19 Kasım 2016 Cumartesi

Hollanda Cumhuriyeti’nin Krizi: Kiliseler, Mezhepler, Partiler

Etienne Balibar (*)



TTP'nin (**) yazılması uzun yıllar aldı. Bu yıllar klasik Avrupa için ve özellikle kurulma aşamasında bulunan “Avrupa dengesi” sisteminin kalbinde yer alan ve hatta orada hegemonik bir konum (tarihçilerin geriye dönüp baktıklarında Hollanda'nın “altın çağı” diyecekleri konum) elde etmeye çalışan Birleşik Eyaletler için kriz yıllarıydı (bölgesel isyanlar, devrimler, savaşlar, salgınlar...).

1565 yılındaki “Geuzen İsyanı’ndan beri Hollanda pratikte her zaman savaş halindeydi. Piyasanın tekelleşmesine ve kolonileşmeye dayanan ticari genişleme biçimi bile sürekli bir savaş olduğunu gösteriyordu. Donanmalarının gücüne rağmen Eyaletler defalarca yenilmiş ve zapt edilmişlerdi. Eyaletlerin bağımsızlık savaşında geniş bir özerklik kazanmış olmasına rağmen, her seferinde gerçek bir ulus devlet kuruluşu sorunu baş gösteriyordu. Bununla birlikte, içerde olduğu gibi dışarıda da iki rakip yönetici grup tarafından desteklenen iki ayrı siyaset karşı karşıyaydı.

20 Ekim 2016 Perşembe

Avusturya'nın Ültimatomu

[Veliaht Prens Franz Ferdinand'ın öldürülmesi üzerine Avusturya'nın Sırbistan'a verdiği ültimatomdur]

Avusturya, Sırbistan'ın aşağıdakileri yapmasını şart koşuyor...

Monarşi aleyhine kini körükleyen bütün neşriyatı yasaklamasını (...).


Genel eğitimi zaman geçirmeden kaldırmasını.


 (...) Avusturya-Macaristan'a karşı propagandanın oluşmasına yardım edecek her şeyin kaldırılmasını.


Avusturya-Macaristan hanedanı aleyhinde propaganda yapmakla suçlanan bütün subay ve memurların askeriyeden ve kamu hizmetlerinden uzaklaştırılmasını.

11 Eylül 2016 Pazar

19 Ağustos 2016 Cuma

Kabuk Adam

Aslı Erdoğan

[Giriş]*


Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz
intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır.

Yaşadığımız anları dondurup cümlelere dökme çabası, çiçekleri kurutup kitap yaprakları arasında ölümsüzleştirmeye benzer. Hepimizin çoktan öğrendiği gibi, bir öykü, gerçekten yaşanmış da olsa, gerçekliği yansıtmaktan çok uzaktır, onun birkaç resminden, simgesinden oluşmuştur. Az sonra başlayacağım, Karayipler'de geçen o korkunç öyküyü yaşamış kişi benim. Oysa biliyorum ki, son noktayı koyduğumda, elimde bulacağım, gerçeğin tortusundan ibaret olacak. Yaşadıklarım, o her biri elmas değerindeki anlar su damlaları gibi kayıp gitti avcumdan. Gerçekliğin sonsuz okyanusundan tek bir deniz kabuğu kaldı geriye. Ona kulağımı dayayarak sonsuz bir şarkıyı sözcüklere dökmeye çalışacağım. Anlayabildiğim, yorumlayabildiğim kadarını elbette.

28 Haziran 2016 Salı

Brecht- Okumuş Bir İşçi Soruyor

Bertolt Brecht


Bertolt Brecht (soldan ikinci) Kültür Birliği Barış Gösterisi 1948
Bundesarchiv, Bild 183-H0611-0500-001 / CC-BY-SA 3.0
Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?

6 Haziran 2016 Pazartesi

Nihal Atsız’ın Eğitimle İlgili Önerileri



Bence Türk gençliğinin kahraman yetiştirmek için maarifte bazı değişiklik yapmak lazımdır. Fikrimce bunların ana çizgileri şunlardır:

1- İlkokullardan başlayarak yüksek tahsil müstesna olmak üzere bütün okullardan muhtelif tedrisatı kaldırmalıyız küçük sınıflarda kız ekseriyeti arasında kalan bazı erkek çocukların erkeklik ruhlarını kaybettikleri ve kısmen avareleştikleri muhakkaktır.

2- İlkokulların programları bizim talebelik zamanımızda olduğu gibi olgunlaştırılmalı, ikinci sınıfta başlayarak her yıl biraz daha mufassal olmak üzere Türk tarihi ve grameri gösterilmelidir.

3- İlkokul talebesine verilen sınırsız hürriyet derhal kaldırılacak çocuk sıkı bir disiplin muhiti içine alınmalı ve hayatta disiplin denilen bir şeyin varolduğunu daha pek küçükken idrak etmelidir.

4- Ceza bütün şiddetiyle okullara girmeli ve kötü aile muhitlerinde yetişen veya şahsen fenalığa istidatı olan çocuklar yaptıkları hareketlerin mukabelesiz kalmadığını görmeli ve iyi çocukların da bozulmasının önüne geçilmelidir.

27 Nisan 2016 Çarşamba

Yeni Rejim

AHMET KUYAŞ

Cumhuriyetin ilanıyla Cumhuriyetin kurulması aynı şey değildir. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildiğinde yeni bir devlet ortaya çıkmıştır gerçi, ancak, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan birkaç değişiklikten başka bir şey de olmamıştır o akşam. Yeni devlet, anayasasını ertesi yıl kabul edecektir. Öte yandan, Cumhuriyetin ilanı fiili bir durumun tescili olarak da görülebilir. Nitekim TBMM, padişah iradesinin dışında ve büyük çapta söz konusu iradeye karşı toplanmaya çağrılmış, 20 Ocak 1921'de egemenliğin "kayıtsız ve şartsız milletin" olduğunu söyleyen bir Teşkilat-ı Esasiye Kanunu çıkarılmış, son olarak da 1 Kasım 1922'de saltanat kaldırılmıştı. Hatta saltanatın kaldırılmasına ilişkin TBMM kararını yeterli görmeyen Gazi Mustafa Kemal ve yakın arkadaşları 15 Nisan 1923'te Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda bir değişiklik yaptırmış ve saltanat yönetimine geri dönmek istemenin vatana ihanet suçu sayılmasını sağlamışlardı.

"Türkiye Cumhuriyeti" dendiğinde akla gelen birçok yeniliği yaşama geçiren rejimin kurulması, tartışmalı ve olaylarla dolu bir dönem ve olağanüstü kanunlar gerektirmiştir. Gazi Mustafa Kemal'in, muhalif II. Müdafaa-i Hukuk Grubu'nu tümüyle saf dışı bırakarak oluşmasını sağladığı II. TBMM, öncelinin onaylamaya pek yatkın olmadığı Lozan Antlaşması'nı onaylamış (24 Temmuz 1923), Cumhuriyete karşı yeni bir saltanat tehlikesi olarak gördüğü hilafeti kaldırmış ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nu çıkarmışsa da (3 Mart 1924), ne kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermeye, ne de Latin harflerini kabul etmeye hazırdı.

24 Nisan 2016 Pazar

Ermeni Tehciri'ne Dair Osmanlı Devlet Adamlarının Görüşleri


Ahmet Rıza: “Divan-ı Ali Harbi Umumiye ... tehcir namı altında yapılan mezalimin servet ve selameti memlekete su-i tesiratını tetkik ve muhakeme eyleyecektir. Halbuki hatiat ve mezalim-i siyasiye ile beraber KATLİAM, ALENİ ŞEKAVET (haydutluk) masuniyet-i şahsiyyeye (kişi dokunulmazlığı) ve emval ve mesakine (meskenler) tecavüz gibi bilcümle Osmanlılar hakkında birçok ef’al ve cinayat dahi irtikab edilmiş ve bilhassa Arap, Ermeni, Rum vatandaşlarıma şimdiye kadar TARİH-İ OSMANİ’de emsali görülmedik mezalim icra olunmuştur” 
(Meclis-i Ayan Zabıt Ceridesi, 1. Cilt, 21 Teşrinisani 1918, s.117, TBMM Basımevi, 1990).

21 Nisan 2016 Perşembe

Atlantis: Kritias Diyalogunda

Platon

Konuşanlar: Timaios, Kritias, Sokrates, Hermokrates

Hayali Atlantis Adasının çizimi. 
https://www.tes.com/lessons/tDoC1ZPIBUaNBQ/atlantis-island
[....]
Kritias - ...

Gerçekten vaktiyle rahiplerin anlattığı, Solon'un da buraya getirdiği şeyleri iyice hatırlayabilir, size de anlatabilirsem, beni dinleyenlerin vazifemi başardığıma karar vereceklerinden emin olabilirim. İşte ben de daha fazla gecikmeden böyle davranacağım.

Her şeyden önce şunu aklımıza getirelim ki, Herakales'in sütunlarının[1] iç tarafında yaşayan kavimlerle dışında yaşayanlar arasında ki savaşın üzerinden dokuz bin yıl geçtiği söyleniyor. 

19 Nisan 2016 Salı

Atlantis:Timaios Diyalogunda

Platon


"İmparatorluğun Yıkımı", Cole Thomas,1836
https://en.wikipedia.org/wiki/The_Course_of_Empire
KRİTİAS - Size yaşlı bir adamdan dinlemiş olduğum bu eski öyküyü anlatacağım. Kritias, o zamanlar, dediğine bakılırsa, doksanına basmak üzereydi; bense on yaşlarımda ya vardım ya yoktum. Apaturioslar (7) Bayramı'nın Kureotis günündeydik. Bu kez de tören, biz çocuklar için her zamanki gibi oldu. Babalarımız bize şiir okuma yarış­maları düzenlediler. Birçok şairin türlü şiirleri okundu; Solon'un şiirleri o zamanlar daha yeni sayıldığından çoğumuz onlardan okuduk. Arkadaşlarımdan biri ya gerçekten zevk aldığı için ya da Kritias'ın hoşuna gitsin diye, Solon'un, kendisine göre, yalnızca insanların en bilgesi olmakla kalmadığını, şiirdeki değeriyle de bütün şairlerin en soylusu olduğunu söyledi. 

16 Nisan 2016 Cumartesi

Bayan Tussaud'nun Mumdan Figürleri

Ateşi Çalmak 3
Galina Serebryakova

 Bayan Tussaud'nun kendi balmumu heykeli
XV. Louis’nin krallığı döneminde doğmuş olan Bayan Tussaud, XVIII. yüzyılın sonunda, bir arının çalışkanlığı ile, kolay işlenir mum kullanarak yaşadığı yüzyılı canlandırmıştı ama porselen ve boyalı mumlarla yaptığı bu şey; sadece yaşamın sahte altın kaplamasını, yalancı sırmasını, rengarenk elbiselerin çeşitliliğini, perukların buklelerini, yeni doğan kibirli asilzade takımının cilvelerini yansıtmaktı.

2 Nisan 2016 Cumartesi

Kilise ve Düşünce Özgürlüğü

John Bury


Engizisyon. Ressam Pedro Berruguete. 1495
Milano Fermanı'ndan on yıl kadar sonra, büyük Constantinus, Hıristiyanlığı kabul etti. Bu ani karar ile yeni bir dönem başladı. Bin yıl süren bu dönemde, akıl zincire vuruldu, düşünce köle oldu, bilgi ise hiç ilerlemedi.

Kilise'nin öğretilerine inanmayanların ebedi cezaya mahkûm olacakları ve ilahiyat yanlışlarını Tanrı'nın en kötü suçlar gibi cezalandıracağı hakkındaki derin kanı, onları doğal olarak zulme
ve baskıya götürüyordu...

1 Nisan 2016 Cuma

Hıristiyanlık Nasıl Bir Sentezdir?

Félicien Challaye

4.yüzyıla ait bu yüksek kabartmada Mitra (solda, başında ışınlar olan),  Sasani Kralı II.Ardeşir'in tahta geçişini kutsuyor.
Hıristiyanlığın öteki dinlerden esaslı şekilde ayrı bir din olmadığını tarih göstermektedir.
Bütün öteki kutsal kitaplar gibi, Hıristiyanlığın Kutsal Kitap'ı da insan eseridir. Müslümanlık hariç olmak üzere, öteki dinlerin çoğundan daha yeni olan Hıristiyanlık, daha önceki dinlerle şaşırtıcı benzerlikler göstermektedir. Tanrı'sı, Yahudi peygamberlerin Yehova'sıdır ki, Göksel Baba haline girmiştir. Bütün ilkel tapınışlarda kutsal olan, olmayandan nasıl yüksekse, Kalde'deki tepeler nasıl ovalara hâkimse, onun yaşadığı Gök de yeryüzünden yüksektir. Perseus nasıl Danae'den doğmuşsa, İsa da bir bakireden doğmadır; o da Dionysos ve Horus gibi, düşmanlarından mucizeli bir şekilde kurtulur. Osiris, Dionysos- Zagreus gibi ölüp, sonra Attis ve Temmuz gibi, baharın başlangıcında dirilir. Ölümünün bazı ayrıntılarına Babilonya'da rastlamak mümkündür. Tıpkı Mithra'ya olduğu gibi, ona da bir Kurtarıcı sıfatıyla tapınılır. Teslis düşüncesi zaten birkaç dinde vardır. Bakire Meryem, tıpkı öteki kadın Tanrıların-İsis'in, îştar'ın, Astarte'nin, Kibele'nin- yaptıkları gibi, insanların az çok
sevgi dolu bir dindarlığa olan eğilimini tatmin eder; Meryem tıpkı Demeter gibi ıstıraplı bir anadır, İsa'yı kucağında taşıyan Madonna tasviri ise küçük Horus'u kolları arasında tutan İsis'in tasvirinin tıpkısıdır. Şeytan, İran'ın Angra Mainyu'sudur.

23 Mart 2016 Çarşamba

Tarihsel Kapitalizm

Immanuel Wallerstein

1.

Her Şeyin Metalaştırılması:

Sermaye Üretimi

Kapitalizm her şeyden önce tarihsel bir toplumsal sistemdir. Kapitalizmin kökenlerini, işleyişini ya da yürürlükteki perspektiflerini anlamak için, var olan gerçekliğine bakmamız gerekir. Kuşkusuz, bu gerçekliği bir dizi soyut önermeyle özetlemeye girişebiliriz, ancak, bu gibi soyutlamaları gerçekliğin değerlendirilmesinde ve sınıflandırılmasında kullanmak aptallık olur. Bu nedenle, böyle yapmak yerine, kapitalizmin pratikte fiilen nasıl olduğunu, sistem olarak nasıl işlediğini, neden böyle bir gelişme gösterdiğini ve şimdilerde nereye yöneldiğini açıklamaya çalışmayı öneriyorum.

Kapitalizm sözcüğü kapitalden türemiştir. Bu nedenle, sermayenin kapitalizmde kilit bir öğe olduğunu kabul etmek yerinde olur. Peki ama, sermaye nedir? Bir tür kullanımıyla, birikmiş zenginlikten başka bir şey değildir.

21 Mart 2016 Pazartesi

Zweig'tan Bizans'ın Fethi 29 Mayıs 1453


Stefan Zweig


Fransız Ulusal Kütüphanesinde bulunan ve Philippe de Mazerolles'e atfedilen Fransızca bir elyazmasında İstanbul'un düşüşü resmedilmiş.
Tehlikeyi Görme
5 Şubat 1451 günü Edirne'den yola çıkan bir ulak, Sultan Murat'ın en büyük oğlu 21 yaşındaki Manisa Sancak Beyi Mehmet'e, babasının ölüm haberini getiriyor. Zeki olduğu kadar da hırslı olan bu genç şehzade, vezirlerine ve danışmanlarına duyurmadan hemen en iyi atlarından birine atlıyor ve kamçıyı bastığı gibi, bu safkan atı yüz yirmi mil koşturarak soluğu Çanakkale Boğazı'nda alıyor, daha sonra yoluna devam ederek, boğazı geçip Gelibolu'ya varıyor. Babasının öldüğünü, kendisine bağlı adamlarına ancak burada söylüyor ve tahta karşı hak iddia edebilecek herkesi, hiç zaman kaybetmeden ezip geçebilmek için seçme askerlerden bir birlik oluşturuyor ve Edirne'ye yürüyor. Ancak hiçbir direnişle karşılaşmadan Osmanlı İmparatorluğu'nun Padişahı olarak tanınıyor.

18 Mart 2016 Cuma

1984 Üzerine

Celal Üster
2010
Türkçe Baskıya Önsöz


1984 filminin 1956 çevriminden bir sahne
Bir karşı-ütopya

Orwell, Hayvan Çiftliği'nden kazandığı parayla, İskoçya' nın batı kıyısı açıklarında, Hebridler'deki Jura adasında bir ev almıştı. 1946 yazında Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü bu evde yazmaya başladığında, bir yandan da verem tedavisi görüyor, sık sık hastaneye yatıyordu. Romanın ilk taslağını 1947 güzünün başlarında tamamlamış, sağlığının adamakıllı kötülediği ve acı çektiği 1948'in yaz ve güzü boyunca kitabın tümünü gözden geçirerek yeniden daktiloya çekmişti.

17 Mart 2016 Perşembe

Jean Paul Sartre'ın Yeryüzünün Lanetlileri İçin Önsözü

1961 Tarihli Baskıya Önsöz 

Jean-Paul Sartre (ortada) ve Simone de Beauvoir (solda),
 Che Guevara (sağda) ile Küba'da görüştüler. (1960)
Kısa bir süre öncesine dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı: beş yüz milyon insan ve bir buçuk milyar “yerli”. Birinciler “Söz”e sahipti, ötekilerse bu sözü ödünç almışlardı. Bu ikisi arasında aracı olarak hizmet veren satılmış kralcıklar, derebeyleri ve tepeden tırnağa sahte bir burjuvazi vardı. Sömürgelerde gerçek çırılçıplak ortadaydı, ama “metropoller” bu gerçeğin giyinik olmasını yeğliyordu: Yerlilere kendilerini sevdirmek zorundaydılar. Bir tür anne gibi. Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka yaratmaya kalkıştı. Gençler arasından ayıklayıp seçiyorlardı; alınlarına kızgın demirle Batı kültürünün ilkelerini dağlıyorlardı; ağızlarını seslerle, tumturaklı, parlak, içi boş sözcüklerle tıkadılar. Metropolde kısa bir süre kaldıktan sonra, gözleri boyanmış bir halde ülkelerine yolluyorlardı. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı; yalnızca yankı yapıyorlardı. Bizler Paris’ten, Londra’dan, Amsterdam’dan “Parthenon! Kardeşlik!” diye bağırdıkça, Afrika ya da Asya’nın herhangi bir yerinde dudaklar “...thenon! ...deşlik” demek için aralanıyordu. Altın çağdı bu.

16 Mart 2016 Çarşamba

Frantz Fanon Üzerine

Alice Cherki
2000

Yeryüzünün Lanetlileri kitabı 1961 yılı Kasım sonunda François Maspero Yayınları’ndan çıktığında, lösemiden rahatsız olan yazarı Frantz Fanon Amerika Birleşik Devletleri’nde, Washington yakınlarındaki Bestheda kliniğinde ölümle mücadele ediyordu. Matbaadan çıkar çıkmaz el konulmaması için çetin yarı-gizlilik koşullarında basılan kitap, dağıtılır dağıtılmaz “devletin iç güvenliğine zarar verdiği” suçlamasıyla toplatıldı. Yine Fanon’un 1959 yılında Maspero Yayınları’nca basılmış ilk kitabı olan L’An V de la révolution algérienne’in [Cezayir Devriminin Beşinci Yılı] ve Cezayir savaşıyla ilgili çeşitli eserlerin (örneğin Maurice Maschino’nin Le Refus’sü [Red], Maurienne’in Le Déserteur’ü [Asker Kaçağı], onlardan önce de Henri Alleg’in La Question’u [Sorgu]) başına da aynı şey gelmişti. O dönemde bu tür yasaklar alışıldık şeylerdi.

Ama yine de kitap elden ele dolaşır ve basın geniş yer ayırır. Tunus üzerinden geçen karmaşık bir yolla Fanon 3 Aralık günü kitabının bir nüshasını eline alır. Yanında da gazetelerden kesilmiş yazılar vardır. 30 Kasım tarihli L’Express’te çıkmış olan Jean Daniel’in uzun bir makalesi övgü doludur. Bunu okuyan Fanon şu karşılığı verir: “Kuşkusuz, ama bu bana iliğimi iade etmez.” Fanon birkaç gün sonra, 8 Aralık 1961’de öldüğünde otuz altı yaşındadır.

Gyges'in Sihirli Yüzüğü

Platon

16. yüzyıla ait bu tabloda Gyges'in sihirli yüzüğü bulması betimlenmiştir.
https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/8/8a/Der_Ring_des_Gyges_%28Ferrara_16_Jh%29.jpg
Adil olan ile olmayana tanıdığımız serbestçe davranma imkânı, efsanede olduğu gibi, insanların Lidyalı Gyges’in atasının sahip olduğu güce sahip olmaları halinde gayet güzel ortaya çıkar.

Anlatılageldiğine göre, bu adam, Lidya kralının hizmetindeki bir çobanmış. Bir gün sürüsünü otlattığı yerde bir fırtına çıkmış, bir deprem olmuş ve bulunduğu yerin hemen yakınlarında bir yerde bir yarık açılmış. Bu manzara karşısında afallayıp kalan çoban, bu yarığın içine girmiş ve bu hikâyede karşılaştığı diğer birçok efsanevi olaydan başka, bir de üzerinde küçük kapılar olan, tunçtan bir atla karşılaşmış orada. Kapılardan birini açınca içeride, normal bir insanın sahip olabileceğinden çok daha büyük bir bedene sahip bir cesetle karşılaşmış.

Herodotos Anlatıyor: Gyges Nasıl Lidya Kralı oldu?



Lidya kralı Kandaules, karısının çıplak görünümünü gizlice  Gyges'e gösteriyor.
Tabloyu yapan (1830) sanatçı: 
William Etty (1787–1849)
Yunanlıların Myrsilos dedikleri Kandaules adında bir kral vardı. Sardes kralıydı ve Heraklesoğlu Alkaios soyundan geliyordu. ...
İşte bu Kandaules karısına sevdalıydı ve sevdası çıldırasıya olduğundan, dünyanın en güzel yaratığının kendi karısı olduğunu sanıyordu. Bu sanı ile –bu arada şunu da söylemek gerekiyor ki, askerleri arasında en çok hoşlandığı bir Daskylos oğlu Gyges vardı– önemli işlerini yaptırdığı bu Gyges’e, karısının ölçüsüz güzelliği ile övünmekten de geri kalmazdı.

6 Mart 2016 Pazar

Kötülük Üzerine Bir Deneme

Terry Eagleton
2010 

Giriş

Sineklerin Tanrısı filminden bir sahne. 1963 tarihli filmin yönetmeni Peter Brook
On beş yıl önce İngiltere'nin kuzeyinde on yaşında iki çocuk, bir bebeğe işkence edip öldürdü. Halk dehşetle ayağa kalktı. Oysa bu cinayeti niye özellikle korkutucu buldukları tam açık değildi. Neticede çocuklar, kimi zaman oldukça vahşice davranmaları doğal karşılanan sadece yarı ehlileşmiş yaratıklardır. Eğer Freud haklıysa, çocuklar büyüklerinden çok daha zayıf birer süper egoya ve ahlak duygusuna sahiptirler. Bu yüzden asıl şaşırtıcı olan böyle korkunç olayların daha sık yaşanmamasıdır. Belki de çocuklar sürekli birbirlerini öldürüyorlar da bunu bize çaktırmıyorlardır. Aşağıda romanını ele alacağımız William Golding, Sineklerin Tanrısı'nda, ıssız bir adada kendi başlarına kalmış bir grup öğrencinin haftasına kalmadan birbirlerini katledeceklerini iddia eder.

1 Mart 2016 Salı

Şiddet ve Savaş

Erkan GÖKSU*


İNSANLIK TARİHİNİN DEĞİŞMEYEN
FENOMENLERİ:
ŞİDDET VE SAVAŞ

The Unchangeable Phenomenons of Human History:
Violence and War



Düşünce tarihinin temel taşlarından biri olan Sokrates’e izafe edilen bir diyaloga göre; büyük bilge öğrencilerinden “insan nedir?” sorusuna cevap vermelerini ister. Öğrenciler, hocalarının sorusunu garipserler. “Bunu bilmeyecek ne var; iki ayaklı ve tüysüz bir canlıdır” yanıtını verirler. Bu cevap büyük bilgeyi şaşırttığı kadar kızdırır da. Ertesi gün Sokrates, elinde tüyleri yolunmuş bir tavukla öğrencilerinin karşısına çıkar ve onlara belki de hayatlarının en önemli dersini verir: Yanında getirdiği tüysüz tavuğu havaya kaldırarak şöyle der; “Demek insan, böyle bir şey.”
Kendi geçmişinin farkında olan ve bu geçmişe ilgi duyan tek yaratık olan insan, varoluşundan beri “insan nedir” sorusunun cevabını aramıştır (Thomson 1983: 1-4). Tarih boyunca birçok düşünür buna cevap vermek amacıyla çeşitli fikirler ileri sürmüş, her bilim dalı, kendi ilgi alanları ve bilimsel verileri ışığında “insanın ne olduğu” sorusunu açıklamaya çalışmışlardır.[1] Bunu yaparken meseleyi felsefî boyutta değerlendirenler olduğu gibi, salt bilimsel verilere dayananlar, örneğin sadece biyolojinin, psikoloji ya da  budunbilim (etnoloji)in elde ettiği sonuçları gündeme getirerek insan gerçeğini kavramağa çalışanlar da olmuştur.

Umberto Eco: Parçalar

Umberto Eco
1959


IV. Gökadalararası Arkeolojik İncelemeler Kurultayı Tutanakları, Sirius, 4. Kesim, Matematiksel Yıl 121. Dünya, Kuzey Kutbu, Prens Joseph Kara Üniversitesi, Arkeoloji Bölümünden Prof. Anouk Ooma tarafından okunan bildiri.

Saygıdeğer meslektaşlar,

Kuzeyli bilim adamlarının bir süredir yoğun bir 'araştırma etkinliğine giriştiğini ve sonuç olarak, eski çağlarda ya da daha doğrusu Patlamanın bütün yaşam izlerini yok ettiği, o zamanlar 1980 olarak bilinen felaket yılından önce gezegenimizin ılıman ve tropik bölgelerinde serpilip gelişmiş olan eski uygarlığın birçok kalıntısını gün ışığına çıkardığını eminim bilmiyorsunuzdur. Herkesin bildiği gibi, ondan sonraki bin yıl boyunca, bu bölgeler radyoaktivite tarafından öylesine kirlenmiş olarak kaldı ki, otuz-kırk yıl öncesine kadar keşiflerimiz, bilim adamlarımızın uzak atalarımızın gerçekleştirdiği uygarlığın derecesini bütün Gökadaya açıklamayı o kadar istemelerine karşın, bu topraklara ancak çok büyük tehlikelerle karşılaşarak yaklaşabildi.

29 Şubat 2016 Pazartesi

Neden siz beyazların bu kadar çok kargosu var? Tüfek, Mikrop ve Çelik

Jared Diamond
1997


Jared Diamond,  Papua Yeni Gine'de ok atmayı deniyor.
Öndeyiş 
Yali'nin Sorusu: "Neden siz beyazların bu kadar çok kargosu var?"

... 1972 yılının Temmuz ayında tropik bir ada olan Yeni Gine'de deniz kıyısında yürüyordum. Bir biyolog olarak kuşların evrimini incelediğim yerdir Yeni Gine. Yali adında müthiş bir yerli siyasetçiden söz edildiğini duymuştum, o günlerde o bölgede dolaşıyormuş. Bir rastlantı sonucu o gün Yali ile ikimiz aynı yöne doğru yürümekteymişiz. Yali arkamdan yetişti. Bir saat birlikte yürüdük ve bir saat boyunca konuştuk.

26 Şubat 2016 Cuma

Stonehenge'i Kim Dikti?

 Paul Aron



Mısır'ın piramitleri, Yunanistan'ın Parthenon'u, Roma'nın Colleseum'u hep büyük uygarlıkların, firavun ve filozofların, imparator ve kahramanlarının imgelerini akla getirirler.
Stonehenge insanda böyle bir izlenim uyandırmaz.

Salisbury Ovası'ndaki büyük taş blokların kalıntılarının çevresinde, tarihsel şehirler değil, doğu yönünde Londra'ya giden modern otoyollar bulunur. Burada çözülecek hiyeroglifler, yorumlanacak Sokratik diyaloglar yoktur. Stonehenge'i diken Taş Devri ve Tunç Devri insanları daha küçük taş anıtlar da dikmişlerdi.

24 Şubat 2016 Çarşamba

İnsan öldükten sonra kütüphanesine ne olur?


Umberto Eco (U. E) - Jean-Claude Carriere (J. -C. C. )
Söyleşiyi yöneten: Jean-Philippe deTonnac (J. -P. de T)



J. -P. de T. : Jean-Claude, bize, kütüphanenizin bir kısmım satmak zorunda kaldığınızı ve bundan dolayı çok büyük üzüntü duymadığınızı söylediniz. Şimdi size oluşturduğunuz bu koleksiyonların geleceğini sormak isterim. İnsan böyle bir koleksiyonun, bir bibliyofili uğraşının yaratıcısıysa, kendisi artık ilgilenemeyecek durumda olacağı zaman bu koleksiyonun başına ne geleceğini kaçınılmaz olarak göz önünde bulunduruyordur herhalde. İzin verirseniz, siz yok olduktan sonra kütüphanelerinizin kaderinin ne olacağım konuşmak isterim.

Eco, Paris Komünü ve Prag Mezarlığı

Umberto Eco
Prag Mezarlığı

19. yüzyılda Paris: Komün Günleri; hançer darbeleri; absent dumanları arasında hazırlanan cinayetler; kanalizasyonda yatan cesetler; patlamalar; isyanlar; takma sakallar; sahte noterler; düzmece vasiyetler; satanist örgütler; kara ayinler; cinsellikle pek fazla ilgilenmeyen, hastalarının rüyalarına burnunu sokmamaya kararlı bir Doktor Froïde Torino, Palermo, Paris şehirlerinde dolaşan histerik bir satanist; iki kez ölen bir rahip; masonlara karşı entrikalar kuran Cizvitler; rahipleri kendi bağırsaklarıyla boğan masonlar; çarpık bacaklı raşitik bir Garibaldi; bir sahte belgenin Siyon Bilgelerinin Protokollerine dönüşmesi...

Umberto Eco, 2010 yılında İtalya'da yayımlanır yayımlanmaz çoksatarlar arasına giren romanı Prag Mezarlığı'nda, çok renkli, çok katmanlı, çok kişilikli bir dünya sunuyor bize. Hitler'in Yahudi soykırımının gerekçesini oluşturduğu iddia edilen Siyon Bilgelerinin Protokolleri'nin ortaya çıkışını ele alıyor bu eserde. Dönemin popüler macera romanlarından gazete yazılarına kadar çok sayıda kaynağın bir araya gelmesiyle oluşan protokollerin tarihçesini, o dönemin tefrika romanlarına uygun bir tarzda ve tabii ki her zamanki gibi engin tarih, edebiyat ve popüler kültür bilgisini konuşturarak romanlaştırıyor. Üstelik dönemin kaynaklarından seçilmiş uygun resimlerle. (Tanıtım bülteninden)
http://www.idefix.com/kitap/prag-mezarligi-umberto-eco/tanim.asp?sid=HL6REXT4EM8MSR08YGXS

***

Spinoza Problemi - Nazi Subayının Paradoksu

 Irvin D. Yalom


PROLOG


Spinoza uzun zamandır ilgimi çekiyordu ve bu cesur 17. yüzyıl yazarı üzerine yıllardır yazmak istiyordum. Dünyada yapayalnızdı, ailesi, cemaati yoktu ve dünyayı değiştiren kitaplar yazmıştı. Laikleşmeyi, liberal demokratik devleti ve doğa bilimlerinin yükselişini öngörmüş ve Aydınlanma'ya uzanan yolu döşemişti. Yirmi dört yaşındayken Yahudiler tarafından aforoz edilmiş ve Hıristiyanlar tarafından da hayatı boyunca yasaklanmış olması, muhtemelen kendi putkırıcı, sivil hayat yanlısı hassasiyetlerimden ötürü beni her zaman derinden etkilemişti. İlk kahramanlarımdan biri olan Einstein'ın da bir Spinozacı olduğu gerçeği bu garip akrabalık hissini daha da kuvvetlendirmişti. Einstein Tanrı'dan bahsettiğinde "Spinoza'nın Tanrısı"ndan bahsederdi, tamamen doğaya eşdeğer olan, bütün özleri içeren ve "evren için zar atmayan" bir Tanrı'ydı bu ki bununla istisnasız her şeyin doğa yasaları uyarınca gerçekleştiğini kastediyordu.

18 Şubat 2016 Perşembe

Lozan Heyeti'ne Verilen Talimat

Baskın Oran
2001

Lozan Antlaşması'ndaki Türk heyeti. ön sıra; soldan sağa Reşit Saffet (Atabinen), Zülfü (Tigrel), Rıza Nurİsmet (İnönü), Zekâi (Apaydın), Ahmet Muhtar (Çilli), Münir (Ertegün), arka sıra; Atıf (Esenbel), Yahya Kemal (Bayatlı), ?, Ruşen Eşref (Ünaydın), Mustafa Şeref (Özkan), Tahir (Taner), Cevat (Açıkalın), Tevfik (Bıyıkoğlu), Sabri (Artul), Seniyettin, Haim NahumMehmet Ali (Balin), Zühtü (İnhan), Şevket (Doğruer), Yusuf Hikmet (Bayur), Süleyman Saip (Kıran), Fuat (Ağralı), Celâl Hazım (Arar), Hüseyin (Pektaş).
https://en.wikipedia.org/wiki/Conference_of_Lausanne



Hükümet, heyet yola çıkarken, bir bakanlar kurulu toplantısında çarçabuk kaleme alınmış 3 sayfa halinde 14 maddelik bir talimat verdi (Şimşir 1990, s. xiv): 

"I) Doğu sınırı: 'Ermeni Yurdu' söz konusu olamaz, olursa görüşmeler kesilir; 

2) Irak sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecek, konferansta başka bir durum ortaya çıkarsa Hükümetten talimat alınacak; 

12 Şubat 2016 Cuma

Sykes-Picot Efsanesi

Nuray Mert

12 Şubat 2016 Cuma
https://chronicle.fanack.com/syria/history-past-to-
present/french-mandat
Siyasal analizlere tarihsel bir derinlik katmak istiyorsak, önce doğru dürüst tarih bilmek ve de niyetimizin salih olması gerekiyor. Şimdilerde, sadece bizim ülkemizde değil, Batı dünyasında da bölgemizde olan biteni, Sykes-Picot Anlaşması (1916) ile izah etmek anlayışı yaygınlık kazanmış durumda. Bizde, özellikle iktidar çevresinde, Başbakan’dan kalemi eline dün almış köşe yazarına kadar herkes Ortadoğu analizlerini, bölge ülkelerinin bugünkü sınırlarının “Sykes-Picot” Anlaşması ile çizdiği iddiası ile başlatıp bitiriyor. Oysa, savaş yıllarında, İngiltere ve Fransa arasında Ortadoğu’nun paylaşımı üzerine yapılan gizli anlaşma, uzun ve çok boyutlu bir sürecin parçalarından sadece birisi.

Başlangıç noktası 
Bir kere, Osmanlı statükosunun Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da değişimi, Birinci Dünya Savaşı’nın çok öncesinde başladı.

7 Şubat 2016 Pazar

Sykes-Picot ve Orta Doğu'ya İlişkin Diğer Gizli Antlaşmalar


Melek Fırat
2001





Birinci Dünya Savaşında Orta Doğu'ya ilişkin Müttefikler arasında imzalanan çeşitli gizli antlaşmalar 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Moskova'daki sosyalist hükümet tarafından dünya kamuoyuna açıklanınca, sadece gizli toprak paylaşımı dolayısıyla değil, İngiltere'nin aynı bölgeye ilişkin olarak hem Araplara hem de Siyonistlere vermiş olduğu sözler dolayısıyla da büyük tepkiyle karşılandı.

Sevres Antlaşması'nda Kürdistan Meselesi

Baskın Oran

2001
Sevres sonrası Osmanlı İmparatorluğundan ayrılması tasarlanmış bölgeler
Harita: Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, cilt I,  s: 127

Kürdistan ile iIgili Üç Madde 

Birinci Dünya Savaşından sonra kuzey Irak Kürtlerinin de yaşadığı Irak toprakları İngiltere'nin mandasına verildi. Sevresle saptanan Osmanlı sınırları içindeki Kürtlere ise, Sevres Antlaşmasının üç maddesi (md. 62-64) yerel (teritoryal özerklik getirmekte, bu özerkliğin bağımsızlığa dönüşmesini de ilk bakışta mümkün kılan bir ifade kullanmaktaydı. 

Md.62: "Fırat'ın doğusunda, ileride saptanacak Ermenistan'ın güney sınırının güneyinde ve (...) Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde (...) üç üyeden [İngiliz, Fransız, İtalyan] oluşan bir Komisyon hazırlayacaktır. (...) 

6 Şubat 2016 Cumartesi

Laiklik ve Sekülerlik Nedir?

Baskın Oran
2001


Türkiye'de çoğu zaman (ve yanlış olarak) özdeş algılanan bu kavramlardan birincisi devlet'e, ikincisi ise toplum'a ilişkindir. Birincisi bir devlet politikasıdır, ikincisi toplumun bir niteliğidir. 

Din, feodal (tarımcı) toplumların tutunum ideolojisidir (tutunum ideolojisi -cohesion ideology-: "bir toplumu bir arada tutan temel ideoloji" olarak kabaca özetlenebilir). Bu nedenle, feodal kalıntılar taşıyan toplumlardaki din-devlet ilişkileri, bu kalıntıları tasfiye etmiş toplumlardakinden epey farklıdır. 

Birinci tip ülkelerin en net örneği Türkiye'dir. Bu ülkede devlet, Batıcı seçkinlerinin anayasadaki "laiklik" ilkesine yansıyan iradesi gereği, din'i sürekli ve güçlü biçimde denetim altında tutarak ülkenin iman'a dayanan dinsel ilkelere ("şeriat'a) değil, akl'a dayanan rasyonel ilkelere göre yönetilmesini sağlamaya çalışır. Bu, "yukarıdan devrim"in laiklik politikasıdır. (Türkiye örneğinin tersi tabii ki, S. Arabistan türü "şeriatçı" ülkelerdir. Ayrıca, arada Mısır gibi "gri" ülkelerde vardır, ama buralarda Türkiye tipi bir laiklik, daha doğrusu laikleştirme politikası uygulanmaz, uygulanamaz). 

4 Şubat 2016 Perşembe

Heterodoks İslam

Ahmet Yaşar Ocak
1999

“Heterodoxie” Yunanca bir kelime olup, gerçek ve doğru inanç kabul edilen “Orthodoxie”nin karşıtıdır. Belirli bir dinin dogma’larına uygun ve doğru yol sayılan inançlardan ayrılan her inanç sistemi heterodoks olarak kabul edilir.

İslamiyet’te dogmalara (Kuran ve Hadis hükümlerine) uygun düşen inancın “Sünnilik” olduğu düşünülür. Sünniliğe aykırı düşen inançlar ise İslamdaki heterodoksluğu temsil eder. Bunlar Sünniliğe ters düşen fakat İslam dini çerçevesine girdiği kabul edilen inançlardır.  

29 Ocak 2016 Cuma

John Brown

John Stewart Curry'nin duvar resminde John Brown. 
Kansas'taki köle tacirlerine karşı yürüttüğü amansız savaşlar sonucu  ve 
idam edilmesiyle birlikte bir destan kahramanı haline gelmiştir.
Başlatmış olduğu ayaklanma ile siyahların kurtuluşu hareketine öncülük eden John Brown, 9 Mayıs 1800'de ABD'nln Connecticut eyaletinde Torrington kasabasında doğdu. Siyahların haklarını ilk çalışmaya başladığı günden beri savunan Brown, püriten bir aileye mensuptu. 


Yıllarca ABD'nln çeşitli eyaletlerinde dolaşarak çiftçilik, yün ticareti, koyun ve toprak alım satımı yaptı. 1849'da New York'ta North Elba'da köleliğe karşı olan Gerrit Smith'in bağışladığı topraklara yerleşti. Burada kalabalık ailesini geçindirmek için çiftçilik yaparken, bir yandan da siyahların yaşama koşullarına tanık oluyor ve köleciliğe karşı mücadele etmeyi planlıyordu. 

28 Ocak 2016 Perşembe

Avrupa'da Faşizmin Yükselişi Kronolojisi 1917-1939


Lenin, 11.08. 1917
1917 
Şubat: Rus Şubat Devrimi, Çarlığın yıkılması.
Ekim: Ekim Devrimi, Bolşevik-Sol SD bloğunun iktidarı. 

1918
Ocak: Finlandiya’da Devrimci Hükümet’in kuruluşu, iç savaş başlangıcı. 
Avusturya’da yaygın grevler. 750 bin işçinin greve gidişi. 
Mayıs: Finlandiya’da “Beyazların” “Kızılları” yenmesi. 
Kasım: Alman donanmasında isyanlar. 
Avusturya’da sosyal demokrat işçilerin silahlı birliği, Republikanische Schutzbund’un kurulması. 

24 Ocak 2016 Pazar

Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi



Ulusal meclis olarak Fransız halkı temsilcileri, toplumların uğradıkları felaketlerin ve yönetimlerin bozulmasının yegâne nedeninin; insan haklarının bilinmemesi, unutulmuş olması ya da hor görülüp dikkate alınmamasına bağlı olduğu görüşünden hareketle; insanın doğal, devredilemez ve kutsal haklarının resmi bir bildiri içinde açıklamaya karar vermişlerdir.
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan_ve_Yurtta%C5%9F_Haklar%C4%B1_Bildirisi

Öyle ki, bu bildiri tüm toplum üyelerinin hiçbir zaman akıllarından çıkmasın, sürekli olarak onlara haklarını ve ödevlerini hatırlatsın.
Öyle ki, yasama ve yürütme iktidarlarının faaliyetleri siyasal toplumların amacına uygun olup olmadığı her an denetlenebilsin ve bu iktidarlara daha çok saygı gösterilsin.

10 Ocak 2016 Pazar

Taranta-Babu'ya Mektuplar

Nazım Hikmet

[Büyütmek için tıklayınız.]


Taranta-Babu'ya Mektuplar'ın son kısımlarında yer alan bölüm


8 Ocak 2016 Cuma

Beyoğlu’nun İlk Sineması: Pathé

Burçak Evren

Yüzyılımızın başındaki Beyoğlu ya da o dönemdeki adıyla Pera; değişik insan mozaiğiyle her bir etkinliğin, her bir yeniliğin anında yansımasını bulup yeşerme ve serpilme olanağını yakaladığı bir semt görünümündeydi. Azınlıklar, Levantenler, bu kentin büyüsüne yakalanıp turist olmanın sınırlarını aşanlar, Avrupa’da eğitim görüp Batı’nın her bir etkinliğini özümsemek isteyen beyzadeler ve diğerleri Pera’nın kültür sanat etkinliklerinin başlıca tüketicisiydiler. Sanat, kültür ve eğlencenin at başı gidip süreklilik kazandığı Cadde-i Kebir’in ara sokakları bile, yaşıtı büyük kentlerin görkeminden daha göz alıcı, daha renkli ve daha bir çeşitliliğe sahipti. Bir yanda operetler, onun hemen yanı başında paten sahaları, devasa tiyatrolar, biraz ötesinde ortaoyunu, konserler, ayinler, balolar, gösteriler, gösteriler, gösteriler…

5 Ocak 2016 Salı

Thomas Mann: Sanatçı Siyasetin Dışında Kalabilir mi?

Jale Parla

Thomas Mann
Alman romancısı Thomas Mann, Lubeck te 1875’de doğu. Bir ailenin çöküşünü anlatan ilk romanı Buddenbrooks 1900’de yayımlandı. Sonradan bu roman Naziler tarafından yasaklanıp yakıldı. 1903’de Tonio Kröger, 1912’de Venedik’te Ölüm yayımlandı. Başlangıçtaki muhafazakâr görüşlerinden Hitler iktidara geldikten sonra vazgeçen Thomas Mann, bu muhafazakâr görüşleri 1918’de “Apolitik Bir Adamın Gözlemleri” başlığı altında yayımladı. 1925’de Büyülü Dağ, 1933-42 arasında Joseph Dörtlüsü’nü yazdı. 1933’de Almanya’yı terk eden Mann’ı Naziler 1936’da vatandaşlıktan attılar. Ama o Nazi Almanyası’na karşı konuşmaları ve yazılarıyla yaptığı savaşımı sürdürdü. Bu yazılar ve konuşmalar sonradan Dikkat Avrupa, başlığıyla bir kitapta toplandı. 1937’de yazdığı Mektuplar’da Alman faşizmini şiddetle yerdi. 1947’de çıkan Doktor Faustus Alman faşizminin temelinde yatan şeytani kötülüğün parabolik bir anlatımıdır.

4 Ocak 2016 Pazartesi

George Orwell: Totalitarizm

George Orwell
1946

(...) Örneğin, bir İngiliz komünistinin ya da bir sempatizanın Britanya ile Almanya arasındaki savaşa dair takınması gereken birbiriyle uyumsuz çok sayıda tutumu ele alalım. 1939 Eylülü' nün dört yıl öncesinde böyle birinin "nazizmin" korkunçluğu"ndan sürekli endişe duyması, yazdığı her şeyi bir Hitler suçlamasına çevirmesi bekleniyordu. 1939 Eylülü'nden sonra, yirmi ay boyunca Almanya'nın işlediği günahların kendisine karşı işlenenlerden az olduğuna inanması ve yazarken "nazi" sözcüğünü lügatından çıkarması; 22 Haziran 1941 sabahı, sekiz haberlerini dinledikten hemen sonra ise yeniden nazizmin dünyanın gördüğü en korkunç kötülük olduğuna inanmaya başlaması gerekiyordu. 

Bu tür değişiklikler yapmak politikacılar için kolay olsa da yazarlar açısından durum farklıdır. Eğer bağlılığını tam doğru anda değiştirecekse, ya öznel duygulan hakkında yalan söylemek ya da onları tamamıyla bastırmak zorunda kalacaktır. Her iki durumda da enerji kaynağını yok etmiş olur. Yalnızca fikirler aklına gelmeyi reddetmeyecek, aynı zamanda kullandığı sözcükler dokunuşu karşısında taş kesilecektir. Günümüzde siyasi yazılar yazmak; neredeyse tamamen bir çocuğun meccano* setinin parçalarını birbirine geçirmesi gibi önceden hazırlanmış cümlelerin birbirine geçirilmesinden olu­şuyor.

3 Ocak 2016 Pazar

Keltler veya Galatlar

İrfan Unutmaz
Roma askeri bir Kelt savaşçısı ile dövüşüyor http://www.bbc.co.uk/schools/
primaryhistory/romans/invasion/ 



Keltlerin Delfi Apollon Tapınağına Saldırısı
Pos bıyıklı, küt burunlu, fırça saçlı ve kalın kaşlı sarışın dev adamlar, tanrı Apollon'un kutsal kenti Delfi önlerinde çıplak vücutlarıyla at üzerinde ilk kez MÖ 278'de gö­rülmüşlerdi. Kendilerini karşılayan Helen elçileri, önce onlardan "tanrı­lara karşı koymamalarını" rica ettiler. Ama Keltlerin lideri acımasız­dı; "Sizin tanrılarınız fazla zengin..."dedi, "Bundan sonra herkes için daha eli açık olacaklar. Hem de bizden başlayarak..."
Artık ne ola­cağı belliydi; Keltler, Delfi'nin dillere destan zenginliğinden paylarına düşeni almak için kente saldıra­caklardı...

Tapınağa saldırırken, gökyüzünün kararıp, şimşeklerin çakması, Keltleri korkutuyor
Ama çağ; hurafelerin, aklın ve korkunun iç içe geçtiği bir devirdi. Keltler, yüklü ganimetler alıp kenti ve tapınağı tam ele geçirecekken gökyüzü kararmış, şimşekler çak­mıştı. Apollon'un rahipleri, bu do­ğa olayını vakit kaybetmeden kul­landılar ve etrafa "tanrının geldiğini ve tapınaktan çıktığını" yaydılar. Bu söylentinin üzerine, kentteki tüm Helenler, mistik bir güçle to­parlanıp saldırıya geçtiler.Tıpkı onlar gibi,"gökyüzü ve güçlerinin tanrısal olduğu"na inanan ve olayı böyle yorumlayan Keltler de korku­ya kapıldılar; "gökyüzünün başları­na çökecek kadar öfkelendiğini" haykırarak kaçtılar. Durum bir anda tersine dönmüştü. İlk çağların en vahşi savaşçılarından olan Keltler de bu olayın ardından gözlerini da­ha kuzeydeki Boğazlar'a doğru çevirdiler...

Keltler, önceleri Avrupa'nın batı bölgelerinde yaşıyorlardı
M.Ö 587 tarihlerine doğru Kimmerler tara­fından yurtlarından sürülünce, geçtikleri yerlerde birtakım boylar bı­rakarak, Orta Avrupa'nın batısın­dan, çeşitli boylar halinde doğuya doğru yayılmışlardı. Güçlü savaşçı­lar olarak bilinen bu insanlar, kendi adlarıyla anılan Galya'dan, bir baş­ka deyişle bugünkü Fransa'dan gö­çerek, Bohemya'yı ve Bavyera'yı işgal etmişlerdi. Bir diğer boy da, Alp Dağları üzerinden Kuzey İtal­ya'ya inmiş ve Etrüskler'in varlığına son vermişti. Bu bölgelerde Kelt boylarından Ligurları, İsombraları ve Ombriaları bırakmışlar, M.Ö 395'de Allio Irmağı çevresinde Ro­malıları yenip, bir aralık başkentle­ri Roma'ya bile girmişlerdi. Bazı Galyalı gruplar da, İspanya'nın bir bölümünü, başka boylar da Aşağı Tuna ülkelerini istila et­mişlerdi.

İskender, Tuna seferi sı­rasında bunların gönderdiği bir he­yeti de kabul etmişti. Galyalılar, Trakya Kralı Lysimakhos'un öldü­rüldüğünü ve devletin yıkıldığını öğrenince güneye inmiş ve hiçbir direnişle karşılaşmadan Trakya'ya yığılmışlardı. Burada üç kola ayrılan Galyalılardan birinci kol, Makedonya üzerine yürüyerek yeni kral Ptolemaios Keravnos'u öldür­müş ve ordusunu perişan etmişti. İkinci kol da Presnos idaresinde Yunanistan'a girmiş, Delfi dahil bütün bölgeyi yakıp yıktıktan son­ra geri çekilmişti.

Galyalılar Çanakkale Boğazını geçmeye çalışıyorlar
Çanakkale civarındaki Gelibolu yakınlarına yığılan Galyalılar, boğazı geçmek için araç arıyorlardı. Bitinya Kralı Nikomedes, bunları paralı asker olarak hizmetine alma­yı, karşılığında da kendilerini Ana­dolu'ya geçirmeyi teklif etti. Gal­yalılar, teklifi hemen kabul ettiler. Nikomedes de bunları Anadolu'ya geçirecek gemileri temin etti. An­laşmaya göre, Galyalılar ilk aşa­mada Bitinya Kralı'nın asi kardeşi­ne karşı savaşacaklardı. Sonra da Selevkoslar'a karşı, Bitinya ve yan­daşları olan Bizans, Herakleia, Kalkedon gibi küçük kırallıklarla birleşeceklerdi.

Galyalılar Anadolu’yu yağmalıyor
Anadolu'ya geçen Galyalılar, ilk hamlede Nikomedes'in rakibi ve kardeşi Zipoetes'i yendiler. Böylece bütün Bitinya, Nikomedes'in idaresi altına girmiş oldu. Zaferin sonucu Nikomedes açısından büyük bir ödülü gerektiriyordu; sayıları 20 bin civarındaki Galyalılara, halkı saldırgan olmayan Yukarı Frigya'nın dağlık bölgelerinde geniş topraklar önerdi. Böylece kral, Selevkoslar'a karşı savaşçı bir halkın oluşturacağı tampon bir devlet kurulmasını amaçlıyordu.
Ne var ki Galyalılar, bu topraklarda örgütlü bir devlet kurup yaşamak yerine, yakın ve uzak kentleri yağmalamaya başladılar. Anado­lu'daki hemen tüm Marmara ve Ege sahillerindeki kentleri adeta perişan ettiler. Selevkoslar dahil birçok site, bu saldırıları durdurmak için Galyalılar'a, "Galatika" denilen bir haracı düzenli olarak ödemeyi ka­rarlaştırdı.

Galyalıların izleri hala var: Gelibolu = Gal kenti... Keltler, ya da Anadolu'ya geldikleri sıradaki kimlikleriyle Galyalılar, tüm vahşiliklerine karşın, eski dünyada birçok bölgede günümüze kadar uzanan izler bıraktılar. Geli­bolu, batılıların değişiyle "Gallipoli", "Gal Kenti" anlamına gelmekteydi.

İstanbul Galata semtinin adı da Galyalılardan kalma
Benzer şekilde bir kı­sım Galyalılar, tarihçi Polybius'un anlattığına göre Bizans'ı çok beğe­nince kentin yakınlarına yerleşmiş­lerdi. Burası, bugüne kadar İstan­bul'un tarihi merkezlerinden birisi olan ünlü "Galata" semti olarak kaldı. Çünkü, kökleri Batı Avrupa'ya uzanan Keltler'e Helenler, "Keltai" ya da "Keltoi", Romalılar da "Galli" (tekili Gallus) diyorlardı. Keltler, Anadolu'da Kızılırmak yayı içine yerleştiklerinde ise Helenler tarafın­dan "Galatai" (tekili Galates) adıyla anıldılar.

Zaman içinde de Anado­lu'da "Galatlar" adıyla tanındılar. Bu ad öylesine baskınlaştı ki, yerleştikleri bölge o zamana kadar "Frigya" olarak anılırken, giderek "Galatya" adı ile ünlendi.
Üç büyük boy halinde Anado­lu'ya geçmiş olan Galatlar, Frigya'ya yerleşince, her bir boy bir yöreye yerleşmek üzere bölgeyi paylaştı. Bunlardan "Tolistoages"ler (Tolisto-Boi), Pessinus ve Gordion yöre­sini (Polatlı ve Sivrihisar civarı); "Tektosages"ler (Volk-Tektosag) Ankara'yı (Ancyra); "Trokmes"ler de (Trogmi) Yozgat, Tavion (Büyük Nefesköy) civarını seçti. Üç boydan her biri "Tetrark" denilen dört tem­silci tarafından idare ediliyordu. "Pagi" (klan) denilen grupların başı olan tetrarklar'ın yönetiminde bir hakim, bir askeri komutan ve iki komutan yardımcısı vardı. Buna göre üç Galat boyu, 12 tetrark'ın idaresinde bulunuyordu. Bunlar ge­rektiğinde toplanır, halkı seçmiş ol­duğu 300 kişiden oluşan ve "Thru­nemton" (yüce divan) denilen bir kurultaya başkanlık ederlerdi. Bu­rası, işlevsel açıdan çoğunlukla ci­nayetlerin yargılandığı bir mahke­me gibiydi.

Galatların başkenti: Ancyra (Ankara)
Eski bir geçmişi olan Ankara, ilk kez Galatlar döneminde başkent oldu. Roma'ya bağlandığı yıllarda Galatlara ilişkin önemli yapı olan Augustus Mabedi yapıldı. Roma döneminde ise, yörenin en gelişmiş kenti oldu. Hamam ve diğer yazılı anıtlar şimdi açık hava müzesi...

Yakaladıkları tüm esirlerini kurban ederlerdi
Galat boylarının tamamına hük­meden bir kral yoktu. Boy başkanları bu yetkiyi kendi boyları içerisinde yürütürlerdi. Bu insanlar böl­gedeki diğer halklara göre çok fazla vahşiydiler; yakaladıkları tüm esir­leri "göğe ait tanrısal güç"e kurban ederlerdi. Bu nedenle komşuları her zaman tetikte durmak zorundaydı­lar. Galatlar'ın en önemli mistik sa­vaş ganimetlerinden birisi insan ka­fasıydı.

Savaşçılar, ellerine geçir­dikleri kafaları sandıklarda, ya da raflı nişlerde saklarlardı. Ölü kafa­larının, yeryüzünde sahibinin güçle­rini barındırdığına ve buna sahip olan savaşçının da bu güçleri ken­dinde topladığına inanılırdı.

Kendi kültürlerine özgü savaş aletleri ve stilleri vardı
Kendi kültürlerine özgü savaş aletleri, üçgen uçlu kısa kılıç, mızrak ve kalkandı. Ayrıca,savaş arabası, ok ve yay da kullanırlardı. Sa­vaşmadan hemen önce, karılarını, çocuklarını ve mallarını toplayarak bir dağın tepesinde emniyete alırlar­dı. Bu nedenle her boyun kendine özgü bir dağı vardı. Bu dağın çevre­sine hendekler açarak bir savunma siperi oluştururlar, savaşırken de yarı çıplak dövüşürlerdi. Gövdelerini dar ve uzun kalkanlarıyla kapa­tırlar, belden aşağılarında ise yün­den dokunmuş bilekten bağlı, po­tur-şalvar benzeri bir pantolon gi­yerlerdi. Ata bindiklerinde kadın ve erkek aynı poturu giyerdi. Bu yün giysi, savaşmadıkları zamanlarda çiftçilik ve hayvancılık yapan bu toplumun simgelerinden biriydi.

Garip bir kurban geleneği: Erkekliğini sunmak
Galatya'ya yerleştikten sonra Galatlar, kendi tanrılarının yanısıra Anadolu'nun baş tanrılarından Kybele'ye tapınmışlardı. Galat inan­cında "gök", erkek-baba olarak; "top­rak" dişi-ana tanrıçayı dölleyen güç olarak kabul ediliyordu. Kybele de, geleneksel Galat inancına yakındı ve "yaratıcı doğa"yı, toprağı temsil eden dişi-ana bir tanrıçaydı. Gelene­ğe göre "Attis", her ilkbahar (22 Mart), ulu bir çamın altında erkekli­ğini tanrıçaya kurban ederdi. Attis,özellikle Pessinus'ta rahip ve yöneti­ci karışımı görevleri olan kişilere ve­rilen isimdi. Pessinus'taki on yüksek attis'in beş tanesi Galatlara, diğer beşi de Frigler'e ayrılmıştı. Böyle bir töreni tarihçi Fernand Lequenne şöyle anlatıyor:
"Bazen coşkunun en yüksek noktasına erişmiş bir adam birden ortaya atılır, taş bıçağı eline alır, sunağın üstünde erkekliğini kurban ederdi. Böylece "Gal" olur, Ana ile birleşirdi. O zaman özgürlüğünün simgesi olan Frigya başlığını giyebilirdi. Bundan sonra ona "arınmış","kusursuz",ya da "ermiş" de­nilirdi..."
Günümüzde Pessinus antik kentini gezenlerin gözlerine sık sık takılan ve kesilmiş izlenimi veren "fallus"lar yalnızca ilginç bir rast­lantı olmasa gerek.

Galatları Antakya’da filler durdurdu

Anadolu tarihinin o güne kadar gördüğü en savaşçı insanlar olan Galatlar'ı durdurmak çok zordu. Del­fi'de onları yıldırımlar ve gök gürül­tüleri durdurabilmişti, Toroslar'ın ge­çitlerinde de bu işi insanlar değil an­cak filler başarabildiler. M.Ö 275 yı­lında Galatlar, Toroslar'ı kısmen ge­çip Kilikya'ya indiler. I. Antiochos için, Antakya kapılarına dayanan Galat orduları durdurulmayacak bir güçtü. Ama, kumandanlarından bir Rodoslu, Galatlar'a karşı filleri kul­lanmayı önerdi. Galatlar'ın savaş arabalarına karşı ileri sürülen 16 fil, at­ları ürkütüp süvarilerini düşürdüler. Galatlar bir türlü toparlanamayınca Galatya'ya doğru kaçmaya başladılar. Zaferini kutlamak için Suriye'ye dö­nen Antiochos'a ise "kurtarıcı" anla­mına gelen ünvanı verildi. Tarihçi Lucianos'un bu olay konu­sundaki yorumu ise şöyleydi:"Kurtu­luşumuzu on altı file borçlu olduğu­muz için utansak daha yerinde olur!".

Galatlar yeni savaş teknikler karşısında şaşırıyor, yeniliyorlardı
Galatlar, her ne kadar "yaman savaşçı" olarak niteleniyorlarsa da o günlere göre yeni tekniklerin kulla­nıldığı savaşların sonunda sık sık "yenilen taraf olmaktan kurtulamı­yorlardı. Bu özellikle Roma'nın Anadolu'yu kendi eyaleti yapma öz­lemlerinin başladığı dönemler için fazlasıyla geçerliydi. Konsül Manli­us, bu amaçla M.Ö 189 ilkbaharında Efes'ten yola çıkıp uzun bir yürüyüşten sonra Pessinus'u geçerek Gordi­on önüne gelmişti. Kenti boşaltan Galatlar, Manlius'un bir yağma sava­şı yaptığını sanıp yanılmışlardı. To­listo-Boiler, Manlius'a en yakın yer olan Olympos'ta (yeri kesin değil), Tektosaglar da Ankara yakınındaki Magabia Dağı üzerinde savaş düzeni aldılar. Manlius, sıcak temastan önce, Galatlar üzerine uzaktan ok ve sapan taşı yağdırdı. Böylesi bir savaş tar­zından yine şaşkına dönen Galat­lar'dan, önce Tolisto-Boiler, sonra da Tektosaglar adeta imha edildiler. M.Ö 188 yılında ise Manlius, Galat boylarıyla Apameia'da (bugünkü Di­nar) yaptığı anlaşmada; artık yağma yapmamak ve kendi sınırları içinde kalmak koşulu ile Bergama Kralı II.Eumenes'le barış içinde kalabileceklerini bildirip anlaştı. O dönem­lerde Bergama Krallığı güçlü bir devletti. Roma da artık Anadolu'da bir tür hakem rolünü üstlenmişti ve Ber­gama'nın fazla güçlenmemesi için Galatlar'la Bergamalıların arasını aç­maya büyük özen gösteriyordu.

Galatlar Çanakkale’ye geri çekiliyor
Attalos'un niyeti bütün bölgeyi almaktı. Ama bir gece ay tutulunca Ai­gosages Galatları korkup geri çekil­diler. Kral, bunları Çanakkale Boğa­zı'na kadar götürüp oraya yerleştirdi.

Ancak, bütün Batı Anadolu'yu Ga­latlar'a karşı savunmuş bir kralın bu davranışı tüm bölge insanının tepkisi çekmişti. Aigosagesler burada rahat durmadılar. Çevrelerine akınlar ya­parak her yeri haraca bağladılar. Bergama çevresine bile akınlar ya­parak Attalos'u zor durumlarda bıraktılar. Aigosagesler'in akınların­dan yılan Bithinya Kralı I. Prusias, bunun üzerine kuvvetli bir orduyla Galatlar'ın üstüne gidip hemen ta­mamını ortadan kaldırdı.

Bergamalılar Galatları yenince Ege de bayram ilan edildi.Bergama Sunağı yapıldı
Benzer şekilde M.Ö 166 yılların­da II. Eumenes'e karşı kışkırtılan Galat boyları, Bergama Kralı ile çok kanlı bir savaşa girdiler. Zafer Ber­gamalılar'ın olunca, tüm Ege kentleri bayram ilan ettiler, atletizm yarış­maları düzenleyip Bergama'ya hediyeler yağdırdılar. Sardes kenti bu bayramı beş yılda bir olmak üzere sü­rekli kutladı. Miletos'da toplanan kent temsilcileri, krala altın bir taç hediye ettiler ve adına diktirmeyi dü­şündükleri altın heykelin yerini belir­leme kararını Eumenes'e bıraktılar. Kral da bunun yerine, günümüzde "Bergama Sunağı" olarak bilinen ve şimdilerde Berlin'de bulunan ünlü sunağı kazandığı bu zaferin anısına yaptırdı. Kralın anıtın kenarlarına yaptırdığı kabartmalarda, tanrılarla "gigantlar"ın (devlerin) mitolojik sa­vaşı sembolize edildi ve Bergamalı­ların, Galatlarla yaptığı savaş anlatıl­dı.

Galatlar, başlangıçtan beri Berga­ma'yı tehdit edip haraca kesmişlerdi. Bunu da daha çok Tolisto-Boiler yapmaktaydı. Bergama'nın ünlü kralı I. Attalos, kent kalesinin yanına ka­dar sokulan Tolisto-Boiler ile Tektosaglar'ı M.Ö 230'da iki defa yenmiş­ti. İkinci zaferde savaş, Afrodit Tapı­nağı'nın çevresinde olduğundan,olay "Afrodition Savaşı" olarak anıldı. I. Attalos Galatlar karşısında kazandığı zaferleri ölümsüzleştirmek için kent­te birçok anıt ve heykel diktirdi. I. Attalos'un bu parlak durumu fazla uzun sürmedi. Güneydeki Selevkos tahtına III. Antiochos oturunca, To­roslar'ı geçip Bergama Krallığı'nı sı­nırları içine soktu.

Hatta bir aralık Bergama devletinin gücü, Bergama kenti surlarından öteye işlemez oldu. Attalos, içine düştüğü zor durumdan kurtulmak için Trakya'daki Galat boylarından Aigosagesler'le anlaşma yoluna gitti. Onları kadın ve çocukla­rıyla Anadolu'ya geçirip, kendi kuv­vetlerine paralı savaşçı olarak kattı. Hiç vakit yitirmeden Misya üzerine yürüdü, Foça'ya kadar olan bütün sa­hili ele geçirdi.

Galatya Roma eyaleti oluyor
Nihayet, M.Ö 166 yılında Roma, Galatları, kendi sınırları içinde kal­maları koşulu ile özgür bir ülke (Ga­latya) olarak kabul etti. Bu durum, zaman içinde Roma'nın işine yaradı; bütün bölge giderek Roma'nın ege­menliğine girdi. M.Ö 133 yılında, akli dengesinin bozuk ve kendi ya­kınlarına düşman olan III. Attalos'un vasiyetnamesine, ölümünden sonra ülkenin Roma'ya devredilmesini koy­durması üzerine; M.Ö 129 yılında Ege ve İç Anadolu,o sırada resmen kurulmuş olan "Asya Eyaleti" sınırla­rı içinde sayıldı. M.Ö.25 yılında da Galatya Roma'ya ilhak edildi. Fakat Romalılar, dört yıl kadar idareyi ele almadılar; ülkeyi yerli Galat prensle­rine yönettirdiler. Augustus, bir ka­rarname ile M.Ö 21 yılında Galat­ya'nın bir "Roma eyaleti" olduğunu ilan etti.

Ankara yine merkez olarak kalıyordu. Galat ileri gelenleri asalet ün­vanları aldılar. Vahşi,yağmacı, savaşçı Galatlar, artık birer saygıdeğer Romalı olmuşlardı.

Antik Çağ'ın paralı askerleri
Galatlar, anlaştıkları ücreti al­maları ve başlarında büyük serüvenlere layık yiğit bir şef ol­ması koşuluyla,"ölene dek" bağ­lılıkları ile herzaman en ünlü ka­vim olmuşlardı. Yüzyıllar boyun­ca, Küçük Asya'da Galatlar'ın ka­rışmadıkları hiçbir önemli olay geçmedi.

Ateşli yeni çeşit askerler
Justinus'un yazdığına göre "Galyalı" isminin yarattığı dehşet, silahlarının daimi başarısı o de­rece etkiliydi ki, onlara başvur­madan hiçbir kral kendini güven­lik içinde duyamaz, ya da düş­müş bir kral tekrar tahtını elde etmeyi düşünemezdi. Tarihçi Jul­lianus ise,"Herkes, düzenbaz ve değersiz Grek askerlerinden ve Asyalı askerlerden pek göze ba­tacak şekilde ayrılan bu göz ka­maştırıcı, ateşli yeni çeşit asker­lerin peşinde koşuyordu..."diye yazmıştı.
Vücutları ve salınışları muhte­şemdi. Çeşitli ordularda paralı askerlik yaparken bile o ordunun silahlarını almaz, bunun yerine kendilerine özgü silahlarını, boy­nuzlu ya da boynuzsuz miğferle­rini, ayak bileklerinden sıkılı po­turlarını, çivili ayakkabılarını, or­tası çizgili kalkanlarını kullanır­lardı.
Kışın yünlerle örtünürlerdi. Ve tabii kutsal işaretlerini her yerlerine takıp takıştırırlardı. Ku­ral olarak, savaştıkları sırada ba­ğımsız milisler halinde şefleriyle bir arada bulunurlar, çoğunlukla karılarını ve çocuklarını da bera­ber götürürlerdi. Kendi değerle­rini iyi bildiklerinden, hizmetleri­ni pahalıya satarlar, bazen bu hesaba karıları ve çocuklarının hissesini de katarlardı. (Fernand Lequenne "Galatlar")

İncilde Galatlar
Coğrafyacı Strabo, Galatya nüfusunun Paflagonyalılar, Frigler, Galatlar, Likaonyalılar, İsa­urialılar ve Psidialılar gibi çeşitli etnik gruplardan meydana geldi­ğini vurgulamıştı. Bunlara ek olarak; Persler, Helenistik artıklar, Romalılar, yerli Anadolu köylüle­ri ve savaşçı dağ kabileleri gibi halklar da mevcuttu. Bütün bu et­nik grupların arasında da bir dil birliği bulunmuyordu. Örneğin, kentlerde yaşayan Galatlar, ça­ğın uluslararası iletişim ve kültür dili olan Grekçe kullanıyor ama Latince de öğreniyorlardı. Buna karşın, köylerde ve küçük yerle­şim birimlerinde yaşayan Galat­lar'ın kullandığı dil, batıda Gal­ya'nın Toulouse gibi merkezlerin­de kullanılan Keltçe'ydi. Bu farklılık, toplumun önde gelen ki­şilerinin isimlerinde de gözle­niyor; birçoğu Grek-Kelt karışımı isimlerle anılıyordu...

İsa'nın doğumundan 25 yıl ka­dar önce birer Roma vatandaşı olan Galatlar, onun çarmıha gerilmesinden bir 25 yıl kadar son­ra da Hıristiyanlık'la tanışmışlar­dı. 12 Havari'den biri olan Aziz Paulus, önce Hıristiyanlık'ı benimseyen ama aradan geçen yıllar içinde tekrar pagan inanış­lara dönen Galatlar'a şu mektu­bu yazmıştı:
"Sizi Mesih'in ina­yetine çağırandan böyle çabukça farklı bir İncil'e dönmekte olduğunuza şaşıyorum; o başka bir İncil değildir. Fakat sizi karıştıran ve Mesih'in İncili'ni bozmak isteyen bazı kimseler var. Fakat eğer biz, yahut gökten bir melek de size vaadettiğimiz İncil'den baş­ka bir İncil vazederse, lanetli ol­sun... Ey akılsız Galatlar, gözleri önünde İsa Mesih haça gerilmiş olarak tasvir olunan sizleri kim büyüledi?"
İncil'in "Paulus'un Galatyalılar'a Mektubu" bölümünün 5. babında Paulus, o dönemlerde Hıristiyanlık'ın en büyük rakibi olan Yahudilik'in en önemli ge­leneklerini uygulamamaları için Galatları ikna etmeye çalışmıştı. Bu geleneklerden biri de sünnet olmaktı.
"İşte, ben Paulus size diyo­rum: Eğer sünnet olunursanız, Mesih size hiç faide etmez. Çünkü, Mesih İsa'da ne sünnetlilik, ne de sünnetsizlik, fakat sevgi ile amil olan iman işe yarar. Sizi rahatsız edenler daha iyisi ken­dilerini hadım etsinler...

Bakın, kendi elimle size ne kadar büyük harflerle yazıyo­rum. Bedende iyice gösteriş yapmak isteyenlerin hepsi an­cak Mesih'in haçı için eza çek­mesinler diye sizi sünnet olun­maya icbar ediyorlar. Çünkü sünnetli olanlar kendileri de şe­riati tutmuyorlar; fakat sizin be­deninizle övünsünler diye sizin sünnet olunmanızı istiyorlar. Fa­kat, rabbimiz İsa Mesih'in haçın­dan başka bir şeyle hâşâ övünmeyeyim; o haç vasıtası ile bana dünya haça gerildi ve ben dün­yaya... Çünkü, ne sünnetlilik, ne de sünnetsizlik, ancak yeni hil­kat bir şeydir..."
Britanya’da Kelt kültürü hala yaşatılmaya çalışılıyor
MÖ 1. yüzyıldan itibaren Keltler, Gallo-Latin uygarlığıyla kaynaşmaya başlamıştı. VII. yüzyıla doğru ise, dillerini ve geleneklerini koruyabilen Keltler sadece Britanya Adala­rı'nda kalmıştı. Bu adalarda Kelt geleneği hâlâ titiz bir biçimde sürdürülüyor. Her yıl, temmuz ayının son pazar günü, 50 bine yakın saf Kelt, İrlanda'nın batı kıyısındaki Croagh Patrick böl­gesinde toplanıyorlar ve ataları­nı anıyorlar. Yüzlerce Kelt dilin­den bugüne kadar yaşayanların sayısı sadece dört.

En fazla Keltçe konuşanlar Galler de
İrlanda'nın batı kıyılarında ya­şayan bin kadar insan hâlâ Kelt diliyle konuşuyor, İskoçya'da Kelt diliyle konuşanların sayısı ise 90 bin civarında. Britanya Adaları içinde Keltçe konuşan insan sayısının en fazla olduğu bölge ise Galler (Wales). 500 bine yakın kişi hâlâ atalarının dilini terketmiş değil. Ancak, son yıllarda bu sayıda çok hızlı bir düşüş gözleniyor. Geçen yüzyıl Galler bölgesinde nüfu­sun yüzde 50'si Keltçe konuşur­ken, bu sayı bu yüzyıl içinde nüfusun yüzde 20'ine inmiş durumda...

Kıta Avrupası'nda ise sadece Fransa'nın Bretagne bölgesin­de yaşayan küçük bir nüfus Keltçe konuşuyor. Bu insanla­rın ataları, Sakson saldırısı so­nucu Britanya Adası'ndan kaçıp Fransa'nın bu bölgesine yerle­şenler. Ancak, Fransa'da kaç kişinin Kelt dilini gerçek anla­mında kullandığı bugün sapta­mak çok güç. Kimilerine göre sadece 20 bin, kimilerine göre ise en az 700 bin Breton Keltçe konuşuyor...

Focus / Kasım 1995