletişim Yayınları.

Altınay, Ayşe Gül. 1999. Askerlik ve Eğitim. Birikim 125/126 (September/October): 200-208.

Altınay, Ayşe Gül ve Tanıl Bora. 2002. “Ordu, Militarizm ve Milliyetçilik” Milliyetçilik:
Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 4 içinde, der. Tanıl Bora, s. 140-154. Istanbul:
İletişim Yayınları.

Andreski, Stanislav. 1968. Military Organization and Society. London: Routledge and Kegan Paul.

Chenoy, Anuradha M. 1998. "Militarization, Conflict, and Women in South Asia," The Women and War Reader içinde, der. Lorentzen, Lois Ann ve Jennifer Turpin, s.101-110. New York: New York University Press.

Chomsky, Noam. 2003. Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. New York: Metropolitan Books.

Cock, Jacklyn. 1991. Colonels and Cadres: War and Gender in South Africa. Cape Town: Oxford University Press.

Cohen, Eliot A. 1985. Citizens and Soldiers: The Dilemmas of Military Service. Ithaca and London: Cornell University Press.

Dewey, John. 1990. “On Military Training in Schools,” John Dewey: The Later Works, 1925-1953 içinde, der. Jo Ann Boydston. Carbondale: Southern Illinois University Press.

Enloe, Cynthia. 1993. The Morning After: Sexual Politics at the End of the Cold War. Berkeley: University of California Press.

Enloe, Cynthia. 2000. Maneuvers: The International Politics of Militarizing Women’s Lives. University of California Press.

Enloe, Cynthia. 2004 [2000]. "Feminizm, Milliyetçilik ve Militarizm" Vatan-Millet-Kadınlar içinde, der. Ayşe Gül Altınay. Istanbul: İletişim Yayınları.

Feinman, Ilene Rose. 2000. Citizenship Rites: Feminist Soldiers and Feminist Antimilitarists. New York: New York University Press.

Foucault, Michel. 2000. Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Istanbul: İmge Yayınları.

Hardt, Michael ve Antonio Negri. 2001. İmparatorluk. Çev. Abdullah Yılmaz. Istambul: Ayrıntı Yayınları.

Howard, Michael. 1978. War and the Nation State. Oxford: Clarendon Press.

İnsel, Ahmet ve Ali Bayramoğlu (der.). 2004. Bir Zümre, Bir Parti: Türkiye’de Ordu. Istanbul: Birikim Yayınları.

Johnson, Chalmers. 2004. The Sorrows of Empire: Militarism, Secrecy, and the End of the Republic. New York: Metropolitan Books.

Liebknecht, Karl. 1917. Militarism. New York: B.W. Huebsch

Lutz, Catherine. 2002. "Making War At Home in the United States: Militarization and the Current Crisis". American Anthropologist, 104(3):723-735.

Lutz, Catherine. 2001. Homefront: A Military City and the American 20th Century. Boston: Beacon Press.

Lutz, Catherine ve Lesley Bartlett. 1995. "JROTC: Making Soldiers in Public Schools". The Education Digest 61(3)9-14.

Mann, Michael. 1988. States, War and Capitalism: Studies in Political Sociology. Oxford and New York: Basil Blackwell.

Mosse, George L. 1993. Confronting the Nation: Jewish and Western Nationalism. Hanover and London: Brandeis University Press.

Parla, Taha. 1998. Mercantile Militarism in Turkey, 1960-1998. New Perspectives on Turkey. 19 (Fall):29-52.

Parla, Taha. 1991. Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Cilt:2: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. Istanbul: İletişim Yayınları.

Posen, Barry R. 1995. "Nationalism, the Mass Army, and Military Power," Perspectives on Nationalism and War içinde, der. L. Comaroff ve P. C. Stern, J. Luxembourg, Gordon and Breach Publishers.

Scarry, Elaine. 1985. The Body in Pain: The Making and Unmaking of the World. Oxford, Oxford University Press.

Shapiro Michael J. ve Hayward R. Alker (der.). 1996. Challenging Boundaries: Global Flows, Territorial Identities. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Shaw, Martin. 1991. Post-Military Society: Militarism, Demilitarization, and War at the End of the Twentieth Century. Philadelphia: Temple University Press.

Sinclair-Webb, Emma. 2000. "‘Our Bülent is Now a Commando’: Military Service and Manhood in Turkey". Imagined Masculinities: Male Identity and Culture in the Modern Middle East içinde, der. Mai Ghoussoub and Emma Sinclair-Webb, s. 65-91. Londra: Saqi Books.

Şen, Serdar. 2000. Geçmişten Geleceğe Ordu. İstanbul: Alan Yayıncılık.

Şen, Serdar. 2005 [1996]. Cumhuriyet Kültürünün Oluşum Sürecinde Bir İdeolojik Aygıt Olarak Silahlı Kuvvetler ve Modernizm. Istanbul: Nokta Kitap.

Tilly, Charles. 1985. "War Making and State Making as Organized Crime," Bringing the State Back In içinde, der. P. B. Evans, D. Rueschemeyer ve T. Skocpol, Cambridge University Press.

Tilly, Charles. 1992. Coercion, Capital, and European States, AD 990-1992. Cambridge, Blackwell.

Tolstoy, L. 1905. "Patriotism and Government". Classics of International Relations içinde, der. J. A. Vasquez. Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall.

Ülker, Ferda ve Coşkun Üsterci (der.) 1998. Şiddet Kültüründe Şiddetten Arınmış Eylem. Izmir: Ilke-SKD Yayınları.

Vagts, Alfred. 1959 [1937]. A History of Militarism: Civilian and Military. Meridian Books, Inc.

Weber, Eugen. 1976. Peasants Into Frenchmen: The Modernization Of Rural France, 1870-1914. Stanford: Stanford University Press.

Weldes, Jutta, Mark Laffey, Hugh Gusterson, ve Raymond Duvall (der). 1999. Cultures of Insecurity: States, Communities, and the Production of Danger. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Woolf, Virginia. 1938. Three Guineas. San Diego: Harcourt.

Zürcher, Eric Jan (der.). 2003. Devletin Silahlanması: Ortadoğu’da ve Orta Asya’da Zorunlu Askerlik (1775-1925). Çev. M. Tanju Akad. Istanbul: Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.