ortaçağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ortaçağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2020 Perşembe

Gargantua ve Rabelais


Ortaçağ denilen dönemle Rönesans diye adlandırdığımız uyanış çağı arasında kesin bir ayrım yapmak, tarih anlayışını basite indirgemek, insanlığın gelişmesindeki tutarlı ve kapsamlı süreci sınırlara, kalıplara sokmak olur. İnsanlık birdenbire mi uyanmış, neye uyanmış? Karanlığın egemen olduğu uzun bir süreden sonra, insana gözlerini açmış, bedeni ve ruhu ile tüm insana yönelmiş deniyor. Bu yöneliş de Yunan-Latin ilkçağının dünya görüşüne ve o görüşün ürünleri olan yazın ve sanata dönüşle gerçekleşmiş. Bir Brueghel, bir Jerome Bosch insanı görmemiş göstermemiş de bir Michelangelo ya da bir Raphael mi daha iyi, daha tamam, daha gerçek olarak görmüş ve göstermiş? Özde belirgin bir ayrılık olmasa gerek ortaçağın görüş ve davranışı ile uyanış çağı insanının özlem ve eğilimleri arasında. Her ikisi de, ister Tanrılı ister Tanrısız olsun, insana dönüktür aslında, insanlığın her çağı gibi. Bu iki dönemin geleceğe seslenişindeki asıl ayrılığı ve bu ayrılığın asıl nedenlerini araçlarda aramalı. Çağların yüzünü değiştiren araç burada matbaadır. Ortaçağ da Latince bilir, ilkçağın yazın ve sanat ürünlerini canlı tutmak için el emeği harcamış, göz nuru dökmüştür. Geleneği sürdürmek, bilgi verilerini çağdan çağa aktarmakta eşi bir daha görülmedik bir çaba ile başarıya ulaşmıştır. Avrupa’yı bir boydan bir boya kaplayan manastırlar on, on dört yüzyıl sürece karınca yuvası gibi kaynamasaydı, mum ışığında inci dizer gibi dizmeselerdi binlerce el yazmasını, Homeros’tan, Vergilius’tan, Heredot ya da Plinius’tan eser mi kalırdı uyanış çağına? Ortaçağın canlılığı bir bakıma ilkçağdan da daha göz kamaştırıcıdır. Bir oluş ki, topraktan fışkıran özgün değerleri dile getirmek, biçimlendirmek için insanın devinmesini baş döndürücü bir hızla canlandırır. En ufak taşına varıncaya dek kuyumcu eliyle işlenmiş katedral denilen o gökdelenleri bir düşünün, Tanrı için üst üste dizilmiş birer sırça saray diyeceksiniz, evet ama insan hep kendini aşan bir varlık uğruna yaratır büyük eserlerini, ölümsüzlüğe ulaşarak dile gelen tek varlık ise gene kendisidir, insandır. İnsanlığın insana en çok inanmış dönemlerinden biridir ortaçağ, onu karanlık görmekte haksızlık eder tarihçiler. Hele dil ve yazın konusunda ortaçağdan daha pırıltılı bir dönem düşünülemez: Fıkır fıkır kaynamaktadır kazan, Latincenin attığı tohumlar ulusal düzeyin gün gün oluşan ürünlerini gökkuşağının renklerinden daha da ayrıntılı bir cümbüş içinde serer gözümüzün önüne.

Bu diller korkunç bir zenginlikle karşımıza çıkıyorsa on altıncı yüzyıl Fransızca, İtalyanca ya da İspanyolcasında, yüzyıllar süren yeraltı akışının basılmış kitapla yeryüzüne fışkırmasındandır. Evet, korkunçtur ortaçağdan yeniçağlara geçişte insan düşüncesinin oluşumu. Rabelais’in deyimiyle “horrifique” (dehşet salan) ve “espouvantable” (korkunç) diye nitelendirilebilir. İnsanın dev büyüklüğü karşısında duyulan şaşkınlık ve korku.

16 Kasım 2019 Cumartesi

Kaynakları Sorgulamak: Avrupa'nın İlk Üniversiteleri



12. ve 15. yüzyıllar arasında Avrupa'da kurulan üniversiteleri gösteren harita
İlk üniversite 1180 yılında Kuzey İtalya'da kurulmuş olan Bologna Üniversitesi diye bilinir ama
haritada ondan daha önce kurulmuş üniversiteler de gösterilmiş. Aslında burada bir bilgi yanlışı var
çünkü Bologna üniversitesinin kuruluşu 1180 değil, 1080 olmalı. İnceleyiniz. 
Üniversitelerin açıldığından beri kesintisiz olarak çalışmış olması da dikkate alınması gereken en önemli faktör.
Kaynak: Norman Bancroft Hunt, Living in the Middle Ages , Thalamus Publishing, 2009, s. 71

→Şu kaynağa da bkz. Burada oldukça farklı bilgiler var. Karşılaştırınız.

Dikkat! Bu durumdan çıkartılması gereken en önemli sonuçlardan biri, gördüğümüz herhangi bir belgeyi, bir kaynağı, mesela bir haritayı sorgulamadan doğru olarak kabul etmemektir. Ama bu her şeyden de şüphe etmek gerektiği anlamına da gelmemeli. Dikkatli olmak, eleştirel yaklaşmak, sorgulamak bilimsel disiplin adına zaten yapılması gereken ilk adımlar. Burada kaynağın niteliği  önemlidir. Belge mi, yoksa kaynağı belli olmayan görseller veya metinler mi? Yazan, yayımlayan kim?
Bu konuyu bir çok çalışmamda ele almıştım. Lütfen şu linke bkz.

25 Ekim 2019 Cuma

Eskatalogya Mitosları

Samuel Henry Hooke

Last Judgement, detail from the West Portal, Amiens Cathedral, 13th century. © Bridgeman Art Library

Son Yargı
Amiens Katedrali batı portalinde yer alan bu rölyefte tanrının müdahalesiyle
meydana gelen dünyanın sonu betimlenmiş.
Rölyefte tanrıya yardımcı olan melekler ve yargılanmak üzere sıraya girmiş yalvaran
insanlar  da gösterilmiş. 

Eskatalogya[7] mitosları, Zoroasterciliğin eskatalogyasına[8] birşeyler borçlu olabilirlerse de, bu tür, özellikle Yahudi ve Hıristiyan düşünüşünün karakteristik bir öğesini oluşturur. Peygamberlerin yazılarında ve her şeyden çok vahiy yazınında[9] bu dünya düzeninin bir genel yıkım (katastrofi) ile sona ereceği düşüncesi önemli bir yere sahiptir. Peygamberler, "kurtuluşun tarihi"nin, tanrının dünyanın gidişine su götürmez bir biçimde karışmasıyla tamamlanacağına inanmışlardı. "Son günlerde [ahir zamanda] şunlar şunlar olacak" deyişi peygamberlik (kehanet) sözlüğünün[10] tipik bir sözüdür. Peygamberler sonul durumu betimlemeye kalktıklarında, mitos diline geri dönmek zorunda kalırlar.

3 Mayıs 2019 Cuma

Büyücü Avcıları ve Büyük Kadın Katliamları


 Barbara Ehrenreich

Walpurgis Gecesinde** cadılar ve ilişkili oldukları tüm "kötü" yaratıklar Brocken dağında eğlenirken gösterilmiş. 
16. yüzyılda yapılmış böylesi gravür baskılar (yazılan kitaplar, verilen vaazlar), salt kötü olarak sunulan
cadı ve büyücü imajını; hem yaratmış, hem varolan olumsuz algıyı daha da körüklemiş,
hem de nefret tohumunu bir üst düzeye sıçratarak her seferinde yeniden inşa etmiştir.
Ve bütün bunların sonucunda aşağıda anlatılan, sayıları milyonla ifade edilen kadın katliamları gerçekleşmiştir.

İnsanlık tarihinde dört yüzyıldan fazla bir süre, Almanya'dan başlayıp İngiltere'ye kadar uzanan bir alanda, büyücülerin peşini bırakmadılar. Başlangıcı feodalite ile birlikteydi, sonu reform hareketinin yayılmasına kadar uzandı. Bu zaman içinde, büyücü safsatası, sosyal dokuya ve tarihsel geleneğe göre çeşitli şiddet biçimleriyle sürdü gitti. Ama başat özelliğini hiç yitirmedi: Bu açıkça egemen sınıfların köylerdeki kadın nüfusa karşı sürdürdükleri bir terör kampanyasıydı.  Büyücüler, Protestan ve Katolik kiliseler için olduğu kadar devlet için de siyasal, kutsal ve cinsel içerikli bir anlam taşımaktaydı.
Büyücü safsatası zaman zaman akıl durduracak boyutlara erişti: 15. yüzyılın sonlarıyla 16. yüzyılın başlarında Almanya, İtalya  ve diğer birçok Avrupa ülkesinde binlerce kadın öldürüldü; çoğunda canlı canlı odun yığınları üstünde tutuşturularak. 16. Yüzyılın ortasında bu dehşet dalgası bütün boyutlarıyla Fransa ve İngiltereyi de büsbütün sardı.

Bir tarihçi, bu infazların belli birkaç Alman kentinde yılda 600'ü bulduğu ya da "pazar günleri dışında" gün başına iki infazın gerçekleştirildiğini söylüyor. Werzberg bölgesinde, yalnız bir yılın içinde, 900 büyücü öldürülmüş; Como ve çevresinde bu sayı yalnızca 100'de kalabilmiş. Ama Toulouse'da bir günün içinde 400 infaz yapılmış. 1585 Yılında Bistums Trier'in iki köyünde yalnız bir tanecik kadın hayatta kalabilmiş. Birçok vakanuvisin tahmininden çıkabilecek toplam infaz sayısı milyonları buluyor. O günlerdeki en büyük kentlerin nüfusları 150-200 bini aşmıyordu. Öldürülenlerin de yüzde 85'i kadın; yaşlı kadın, genç kadın, çocuktu...(*)

25 Şubat 2019 Pazartesi

Cengiz Han Yasası (YASA) ve Kaynakların Analizi

*EK 2: Karşılaştırmalı Eleştirel Analiz: Buraya aldığım "yasa"; güvenilir bir kaynaktan alınmış bir belgenin Türkçe çevirisidir. Bir çok sitede, üzerinde kalem oynatılmış, değiştirilmiş, kaynağı belirsiz dolayısıyla itibar edilmemesi gereken metinler dolaşmaktadır. Aşağıdaki örneklere bakalım... (devamı için yazının sonuna geliniz.) DK




Cengiz Han, Ulan Batur
Curt Alinge, Moğol Kanunları
Yazarın konuyla ilgili önsözünde, "Yasa ve Eski  Tsaayin - Biçik'in   muhtevaları   tamamiyle [verilmiştir]…" deniliyor.

YASA

1. -     Zani  ister evli  olsun  ister  olmasın,  zina  ölümle  cezalandırılır.

2.  -    Sodomi  ölümle  cezalandırılır.

3.  -     Kim  bilerek  yalan  söyler  veya  sihirbazlıkla  uğraşır  veya bir  başkasını  gözetler  veya  kavga  eden  iki  kişinin  arasına  girer  veya  bir  kimseye  başka  birine  karşı  yardım  ederse  ölümle  cezalandırılır.

4.  -     Kim kül veya  su  içine  işerse  ölümle  cezalandırılır.

5.  -     Kim mal  alır  ve üç  kez  arka  arkaya  iflas  ettiğini  bildirirse  ölümle  cezalandırılır.

6.  -     Kim  tutsak  alanın  izni  olmadan  bir  tutsağa  yiyecek  veya giyecek  verirse  ölümle  cezalandırılır.


5 Şubat 2019 Salı

Zamanda ve Mekanda Yolculuk Yapan Mecnun Hasan'ın Hikayesi

İbn Batuta

[14. yüzyıl gezginlerinden İbn Battuta (1304-1368) Fas'ın Tanca şehrinde dünyaya geldi. Bu şehirden çıktığı günden itibaren 28 yıl süren gezileri boyunca Mısır, Arap Yarımadası, Irak, İran, Anadolu (başta Osmanlı Beyliği olmak üzere o dönemin belli başlı beylikleri), Deşt-i Kıpçak, Bizans (İstanbul), Orta Asya, Hindistan, Maldivler, Çin ve Endülüs'ü gezen İbn Batttuta devlet ve toplum yapıları, inanç ve adetleri, doğal özellik ve ürünleriyle tanıttığı bu ülke ve şehirlerin 700 yıl önceki durumlarını başarıyla yansıtır. Yazarı tarafından Tuhfetü'n-Nuzzar fi Garaibi'l-Emsar ve Acaibi'l-Esfar diye adlandırılan, yaygın olarak Rıhle diye bilinen eseri Türkçe'de İbn Battuta Seyahatnamesi olarak bilinir. Gezdiği yerleri; siyasi, coğrafi ve kültürel açıdan gözlemleyerek yazmış olan Battuta  çok sayıda yerel  karaktere ve onların hayat hikayelerine de yer vermiştir. Bunların bir kısmı o devrin insanının inandıkları tuhaf, fantastik öykülerdir ki bir yönüyle de Binbir Gece Masallarına benzerler. İşte aşağıda bu yargıya denk düşecek bir öykü var.]
İbn Batuta'nın Yolculuklarının Rotaları

3 Aralık 2018 Pazartesi

Ortaçağ Ne Değildir?

Umberto Eco




Ortaçağa girişin, bu çalışmanın kendi kadar uzun olmaması için şunu söylemekle yetinmesi gerekir; ortaçağ Roma İmparatorluğu’nun dağılma döneminde başlayıp, tutkal görevi gören Hıristiyanlığın yardımıyla, Latin kültürünü, imparatorluğu yavaş yavaş istila eden halkların kültürüyle birleştirerek; uluslarıyla, konuşmaya devam ettiğimiz dilleriyle ve değişimlerden ve devrimlerden sonra bile olsa bizim olmaya devam eden kurumlarıyla günümüzde Avrupa dediğimiz yere hayat veren dönemdir.
Ancak bu hem fazla uzun hem de fazla kısa olurdu. Ortaçağ konusunda birçok klişe söz konusu olduğu için her şeyden önce ortaçağın, sıradan okurların aceleci okul kitaplarından veya sinema ile televizyon programlarından öğrendiği gibi olmadığını belirtmek yerinde olacaktır. Dolayısıyla ilk olarak (i) ortaçağın ne olmadığını söylemek gerekir. Ardından (ii) ortaçağdan bize ne kaldığını, bunların günümüzde güncel olmaya devam edip etmediğini ve en sonunda da (iii) ortaçağın ne anlamda yaşadığımız dönemden tamamıyla farklı olduğunu kendimize sormamız gerekir.

Ortaçağ Ne Değildir
Ortaçağ bir yüzyıl değildir
Ortaçağ ne XVI veya XVII. yüzyıllar gibi bir yüzyıldır, ne de Rönesans, Barok dönem veya Romantizm gibi belli tarihler arasında söz konusu olan ve ayırt edici özelliklere sahip bir dönemdir. Ortaçağ XV. yüzyılda yaşamış bir Hümanist olan Flavio Biondo tarafından ilk olarak bu şekilde adlandırılmış bir dizi yüzyıldan oluşur. Diğer Hümanistler gibi klasik çağ kültürüne dönmeyi dileyen Biondo, Roma İmparatorluğu’nun çöküşü (476) ile kendi zamanı arasındaki yüzyılları (çöküş dönemi olarak görüp) bir anlamda paranteze alıyordu. Ancak Biondo’nun kaderinde ortaçağa ait olmak vardı. Çünkü ortaçağın bitişi alışılageldiği üzere Amerika’nın keşfedildiği ve Mağribiler’in İspanya’dan kovulduğu tarih olan 1492 yılı olarak tespit edildi; Biondo ise 1463’de öldü.

2 Eylül 2018 Pazar

Nibelung’lar Destanı - Das Nibelungenlied

Bilge Umar

Önsöz Bölümü



Elyazmasındaki minyatür
Siegfried'ın öldürülmesini gösteriyor.
Destanın Konusu
Nibelung’lar Destanı, iki ana parçadan oluşur.
Birinci parçanın konusu, pek kısaca, Siegfried’in öldürülmesidir. Olağanüstü güce ve yakışıklılığa sahip Han oğlu Sieg-fried, Ren boyundaki Worms kentini başkent edinmiş Burgund Hanları’nın kızkardeşi, olağanüstü güzel Han kızı Kriemhild ile tanışır, evlenir. Ama Kriemhild, kendi yengesi (erkek kardeşleri, ortak egemenlik süren üç Han’dan en büyüğü ve en çok sözü geçeni Gunther’in, Siegfried ile birlikte bazı hilelere başvurarak Buzyurdu/İzlanda’dan gelin getirdiği, o ülkenin Sultan’ı) Brünhild ile kadınca bir çekişmeye girip, herkesin önünde yapılan bir ağız dalaşında onu çok küçük düşürür. Kendi Hatunu Brünhild’in öcünü almak ve Siegfried’in Burgund Hanları’na üstün bir durumda bulunmasına son vermek isteyen Burgund Beyleri’nden Hagen, Gunther Han ile bir olur, Siegfried’in ölümüyle bitecek bir düzeni hazırlarlar ve Siegfried bir kaynaktan su içmekteyken Hagen onu arkasından mızraklayarak öldürür.

Destanın ikinci parçası ise, Kriemhild’in öcünü anlatır. Bu parça aslında ayrı bir yapıt iken, elimizdeki Das Nibelungenlied (Nibelung’lar Türküsü) metnini üreten ozan, onu az önce sözü edilen destanla birleştirmiş ve ikinci parçanın anlatımına “evveliyat” kazandırmıştır.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Roma Yolları


Sasha Trubetskoy3 Haziran 2017

Roma yollarının, bir metro haritası gibi yorumlanması ve gösterilmesi.  MÖ. 125


8 Haziran 2017 Perşembe

Kızılbaşlığın Teolojisi ve İslamlaşmış Mitoloji

Ahmet Yaşar Ocak

Bektaşilik ve Kızılbaşlık’ta kendisine İsmet (Günahsız) sıfatı atfedilen Ali tasviri Ordensbuch van Maximilian Gritzner , Blz. 328. Uitg. 1893, Leipzig
...
Şurasını bir kere daha hatırlamalıdır ki, Kızılbaşlık gerek geçmişteki gerekse bugünkü haliyle bir İslâm heterodoksisidir. Tarihte, İslâm'a sonradan giren değişik toplumların muhtelif zaman ve mekânlarda İslâm öncesi inanç ve kültürlerinin etkisiyle Sünnî İslâm'ın dışında ve ona çoğu yerde aykırı bir takım yorum ve inançları içine alan yorumlar geliştirdikleri hep görülegelmiştir. Yapılacak analizleri kolaylaştırması açısından buna topluca "İslâm heterodoksisi" demenin doğru olduğu düşüncesindeyiz. Son zamanlarda, esasında Hıristiyan dünyaya ait heterodoksi (hétérodoxie, heterodoxy) teriminin İslâm içindeki bu Sünnîlik dışı yorumlar için kullanılmasına hem Sünnî hem de Alevî kökenli bazı araştırıcılar tarafından itirazlar yapılmış olmasına rağmen, yerine hiç bir ciddî teklifte bulunulduğu da görülmemiştir.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bizans Kilisesi, Hukuk ve İmparatorun Rolü

Grzegorz Leopold Seidler
1960


I. Justinianos saraylı idarecilerle. San Vitale Bazilikası, Ravenna'da bulunan mozayik
https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Justinianos#/media/File:Justinian_mosaik_ravenna.jpg
Hıristiyanlığı resmî din düzeyine yükselten Bizans imparatorları, Doğu Kilisesi'nin bütün sorunlarında son sözü söylemek hakkını kendilerine ayırmışlardır. (Gerçekte Doğu Kilisesi'nin başı olan) Konstantinopolis Patriği'nin nasıl seçileceğini anlatan, 10. yüzyıldan kalma bir tören kitabı, imparatorun bu seçimdeki kesin belirleyici rolünü açıkça göstermektedir. Buna göre, imparatorun buyruğu üzerine, Ayasofya Kilisesi'nde toplanan metropolitler ona üç aday sunarlar; eğer imparator bunların üçünü de reddeder ve kendi adayını öne sürerse, metropolitler kurulu yalnızca, bu adayın patrikliğe lâyık olduğunu kabul etmekle yetinir. Senato'nun ve rahiplerin huzurunda, imparator yeni seçilen patriğin "Tanrı'nın ve imparator'un isteği" ile bu şerefe eriştiğini özellikle belirtir.(1) Öte yandan, imparatorun adayının da Kilisenin izlediği siyasette ve dingörevlilerin seçiminde bir etkisi vardır ve bu durum, Doğu devletinin birliğini güçlendirmeye yaramaktadır.

26 Şubat 2017 Pazar

Haşşaşiler

Bernard Lewis


Moğolların (Hülagü Han) Alamut kalesini fethi. Minyatür.

1332 yılında, Fransa Kralı VI. Philip, Hristiyan aleminin kaybedilmiş kutsal topraklarını yeniden ele geçirmek için yeni bir haçlı seferi düzenlemeyi planladığı sırada Brocardus adında bir Alman papaz, krala bu seferde rehberlik etmesi için bir risale hazırlamıştır. Ermenistan’da bir müddet kalmış olan Brocardus, çalışmasının önemli bir bölümünü Doğu’ya yapılacak bu tarz bir seferde karşılaşılabilecek tehlikelere ve bunlar karşısında alınması gereken önlemlere ayırmıştı. Brocardus, “Bu tehlikelerin arasında, kendilerinden uzak durulması ve lanetlenmesi gereken Haşhaşiler de vardır” diyordu, “ki kendilerini satarlar, insan kanına susamışlardır, bedel karşılığında masumları bile öldürürler ve ne kurtulmayı ne de hayatta kalmayı önemserler. Tıpkı Şeytan gibi, çeşitli milletlerin ve halkların hal ve tavırlarını, kılık kıyafetlerini, dillerini ve adetlerini taklit ederek adeta nurdan meleklerin kılığına girerler; böylece büründükleri koyun postları üzerlerinden düşer düşmez ölümü tadarlar.

2 Nisan 2016 Cumartesi

Kilise ve Düşünce Özgürlüğü

John Bury


Engizisyon. Ressam Pedro Berruguete. 1495
Milano Fermanı'ndan on yıl kadar sonra, büyük Constantinus, Hıristiyanlığı kabul etti. Bu ani karar ile yeni bir dönem başladı. Bin yıl süren bu dönemde, akıl zincire vuruldu, düşünce köle oldu, bilgi ise hiç ilerlemedi.

Kilise'nin öğretilerine inanmayanların ebedi cezaya mahkûm olacakları ve ilahiyat yanlışlarını Tanrı'nın en kötü suçlar gibi cezalandıracağı hakkındaki derin kanı, onları doğal olarak zulme
ve baskıya götürüyordu...

4 Şubat 2016 Perşembe

Heterodoks İslam

Ahmet Yaşar Ocak
1999

“Heterodoxie” Yunanca bir kelime olup, gerçek ve doğru inanç kabul edilen “Orthodoxie”nin karşıtıdır. Belirli bir dinin dogma’larına uygun ve doğru yol sayılan inançlardan ayrılan her inanç sistemi heterodoks olarak kabul edilir.

İslamiyet’te dogmalara (Kuran ve Hadis hükümlerine) uygun düşen inancın “Sünnilik” olduğu düşünülür. Sünniliğe aykırı düşen inançlar ise İslamdaki heterodoksluğu temsil eder. Bunlar Sünniliğe ters düşen fakat İslam dini çerçevesine girdiği kabul edilen inançlardır.  

26 Aralık 2015 Cumartesi

Cicero: Yasalara Dair

Yasanın Adalet, Doğa ve Tanrı’yla İlişkisi Nedir?
Marcus Tullius Cicero (İÖ 106-43) Romalı olmayan ve siyasi duruşu meçhul, kısmen varlıklı bir aileden gelir. Zamanının olabilecek en iyi eğitimini alır, hatta bir süre Atina’da da okur. Kariyerini hukuk mahkemelerinde yapmayı seçer ve Roma Cumhuriyeti’nin son yıllarında belâgatı sayesinde devlette önemli mevkilere yükselip İÖ 63’de konsül olur. Cicero, Cumhuriyet’i tek adam yönetimine dönüştüren devrimin kurbanlarındandır. Octavian’ın imparator olmadan önce halkçı partinin başkanlığı için çekiştiği Marcus Antonius’un ajanları tarafından öldürülmüştür.
Cicero, sadece velut bir konuşmacı değil, üretken bir yazar olarak bilinir. Yazıları, Yunan felsefesi ve siyaset düşüncesinin, Roma Devleti’nin Latince konuşan Batı bölgelerinde yayılarak popüler hale gelmesine hizmet etmiştir. Cicero’nun hukuk formasyonu siyasi konulardaki yazılarına Yunanistan’ın büyük siyaset teorisyenlerin kinden daha farklı bir boyut kazandırır. Aşağıdaki metin Cicero’nun konsül olmasından on yıl sonra, İÖ 52’de yazmaya başladığı Yasalara Dair adlı çalışmasındandır.

10 Aralık 2015 Perşembe

Cadı, Kurtadam ve Vampir




Avrupa'da cadı, kurtadam ve vampir öyküleri


Avrupa'nın Gotik Yüzü


http://pelicanist.blogspot.com.tr/2009_11_01_archive.html


Ayşe Hür
Toplumsal Tarih dergisinin 121. (Ocak) sayısının Avrupa Tarihi köşesinde Ayşe Hür, bize Avrupa’nın gotik yüzünü gösteriyor.

Bazı insanların, doğuştan var olduğuna inanılan gizli güçlerini topluma zararlı, kötü ve günahkâr amaçlarla kullanması demek olan cadılık kültü, aslında yazısız kültürlerin büyük bölümünde, inanç sisteminin ve toplumsal örüntünün önemli bir parçasıdır. Eski Yunan’da cadıdan ilk söz eden Homeros’tur; klasik dönemin en ünlü cadısı ise Kholkis kralı Aietes’in kızı, tanrı Helios’un torunu ve tanrıça Hekate’nin yeğeni Medeia’dır. Kişiliği ve yaşam öyküsü ile her çağda zamanın görüş ve eğilimlerine göre yeniden yorumlanan bu ilginç kadın, bazen egzotik ve ilkel karakterli biri gibi betimlenir, bazen de kendi kardeşini kesip parçalarını yol üstüne serpen, daha da ötesi kendi çocuklarını öldürüp babalarının önüne atan korkunç bir büyücüye dönüşür. Hangisi olursa olsun Medeia’da cisimleşen cadılık ile 13. yüzyıldan başlayarak 18. yüzyıla kadar Avrupa’yı kasıp kavuran cadı avlarına konu olan cadılar arasında benzerlik pek azdır. İlginç biçimde 13. yüzyıla kadar insan toplumlarında şeytanla işbirliği yaptığı düşünülen kişilere yönelik saldırılar genellikle işkenceye başvurulmadan nihayetlendirilirken, 1231’de Engizisyon’un kuruluşuyla birlikte cadılığa karşı açılan savaş öyle kanlı bir hal almıştır ki, tüm ortaçağ boyunca bir milyona yakın insanın işkencelerle, canlı canlı yakılarak yok edildiği sanılır. Söz konusu yüzyıllarda, güya halka açık şekilde yürütülen bu davalarda suçlanan kişinin (kadının) cadı olmadığını ispatlaması gibi imkânsız bir usul uygulanır ve dava Kitab-ı Mukaddes’te geçen “Efsuncu kadını yaşatmayacaksın” hükmüne dayandırılırdı.

(......................)

Kurtadam Efsanelerinin Doğuşu
Popüler kültürün vazgeçilmez iki ikonu Kurtadam ve Drakula, Frank Frazetta''nın çizgi romanında buluşmuş.
http://imagecomics.wikia.com/wiki/Frank_Frazetta's_Dracula_Meets_the_Wolfman_Vol_1_1


Latin şair Ovidius’un "Metamorphoses" adlı şiirine bakılırsa tanrılar tanrısı Zeus bir gün tebdili kıyafet edip, Arkadya kralı Lycaon’un ülkesine gider. Amacı sadece onun konukseverliğini ölçmektir. Ama Lycaon’un Zeus’u ağırlamaya pek niyeti yoktur. Aksine eline geçen bu fırsatı değerlendirerek Zeus’tan ebediyen kurtulmayı planlamaktadır. Bunun için Zeus’un önüne çiğ insan eti koyar. Ama yüce Zeus bunu fark eder ve büyük bir öfkeyle ayağa kalkar. Lycaon’un sarayını başına yıktıktan sonra ona verdiği cezayı açıklar: Bundan sonra Lycaon kurt olarak yaşayacaktır. İşte 16. yüzyılda tüm Avrupa’yı saracak olan “kurtadam” (lycanthropos) mitolojisi böyle başlar. (Eski Yunanca’da Lycos kurt, anthropos ise adam demektir.) Ovidius’un anlatısı ortaçağda tekrar moda olmuş ve tam 300 yıl boyunca popüleritesini korumuştur. Bazıları kurtadam efsanesini Eski Ahit’te geçen Asur kralı Nabukadnezar’ın hikâyesine kadar götürürler. Öte yandan Homeros’un ünlü kahramanı Odysseus’un büyükbabasının adı da Autolykos’tur ve bu adın eski Yunancadaki anlamı “kurtadam”dır. Ardından MÖ 5. yüzyılın ünlü tarihçisi Herodotos İskitler ülkesinde yaşanan bir çeşit kurtadam öyküleri anlatır. MÖ 1. yüzyılda yaşamış Latin şair Virgilius, zehirli bir ot yüzünden kurtadama dönüşen bir büyücüden söz eder. MS 1. yüzyılda yaşamış olan ve kitapları 18. yüzyıla kadar Avrupa bilim dünyasının başucunda duran Yaşlı Plinius da Naturalis historia adlı eserinde Jupiter Lycæus festivalinde ortaya çıkan bir kurtadamdan bahseder ve kurtadamlık durumunu uzun uzun tahlil eder. Bunu Olaus Magnus, Albertus Pericofcius, Nrümbergli Johannes, Piere Vidal gibi yazarlar izler. Hatta Fincellius adlı bir Latin yazara bakılacak olursa 1542 yılında Konstantinopolis’te imparator kurtadam olduğundan şüphelendiği 150 kişiyi öldürtmüştür. Hikaye bu minval üzerinde 18. yüzyıla kadar devam eder.

(...............................)

Kurtadamlık Bir Çeşit Hastalık Mıdır?

Çağlar boyunca insanlar, kurtadamlığın şeytani bir durum mu yoksa bir hastalık mı olduğu sorusuna yanıt aramıştır. 16. yüzyılda on binlerce kişinin suçlanarak öldürülmesine neden olan kurtadamlık, zamanla daha farklı biçimde ele alınmaya başlamıştı. Örneğin 1603’te Fransa’nın Aquitaire bölgesinde onlarca kişiyi öldürdükten sonra yakalanan Jean Grenier adlı köylü yakalandığında 14 yaşında olmasından dolayı ölüm cezası yerine ömür boyu hapse mahkum edildiğinde ilginç bir şey dikkati çekmişti. Ormanlarda insanları öldürmekten kendini alamayan Grenier, hapishanede çiğ et yemeyi reddetmiş, bunun yerine sadece sebze ve sakatatla beslenmişti. Bu durumu inceleyen dönemin tıp adamları çok cesur bir yorumda bulunmuşlar ve ilk kez kurtadamlığın bir suç değil, bir çeşit hastalık olduğunu açıklamışlardı. Böylece Grenier tarihte Lycanthr (kurtadam hastalığı) tanısı konulmuş ilk hasta oldu. 1621 tarihli Melankolinin Anatomisi adlı kitapta Robert Burton adlı bir din adamı da Lycanthropy’yi bir çeşit akıl hastalığı olarak tanımladıktan sonra bunun suçlusu olarak kötü havadan cadılara, uykusuzluktan hareketsizliğe, büyücülükten kötü beslenmeye kadar pek çok şeyi göstermişti. Ancak bu akılcı yorumlar Avrupa’nın bütününü etkilemedi ve tüm Avrupa kulaktan kulağa kurtadam öyküleri ile heyecanlanmaya devam etti. Nitekim pek güvenilir olmayan kaynaklara bakılırsa, 1520 ile 1630 arasında yaklaşık 30 bin kişi kurtadamlıkla suçlanmış ve ölüme mahkum edilmiştir. Suçlamadan kurtulanlar ise muhtemelen ömür boyu öldürülme korkusuyla yaşamışlardır.

(......................)

Kazıklı Voyvoda Vlad Drakula

Rus ve Alman kroniklerine göre Vlad’ın başvurduğu katliam yöntemleri arasında Bram Stoker’ın romanındaki gibi vampirlik, yani kanla beslenme belki yoktur ama, insanların derilerinin canlı canlı yüzülmesi, canlı canlı yakılması, kızartılması, kaynatılması, organların kesilmesi, koparılması, kolların, bacakların kırılması, gözlere mil çekilmesi gibi başkaları vardır. Ancak, bunların arasında en ünlüsü Osmanlıların kendisine Kazıklı Voyvoda adını vermesine neden olan “kazığa oturtma” yöntemidir. Kaynaklara bakılırsa bu kazığa oturtma yöntemi öylesine ustaca yapılırdı ki, kurban günlerce can çekişir, ancak 4-5 gün sonra ölebilirdi. Kazıklı Voyvoda’nın bu acımasız yöntemlerini en çok egemenliğini tanımayan Transilvanyalı tüccarlara, ayrılıkçı eğilimler gösteren Transilvanya’nın Germen kökenli ahalisi Saksonlara karşı uyguladığı ileri sürülür. Aynı zamanda dilencileri, sakatları, yoksulları da sevmediği, bunları ziyafet vermek vaadiyle bir araya getirdikten ve sarhoş ettikten sonra toptan yok ettiğine dair öyküler anlatılır. Vlad Dracula’nın en kanlı olaylarından birisi 1459 yılında Braşov şehrinde Aziz Barthelomeos Yortusu sırasında şehirdeki Sakson asıllı 30 bin kişiyi kazığa geçirmesidir. Bir rivayete göre de, 1462 yılının başlarında Eflak’a sefer düzenleyen Fatih Sultan Mehmed, Vlad’ın memleketi olan Tirgoviste şehrine girdiğinde karşısında 20 bin Osmanlı esirini kazıklara oturtulmuş olarak bulduğunda güya öylesine sarsılmıştır ki, yenildiğini kabul ederek geri çekilmeye razı olmuştur. (Nitekim bu olay Victor Hugo’nun Legende des Siecles adlı kitabında yer alır.) Ancak Vlad Tepeş Dracula’nın sonu yine Osmanlıların elinden olur. 1476 yılında bir suikaste kurban giderek öldükten sonra Osmanlı ordusu cesedini İstanbul’a getirir, onun en sevdiği usulü uygulayarak cesedini bir kazığa geçirir. Ceset aylarca bu şekilde teşhir edilir ve Vlad’ın kafası bilinmeyen bir yere gömülür. Rivayete göre bundan amaç bu korkunç caninin öldüğünden iyice emin olmaktır.

Yazının tamamı Toplumsal Tarih 121. (Ocak) sayısında…

Görselleri ben yerleştirdim. DK