Kadına Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadına Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2019 Pazartesi

Oidipus Kompleksi (Ödipal Karmaşa)

Veysel Atayman
Önsöz Bölümü
Oidipus'un Sfenksle karşılaşması 1864
Sanatçı: Gustave Moreau

Tuhaftır, ama Sophokles’in bu ünlü tragedyasından yüzlerce yıl sonra, Avusturyalı bir ruh hekimi, “Oidipus” tragedyasının akraba ilişkilerini kültür ve psikoloji tarihinin vazgeçilmez “öyküsü” olarak belleklere kazıyacaktır. Tuhaftır çünkü Sigmund Freud,[1] Oidipus kompleksi modeline, doğrudan bu tragedyayı seyrettikten sonra değil de, bir başka büyük tragedyayı, W. Shakespeare’in[2] Hamlet’ini seyrettikten sonra şekil vermeye başlar. Babasını öldüren ve annesi ile evlenen amcasından intikam almaya kararlı genç Danimarka prensi Hamlet’in amcasını öldürmeyi en sona bırakmasını, Freud çok ilginç yorumlar: Hamlet de annesi ile kendisi arasındaki bastırılmış, yasak (ensest) ilişkinin dolaylı etkisi altındadır.

Psikanalizin bu kavrayışına göre, çocuğun gelişiminde kızların babalarına, erkeklerin annelerine cinsel ağırlıklı aşırı ilgi duyup onları sahiplenme isteği belirleyicidir. Bu nedenle kızlar anneyi, erkek çocukları babayı kendilerine rakip görürler. Ayrıca Yunan mitolojisinde ve bu mitolojiyi temel alan oyunda Elektra, Orestes ile birlikte kendi öz annesinin öldürülmesine yardımcı olur. Bu mitolojik örnek de, “Elektra kompleksi” diye bilinen psikanalitik olaya adını vermiştir.

Oidipus kompleksi’nin 3 ile 5 yaş arasında gelişip ortaya çıktığını ileri süren Freud, erkek çocuğun babası ile özdeşleşmesi ve giderek cinsel dürtülerini bastırmasıyla, annesini de artık bir cinsel obje olarak görme eğiliminden kurtulduğunu, dolayısıyla “ödipal sürecin” sağlıklı bir biçimde sona erdiğini varsayar. Anne-baba ile çocuk arasındaki ilişkinin aşırı yasaklayıcı, men edici olması durumunda, çocuk bu evreyi pek sağlıklı geçiremezse, gelişen “nevroz” ileride uç vermeye başlayacak, gelişkinlik döneminde psikanalitik sorunlara yol açabilecektir.

3 Mayıs 2019 Cuma

Büyücü Avcıları ve Büyük Kadın Katliamları


 Barbara Ehrenreich

Walpurgis Gecesinde** cadılar ve ilişkili oldukları tüm "kötü" yaratıklar Brocken dağında eğlenirken gösterilmiş. 
16. yüzyılda yapılmış böylesi gravür baskılar (yazılan kitaplar, verilen vaazlar), salt kötü olarak sunulan
cadı ve büyücü imajını; hem yaratmış, hem varolan olumsuz algıyı daha da körüklemiş,
hem de nefret tohumunu bir üst düzeye sıçratarak her seferinde yeniden inşa etmiştir.
Ve bütün bunların sonucunda aşağıda anlatılan, sayıları milyonla ifade edilen kadın katliamları gerçekleşmiştir.

İnsanlık tarihinde dört yüzyıldan fazla bir süre, Almanya'dan başlayıp İngiltere'ye kadar uzanan bir alanda, büyücülerin peşini bırakmadılar. Başlangıcı feodalite ile birlikteydi, sonu reform hareketinin yayılmasına kadar uzandı. Bu zaman içinde, büyücü safsatası, sosyal dokuya ve tarihsel geleneğe göre çeşitli şiddet biçimleriyle sürdü gitti. Ama başat özelliğini hiç yitirmedi: Bu açıkça egemen sınıfların köylerdeki kadın nüfusa karşı sürdürdükleri bir terör kampanyasıydı.  Büyücüler, Protestan ve Katolik kiliseler için olduğu kadar devlet için de siyasal, kutsal ve cinsel içerikli bir anlam taşımaktaydı.
Büyücü safsatası zaman zaman akıl durduracak boyutlara erişti: 15. yüzyılın sonlarıyla 16. yüzyılın başlarında Almanya, İtalya  ve diğer birçok Avrupa ülkesinde binlerce kadın öldürüldü; çoğunda canlı canlı odun yığınları üstünde tutuşturularak. 16. Yüzyılın ortasında bu dehşet dalgası bütün boyutlarıyla Fransa ve İngiltereyi de büsbütün sardı.

Bir tarihçi, bu infazların belli birkaç Alman kentinde yılda 600'ü bulduğu ya da "pazar günleri dışında" gün başına iki infazın gerçekleştirildiğini söylüyor. Werzberg bölgesinde, yalnız bir yılın içinde, 900 büyücü öldürülmüş; Como ve çevresinde bu sayı yalnızca 100'de kalabilmiş. Ama Toulouse'da bir günün içinde 400 infaz yapılmış. 1585 Yılında Bistums Trier'in iki köyünde yalnız bir tanecik kadın hayatta kalabilmiş. Birçok vakanuvisin tahmininden çıkabilecek toplam infaz sayısı milyonları buluyor. O günlerdeki en büyük kentlerin nüfusları 150-200 bini aşmıyordu. Öldürülenlerin de yüzde 85'i kadın; yaşlı kadın, genç kadın, çocuktu...(*)

28 Şubat 2019 Perşembe

Seçme Hakkını Savunan Kadınlara (Suffragette) Karşı Yapılan Propaganda Kartpostalları

Suffrage (safriç): Oy Hakkı
Suffragette (safrıcet): Kadınların oy hakkını savunan kadın (Batı'da)
Dolayısıyla bu tek kelimenin (Suffragette) Türkçe karşılığı yok
O nedenle bir cümle ile açıklıyoruz ve çoğu zaman Suffragette'i aynen kullanıyoruz.
Madonna: Meryem Ana, Bakire Meryem, Kutsal Meryem , Kutsal Ana
Yorumu size bırakıyorum..

"Bir kadının yeri kendi evidir" (mealen)

17 Kasım 2018 Cumartesi

Savaşın Felaketleri: Kadınlar Cesurdur.

Sanatçı: Goya (1746-1828)

Savaşın Felaketleri (Los desastres de la guerra ) İspanyol ressam tarafından 1810 ile 1815 yılları arasında oluşturulmuştur. Toplamı 82 adettir. Sanat tarihçileri bu baskıların 1808'deki Dos de Mayo Ayaklanması'nın şiddetine karşı görsel bir protesto ve 1808-14 arasındaki Yarımada Savaşı ve Daha sonra ortaya çıkan Resterasyon Dönemi'ne tepki olarak yapıldığını düşünüyorlar. Sanat tarihçileri bu levhaları üç bölüme ayırmıştır: birinci bölüm (1-47 numaralı baskılar) savaşla; ikincisi (48-64 numaralı baskılar) 1811 ve 1812’de Madrid’de hüküm süren açlıkla; üçüncü ve son bölüm ise (65 numaralı baskıyla başlayan) VII. Fernando’nun baskıcı rejimiyle ilgilidir. Savaşın Felaketleri (Los Desastres de la Guerra) 1863’e kadar, neredeyse yarım yüzyıl boyunca yayımlanamamıştır.

Goya grafik baskılarında kadınları da resmetmiş, oldukça çok sayıda kadını değişik durumlarda göstermiştir. Aralarında direnen, ölen ve öldüren kadınlar da vardır.
Levha 5: Kadınlar da dahil olmak üzere siviller, mızrak ve kayalarla askere karşı savaşıyorlar.

1 Nisan 2016 Cuma

Hıristiyanlık Nasıl Bir Sentezdir?

Félicien Challaye

4.yüzyıla ait bu yüksek kabartmada Mitra (solda, başında ışınlar olan),  Sasani Kralı II.Ardeşir'in tahta geçişini kutsuyor.
Hıristiyanlığın öteki dinlerden esaslı şekilde ayrı bir din olmadığını tarih göstermektedir.
Bütün öteki kutsal kitaplar gibi, Hıristiyanlığın Kutsal Kitap'ı da insan eseridir. Müslümanlık hariç olmak üzere, öteki dinlerin çoğundan daha yeni olan Hıristiyanlık, daha önceki dinlerle şaşırtıcı benzerlikler göstermektedir. Tanrı'sı, Yahudi peygamberlerin Yehova'sıdır ki, Göksel Baba haline girmiştir. Bütün ilkel tapınışlarda kutsal olan, olmayandan nasıl yüksekse, Kalde'deki tepeler nasıl ovalara hâkimse, onun yaşadığı Gök de yeryüzünden yüksektir. Perseus nasıl Danae'den doğmuşsa, İsa da bir bakireden doğmadır; o da Dionysos ve Horus gibi, düşmanlarından mucizeli bir şekilde kurtulur. Osiris, Dionysos- Zagreus gibi ölüp, sonra Attis ve Temmuz gibi, baharın başlangıcında dirilir. Ölümünün bazı ayrıntılarına Babilonya'da rastlamak mümkündür. Tıpkı Mithra'ya olduğu gibi, ona da bir Kurtarıcı sıfatıyla tapınılır. Teslis düşüncesi zaten birkaç dinde vardır. Bakire Meryem, tıpkı öteki kadın Tanrıların-İsis'in, îştar'ın, Astarte'nin, Kibele'nin- yaptıkları gibi, insanların az çok
sevgi dolu bir dindarlığa olan eğilimini tatmin eder; Meryem tıpkı Demeter gibi ıstıraplı bir anadır, İsa'yı kucağında taşıyan Madonna tasviri ise küçük Horus'u kolları arasında tutan İsis'in tasvirinin tıpkısıdır. Şeytan, İran'ın Angra Mainyu'sudur.

29 Aralık 2015 Salı

Altınay: Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet



25-11-2005 
Kitabın Yazarı Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg
ile birlikte 1919 yılında Alman paramiliter
güçleri tarafından öldürüldü.
https://www.marxists.org/chinese/liebknecht-k/1907/
Ayşe Gül Altınay

Tarihçe ve tanım
Ordu kavramının Fransızca karşılığı olan militaire (Ingilizce, military) etimolojik olarak Latince ‘askerlik ve savaşa dair’ anlamına gelen militaris’e dayanmaktadır. Dolayısıyla, militarizm (Fr. militarisme, Ing. militarism) kavramını Türkçe’ye orduculuk veya askercilik olarak çevirmek mümkün.(1) Militarizm kavramı ilk olarak 1860’larda Fransız anarşist düşünür Pierre Joseph Proudhon tarafından kullanılmaya başlanmış; bu kavramın yüzyılı aşan tarihçesi bir yandan tarihsel olaylar, bir yandan da düşünsel gelişmelerle şekillenmiştir. Tarihçi Volker R. Berghahn’a (1982) göre militarizm tartışmalarının önemli bazı referans noktaları şöyledir: 19. yüzyılda zorunlu askerlik pratiğinin gelişmesi ve yaygınlaşması, iki dünya savaşı, Japon ve Almanya’nın militarizm deneyimleri, liberalizm ve Marksizmin farklı militarizm tanımlamaları, özellikle ‘üçüncü dünya’ ülkeleri bağlamında yürütülen ‘asker-sivil ilişkileri’ tartışmaları ve Batı’da gelişen ‘askeri-sinai kompleks’. Berghahn’ın 1980’lerin başında yaptığı bu listeyi güncellemek gerekirse, uzaya kadar uzanan silahlanma yarışı ve nükleer silahların yaygınlaşması (1980’ler), soğuk savaşın sona ermesi, feminist ve post-yapısalcı militarizm eleştirileri, Israil-Filistin çatışması ile Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel askeri hegemonyası eklenebilir.

Militarizm ve militarizasyon (veya militaristleşme) kavramları çoğu zaman eşanlamlı olarak kullanılmışlardır.(2) Ancak, son yıllarda birçok yazar, ideolojik oluşumları incelerken militarizm kavramına, militarizmin yaygınlaşma ve kurumsallaşma süreçlerini incelerken ise militarizasyon (veya militaristleşme) kavramına başvurmaktadırlar (Chenoy 1998, 101; Enloe 2004, 219).

Militarizmin birçok tanımında ‘savaş’ ve ‘savaş hazırlığı’ ön plana çıkmaktadır. Örneğin, Michael Mann’a göre (1988, 124) militarizm “savaş ve savaş hazırlığını normal ve arzu edilir bir sosyal etkinlik olarak algılayan tüm yaklaşımlar ve kurumsal oluşumlardır.” Mann’ın tanımındaki ‘savaş hazırlığı’ ifadesi önemlidir zira militarizmin savaşlarla özdeşleştirilmesi, yalnızca savaş bağlamında düşünülmesi yanıltıcıdır. Geçtiğimiz yüzyılda militarizm üzerine en kapsamlı çalışmalardan birini yapmış olan tarihçi Alfred Vagts’ın (1959, 15)deyimiyle, “militarizm savaş zamanından çok barış zamanında gelişir.” Başka militarizm tanımlarında, ordunun siyasal ve toplumsal hayatta etkin rol alması, sorunların çözümünde şiddet kullanımının meşru görülmesi, hiyerarşinin yüceltilmesi, erkekliğin şiddet kullanımı kadınlığın ise korunma ihtiyacı ile özdeşleştirilmesi gibi özellikler de vurgulanmaktadır (bkz. Shaw 1991, Lutz 2002, Enloe 2004).

Militarizmin en genel tanımlarından birini Avrupa tarihçisi Michael Howard (1976, 109) yapmıştır: “askeri altkültüre ait değerlerin toplumun egemen değerleri olarak algılanması.” Bu ifade biraz daha genişletilerek militarizm, askeri değer ve pratiklerin yüceltilmesi ve sivil alanı şekillendirmesi olarak tanımlanabilir. Ancak bu şekillendirmeyi tek taraflı, öznesi belli bir ilişkiyle sınırlı görmek yanlış olacaktır. Askeri darbelerde olduğu gibi bazı durumlarda ordu veya askeri kesim militaristleşme süreçlerinde doğrudan etkin bir rol oynarken birçok başka durumda militarizm, öznesi/özneleri belli olmayan, sivillerin aktif katılımı ve rızasını içeren süreçlerle yaygınlaşır. Bu tespitlerden yola çıkan araştırmacılar, son yıllarda militarizmi incelerken savaşlar ve askerler kadar ‘barış’ dönemleri ve ‘sivil’ pratikleri de ciddiye almaya başlamışlardır.

Ordu

Militarizm tartışmalarında ön plana çıkan başlıkları incelemeye geçmeden önce ordu ve militarizm arasındaki ilişkiye kısaca bir göz atalım. Militarizm çalışmaları ile ordu çalışmaları birebir örtüşmemektedirler. Orduyu bir kurum olarak merkezine alan çeşitli araştırma alanları vardır. Bunların başında gelen Askeri Tarih, tarih disiplininin önemli bir alt dalıdır. Alfred Vagts’a göre Askeri Tarih militarizmi sorunsallaştırmak bir yana, orduların ve savaşların meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynamıştır (Vagts 1959, 26)(3). Bunun yanında 20. yüzyılın ikinci yarısında, orduya ilişkin kurumsal incelemelerde bulunan çalışmalar Ordu Sosyolojisi adı altında yaygınlaşmış; hatta bu alandaki araştırmaların bir kısmı bizzat orduların talebi ve desteğiyle gerçekleşmiştir.(4) Vagts’ın Askeri Tarih için yaptığı gözlemin büyük ölçüde Ordu Sosyolojisi alanı için de geçerli olduğu söylenebilir.(5) Bu alanda militarizm analizlerine çok ender rastlanması bunun en çarpıcı göstergesidir.

Siyaset Bilimi alanında gelişmiş olan ‘asker-sivil ilişkileri’ tartışmalarında da ordunun son derece merkezi bir yeri vardır. Ancak bu çalışmalarda Genelkurmay Başkanları, kuvvet komutanları ve diğer askeri karar alıcıların siyaset alanıyla ilişkileri ele alınırken ordu kurumu üstdüzey subaylarla sınırlandırılır. Orduların çoğunluğunu oluşturan erler ve ordunun iç yapılanması bu analizlerin dışında bırakılır.(6)

Militarizm çalışmalarına baktığımızda, bazı yazarların ordunun kendisini militarist bir kurum olarak ele aldığını ve orduların varlığına topyekün karşı çıktığını, başka yazarların ise orduyu devletin diğer kurumlarından biri olarak değerlendirdiğini ve bu kurumun militarist ve militarist olmayan biçimlerde örgütlenebileceğini savunduğunu görürüz (bkz. Shaw 1991). Örnegin, tarihçi Alfred Vagts, sivil militarizm ile askeri militarizmi birbirinden ayırarak, askeri militarizmi, ordunun askeri çıkarlar değil askerlerin çıkarları yönünde hareket etmesi olarak tanımlamıştır (1959, 15). Bu görüşe göre, ordu bağlamında militarizm ancak askeri çıkarlardan sapıldığı ölçüde geçerlidir. Ordunun sivil hayata etki etmesi, askerlerin ve askeri değerlerin siyasette ve toplumsal hayatta yüceltilmesi ise sivil militarizm başlığında incelenmektedir.

Milliyetçilik: Zorunlu askerlik, Eğitim ve Toplumsal Cinsiyet

Son yıllarda yapılan militarizm tartışmalarında milliyetçilik merkezi bir yere sahiptir. Milliyetçilik ve militarizm son iki yüzyılın kaderini tayin etmiş, bunu yaparken de birbirlerini tamamlamış, iç içe geçmiş ideolojiler olarak ele alınırlar(7) . Bu ilişkiye iki ana eksende bakılabilir. Birincisi savaşlar, ulus-devletler ve modern milliyetçilikler eksenidir. Sosyolog Charles Tilly’nin (1985) gösterdiği gibi tarihsel olarak bakıldığında Avrupa’da modern, ulusal devletin kurulması savaşlar sonucunda olmuştur. Bu durum bağımsızlık savaşları sonrasında kurulan Üçüncü Dünya devletleri için de ulus-devletlerin doğduğu yer olan Avrupa için de böyledir. Bu yüzdendir ki belirli savaşlar (ve savaş meydanları) ulus-devletlerin simgeleri haline gelmiştir: Marengo, Austerlitz ve Jena Fransa’nın, Trafalgar Britanya’nın, 1812 zaferi Rusya’nın, Gravelotte ve Sedan Almanya’nın ulusal simgeleridir (Howard 1978:9). Türkiye için bu savaş Sakarya Savaşı’dır; daha geniş anlamıyla Milli Mücadele’dir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin savaş sonrasında kurulmuş olması onu, çoğu zaman düşünülenin aksine, dünya üzerinde biricik ve özel kılmaz. Hemen her ulus-devlet için savaşlar ve ordular kurucu bir rol oynamışlardır.

Milliyetçilik-militarizm ilişkisini anlamak açısından önemli ikinci bir eksen ise vatandaş orduları, zorunlu askerlik ve eğitim eksenidir. Ulus-devlet anlayışı yeni bir orduyu ve savaşma biçimini de beraberinde getirmiştir: vatandaş ordusu (citizen-army). Vatandaş ordularına ilk örneği Fransa vermiştir. 19.Yüzyılın başından itibaren Fransa’yı örnek alan Avrupa’da paralı askerlik üzerine kurulu imparatorluk orduları, yerlerini zorunlu askerlik görevine dayalı milli vatandaş ordularına bırakmaya başlamışlardır(8) . Bu ordular uluslaşmanın hem sonucu hem de aracı olmuşlardır. Sosyolog Eugen Weber’in (1976) deyişiyle, Fransa’da köylülerin “Fransız”a dönüşmeleri sürecinde askerlik ve eğitim merkezi rol oynamışlardır. Her iki pratik de 18. yüzyıldan itibaren önce Avrupa’da daha sonra (veya eşzamanlı olarak) başka coğrafyalarda özel alanlarından sıyrılıp belirli sınıfların tekelinden çıkmış, herkesi kapsayan (en azından niyet bazında) ve hatta “zorunlu” bir nitelik kazanmışlardır. Yeni bir “disiplin” anlayışının geliştirilip uygulandığı bu iki kurum aracılığıyla, aynı üniformayı giyen, aynı dili konuşan, aynı marşları söyleyen itaatkâr ve üretken bedenler (Foucault 2000), milliyetçi ve sadık vatandaşlar yaratmak hedeflenmiştir (Mosse 1993).

Ulus-devlet sisteminin gelişimiyle yaygınlaşmış olan zorunlu askerlik uygulaması toplumların ve uluslararası ilişkilerin militaristleşmesinde önemli bir rol oynamış (Tolstoy 1905, Vagts 1959), eğitim kurumları da bu süreçte etkin olmuştur. Türkiye’de 1926’dan beri müfredatta bulunan zorunlu Milli Güvenlik Bilgisi (eski adıyla Askerlik) dersleri bu etkileşimin en çarpıcı örneklerindendir. Benzer uygulamalar başka ülkelerde de görülmüş, eğitimin militaristleşmesi önemli bir tartışma alanı yaratmıştır (bkz. Langdon-Davies 1919, Lutz ve Bartlett 1995). Eğitim felsefecisi John Dewey, Birinci Dünya Savaşı sonrası Amerika Birleşik Devletleri’ndeki beden eğitimi derslerinin askeri eğitim amaçlı kullanılmasına karşı çıkmış, burada amaçlananın gençlerde savaşmayı teşvik edecek bir duygusal donanım yaratmak olduğunu savunmuştur (Dewey 1990, 124). Kısacası, zorunlu askerlik anlayışına dayalı vatandaş orduları ile ulus-devletler, militaristleşme ile uluslaşma, militarizm ile milliyetçilik modern dünyanın birbirini etkileyen, hatta şekillendiren kurum, süreç ve ideolojileri olmuşlardır diyebiliriz.

Zorunlu askerlik yalnızca "yurdun müdafaasına" yönelik bir uygulama değil, aynı zamanda erkeklerin ve kadınların devletle aralarındaki vatandaşlık ilişkisini belirleyecek (ve kadınlar asker olmadığı için farklılaştıracak) bir uygulamadır. Bu farklılaşma, devlet eliyle yapılmış olması ve devlet kavramını toplumsal cinsiyet bazında biçimlendirmesi açısından toplumda yaşanan kadın-erkek farklılaşmasından ayrılır. Bu yolla erkeklik-devlet-askerlik arasında güçlü bir bağ kurulmuş, "en kutsal vazife" olan askerlik yoluyla birinci sınıf vatandaşlık erkeklere bahşedilmiştir (bkz. Enloe 1993 ve 2000, Feinman 2000, Altınay 2000). Kadınların bu kurguda iki ayrı konumları vardır: kutsanan annelik (özellikle de asker anneliği) ve istisnai durumlarda savaşçılık(9) . Bu konumlardan birincisi her kadın için her koşulda belirleyicidir. İkincisi ise izin verildiği ve ihtiyaç duyulduğu ölçüde mümkün olacaktır.

Militarizmin toplumsal cinsiyet bağlamında ilk analizlerinden birini 1938 yılında Virginia Woolf yapmıştır. Günümüzde yapılan feminist analizler de Woolf’la benzer bir çizgi izleyerek kadınların askerlik uygulamalarından ve savaşlardan dışlanmalarını sorunsallaştırırken çözümü kadınların da bu süreçlere katılmalarında değil, toplumsal hayatın, erkeklerin ve erkeklik anlayışının sivilleşmesinde aramaktadırlar(10) . Bu anlayışa göre farklı biçimlerde de olsa militarizm, kadınlara olduğu kadar erkeklere de zarar vermektedir. Birinci sınıf vatandaşlığın ve egemen erkeklik anlayışının askerlik ve savaşma üzerinden tanımlanması yalnızca kadınlar ve erkekler arasında bir ayrım yaratmaz, aynı zamanda sakat erkekler, eşcinsel erkekler ve vicdani retçiler gibi askere gitmeyen veya gidemeyen erkekleri de ikincil bir konuma indirger.(11) Güney Afrika’lı sosyolog Jacklyn Cock (1991, 91) erkekliğin şiddet ve saldırganlıkla özdeşleştirilmesini ‘zalim bir efsane’ olarak tanımlar ve şöyle devam eder: “Birçok erkek savaşa kahraman olma umuduyla gider. Oysa savaş, erkekleri her türlü bireysel özerklik, sorumluluk ve seçimden yoksun bırakarak onları iktidarsızlaştırır. Askeri eğitim, sorgulamadan itaat etmenin öğretildiği bir çeşit sosyal programlama işlevi görür. Savaşta erkekler kurda değil kuzuya dönüşürler; izler ve itaat ederler.” Benzer bir analiz yüzyılın başında yazar Leo Tolstoy tarafından yapılmıştır. Tolstoy’a göre (1905, 41) askerlik “içerdiği aşağılanma ve kaybın derecesi açısından eski zamanların kölelik koşullarıyla bile karşılaştırılamaz. ”

Ekonomi, Güvenlik, ve Uluslararası Siyaset
Ekonominin militaristleşmesi 20. yüzyıl boyunca özellikle soğuk savaş döneminde gelişen ‘askeri-sinai kompleks’ bağlamında çok tartışılmıştır. Bu alanda yapılan çalışmalar, militarizm-kapitalizm ilişkisinin kuramsal olarak irdelenmesinden, silah lobilerinin siyasete etkilerine, uluslararası silah ticaretinden savunma sanayiinin kalkınmayla ilişkisine kadar geniş bir alana yayılmıştır (bkz. Shaw 1991). Türkiye’de de son yıllarda gelişen bu çalışmalar, OYAK’ın (Ordu Yardımlaşma Kurumu) özel konumuna ve savunma bütçelerine dikkat çekmektedir (bkz. Parla 1998, İnsel ve Bayramoğlu 2004).

Militarizm bağlamında son yıllarda gelişen bir başka önemli tartışma ‘güvenlik’ kavramı etrafında dönmektedir. Soğuk savaş döneminde yaygınlaşan ‘ulusal güvenlik’ anlayışı, soğuk savaşın bitmesiyle birlikte daha yoğun sorgulanmaya başlanmıştır. Başta Uluslararası İlişkiler disiplini olmak üzere sosyal bilimlerde yaygın olarak kullanılan ‘ulusal güvenlik’ kavramı bir yandan ‘Kimin güvenliği?’ ‘Ne tür güvensizliklerin pahasına?’ gibi sorularla yapısökümüne uğratılırken, bir yandan da yeni kavram arayışları ortaya çıkmıştır (bkz. Weldes vd. 1999). Uluslar veya ulus-devleti değil insanları merkezine alan ve gelir dağılımındaki eşitsizliklerden çevre kirlenmesine, cinsiyetçilikten ırkçılığa pek çok bağlamda ‘güvensizlik’ üreten süreçleri aynı anda sorunsallaştıran ‘insan güvenliği’ kavramı gerek akademik tartışmalar, gerekse siyasal yapılar (örneğin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği) düzeyinde yaygınlaşmaya başlamıştır. Uluslararası hukukun gelişmesi de militaristleşmiş güvenlik anlayışının sivilleşmesine katkıda bulunmaktadır.(12)

Soğuk savaşın sona erdiği, güvenlik anlayışının sivilleşmeye başladığı ve uluslararası hukuk mekanizmalarının etkinlik kazanabileceğine dair umutların arttığı 1990’ların ardından dünya siyaseti tekrar hızlı bir militaristleşme sürecine girmiştir. 11 Eylül 2001 sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çektiği oluşumlar önce Afganistan (2001), sonra Irak (2003) savaşlarıyla büyük yıkım ve kayıplara sebep olmanın yanı sıra uluslararası hukuk alanını ve Birleşmiş Milletleri işlevsizleştirmişlerdir.(13) Artık birçok düşünür, dünya siyasetinin yeni bir ‘imparatorluk’ çağına girdiğini, bu yeni dönemin belirleyici özelliklerinden birinin ise gerek uluslararası gerekse ulusal ve yerel düzlemde yıkıcı bir militarizm olduğunu savunmaktadırlar (Hardt ve Negri 2001, Chomsky 2003, Johnson 2004).

Kısacası, militarizm gerek 20. yüzyılı gerekse günümüz dünyasını anlayabilmek için ihtiyaç duyduğumuz ana kavramlardan biridir diyebiliriz. Böyle olmasına karşın bu kavramın yaygın olarak kullanılmaması düşündürücüdür. Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Birincisi, feminist düşünür Cynthia Enloe’nun (2004) ısrarla vurguladığı gibi militarizm –diğer ideolojiler gibi- normalleştiği ölçüde etkin olur. İçerdiği değerler ve varsayımlar normalleştikleri sürece sorgulanmazlar; hatta görünmez kalırlar. Militarizmin yaygın ama militarizm analizlerinin seyrek oluşunun önemli bir sebebi militarizmin toplumsal hayat kadar entelektüel hayatta da normalleşmiş olmasıdır diyebiliriz(14) . İkinci bir sebep milliyetçiliğin gündelik hayatın ve kimliklerin şekillenmesindeki rolünde aranabilir. Milliyetçiliğin birçok ifadesi militarizmi normalleştirme işlevi görür. Örneğin Türkiye’de zorunlu askerlik, vatandaşlık sözleşmesinin bir maddesi olarak değil, ‘ordu-millet’ teziyle, milletin özü olarak tanımlanmıştır. Bu kültürelleştirilmiş askerlik kurgusu zorunlu askerliği tartışmayı zorlaştırmaktadır (bkz. Altınay ve Bora 2002). Militarizmin anlaşılması ve eleştirilmesi yönündeki üçüncü bir engelin cinsiyetçiliğin yaygınlığı olduğu söylenebilir. Militarist değerler ve pratikler (örneğin askerlik) erkeklikle özdeşleştirildiği ölçüde onları sorgulamak hakim erkeklik anlayışını sorgulamayı gerektirmektedir. Feminist eleştirinin ve analizin gelişmesiyle birlikte militarizmin daha yaygın gündeme gelmesi rastlantısal değildir. Son olarak, militarizmin görünür kılınması önündeki engellerden bir başkası muhalif siyasi kültürlerin militarizminde aranabilir. Antimilitarizm yüz yıllık tarihi boyunca sağ siyasi hareketler kadar sol siyasi hareketler tarafından da yadırganmış, yok sayılmıştır. Militarizm eleştirileri ağırlıklı olarak tek taraflı (egemen siyasete yönelecek şekilde) yapılmış, muhalif siyasi oluşumların militaristleşmesi çok ender sorunsallaştırılmıştır.(15)

(1) Türkçe’de bu kavramın neden militarizm olarak yerleştiği ve neden ordu veya asker kavramları üzerinden üretilmiş herhangi bir analitik veya eleştirel kavramın olmadığı tartışılmaya muhtaç sorulardır.
(2) Bazı tartışmalar çerçevesinde ayrışmışlar; örneğin, militarizm siyasal alanla, militarizasyon ise silahlanma ile özdeşleşmiştir (bkz. Shaw 1991).
(3) Benzer analizler için bkz. Scarry 1985, Shapiro ve Hayward 1996.
(4) 1973 yılından beri çıkmakta olan Journal of Political and Military Sociology Ordu Sosyolojisi alanının ana yayın ayaklarından birini oluşturmaktadır.
(5) Uluslararası İlişkiler disiplini için de benzer eleştiriler yapılmıştır (bkz. Weldes vd. 1999). Şüphesiz aynı zamanda her iki alanda da militarizm tartışmalarına önemli katkılar olmuştur.
(6) Türkiye’de sivil-asker ilişkilerine dair burada bahsedilen zaaflara teslim olmayan nüanslı bazı analizler bkz. İnsel ve Bayramoğlu 2004.
(7) Bu bölümdeki analizler daha önce yayınlanmıştır: Altınay ve Bora 2002. Benzer analizler için bkz. Altınay 1999, 2000, ve 2003; Sinclair-Webb 2000.
(8) Bu çerçevede yapılmış önemli bir çalışma için bkz. Zürcher 2003.
(9) Bu istisnaların en çarpıcı örneklerinden biri Dersim'in bombalanmasına katılarak dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen’dir (bkz. Altınay 2000).
(10) Bunun yanında kadınların ordulara katılımlarının artması gerektiğini savunan ve ‘liberal feminizm’ olarak adlandırılabilecek bir akım da vardır.
(11) Türkiye’de de 1990’lardan bu yana bu ilişkileri sorunsallaştıran bir vicdani ret hareketi gelişmiştir (bkz. Altınay 2004). 2005 yılında tutuklanan gay hakları savunucusu ve vicdani retçi Mehmet Tarhan üzerinden bu konu daha yoğun tartışılmaya başlanmıştır (bkz. www.bianet.org ve www.savaskarsitlari.org)
(12) Etkinliği henüz tartışmalı olsa da Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nin kurulması veya Pinochet’nin başka bir ülkede tutuklanması gibi gelişmeler hukuki bağlamda insan güvenliğinin ulusal güvenliğin önüne geçmesi yolunda atılmış önemli adımlardır.
(13) Bu konuda yapılmış önemli bir çalışma için bkz. www.worldtribunal.org
(14) Türkiye’de militarizm olgusuna ilk dikkat çeken düşünürlerden biri Taha Parla olmuştur (1991 ve 1998). Araştırmacı Serdar Şen’in çalışmaları da bu alandaki ilklerdendir (1996, 2000). Birikim Dergisi ve 2004’te Ahmet İnsel ve Ali Bayramoğlu (2004) tarafından derlenen Türkiye’de Ordu kitabı, ordu ve militarizm çalışmalarının derlenip yaygınlaşmasına önemli katkılar yapmışlardır.
(15) Şüphesiz ki bunu söylerken antimilitarist analizlerin katkılarını azımsamak gibi bir niyetim yok. Yalnızca, neden daha fazla yaygınlaşamadıklarını tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye bağlamında her türlü militarist oluşuma eleştirel bakan bir çalışma için bkz. Ülker ve Üsterci, 1998.

Kaynakça:
Altınay, Ayşe Gül. 2004. The Myth of the Military-Nation: Militarism, Gender, and Education in Turkey. New York: Palgrave Macmillan.

Altınay, Ayşe Gül. 2003. Militarizm ve Insan Hakları Ekseninde Milli Güvenlik Dersi. In Ders Kitaplarında Insan Hakları: Tarama Sonuçları, eds. Betül Çotuksöken, Ayşe Erzan, and Orhan Silier, pp.138-157. Istanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Altınay, Ayşe Gül. 2000. Vatan, Millet, Kadınlar. Istanbul: İletişim Yayınları.

Altınay, Ayşe Gül. 1999. Askerlik ve Eğitim. Birikim 125/126 (September/October): 200-208.

Altınay, Ayşe Gül ve Tanıl Bora. 2002. “Ordu, Militarizm ve Milliyetçilik” Milliyetçilik:
Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 4 içinde, der. Tanıl Bora, s. 140-154. Istanbul:
İletişim Yayınları.

Andreski, Stanislav. 1968. Military Organization and Society. London: Routledge and Kegan Paul.

Chenoy, Anuradha M. 1998. "Militarization, Conflict, and Women in South Asia," The Women and War Reader içinde, der. Lorentzen, Lois Ann ve Jennifer Turpin, s.101-110. New York: New York University Press.

Chomsky, Noam. 2003. Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. New York: Metropolitan Books.

Cock, Jacklyn. 1991. Colonels and Cadres: War and Gender in South Africa. Cape Town: Oxford University Press.

Cohen, Eliot A. 1985. Citizens and Soldiers: The Dilemmas of Military Service. Ithaca and London: Cornell University Press.

Dewey, John. 1990. “On Military Training in Schools,” John Dewey: The Later Works, 1925-1953 içinde, der. Jo Ann Boydston. Carbondale: Southern Illinois University Press.

Enloe, Cynthia. 1993. The Morning After: Sexual Politics at the End of the Cold War. Berkeley: University of California Press.

Enloe, Cynthia. 2000. Maneuvers: The International Politics of Militarizing Women’s Lives. University of California Press.

Enloe, Cynthia. 2004 [2000]. "Feminizm, Milliyetçilik ve Militarizm" Vatan-Millet-Kadınlar içinde, der. Ayşe Gül Altınay. Istanbul: İletişim Yayınları.

Feinman, Ilene Rose. 2000. Citizenship Rites: Feminist Soldiers and Feminist Antimilitarists. New York: New York University Press.

Foucault, Michel. 2000. Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Istanbul: İmge Yayınları.

Hardt, Michael ve Antonio Negri. 2001. İmparatorluk. Çev. Abdullah Yılmaz. Istambul: Ayrıntı Yayınları.

Howard, Michael. 1978. War and the Nation State. Oxford: Clarendon Press.

İnsel, Ahmet ve Ali Bayramoğlu (der.). 2004. Bir Zümre, Bir Parti: Türkiye’de Ordu. Istanbul: Birikim Yayınları.

Johnson, Chalmers. 2004. The Sorrows of Empire: Militarism, Secrecy, and the End of the Republic. New York: Metropolitan Books.

Liebknecht, Karl. 1917. Militarism. New York: B.W. Huebsch

Lutz, Catherine. 2002. "Making War At Home in the United States: Militarization and the Current Crisis". American Anthropologist, 104(3):723-735.

Lutz, Catherine. 2001. Homefront: A Military City and the American 20th Century. Boston: Beacon Press.

Lutz, Catherine ve Lesley Bartlett. 1995. "JROTC: Making Soldiers in Public Schools". The Education Digest 61(3)9-14.

Mann, Michael. 1988. States, War and Capitalism: Studies in Political Sociology. Oxford and New York: Basil Blackwell.

Mosse, George L. 1993. Confronting the Nation: Jewish and Western Nationalism. Hanover and London: Brandeis University Press.

Parla, Taha. 1998. Mercantile Militarism in Turkey, 1960-1998. New Perspectives on Turkey. 19 (Fall):29-52.

Parla, Taha. 1991. Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Cilt:2: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. Istanbul: İletişim Yayınları.

Posen, Barry R. 1995. "Nationalism, the Mass Army, and Military Power," Perspectives on Nationalism and War içinde, der. L. Comaroff ve P. C. Stern, J. Luxembourg, Gordon and Breach Publishers.

Scarry, Elaine. 1985. The Body in Pain: The Making and Unmaking of the World. Oxford, Oxford University Press.

Shapiro Michael J. ve Hayward R. Alker (der.). 1996. Challenging Boundaries: Global Flows, Territorial Identities. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Shaw, Martin. 1991. Post-Military Society: Militarism, Demilitarization, and War at the End of the Twentieth Century. Philadelphia: Temple University Press.

Sinclair-Webb, Emma. 2000. "‘Our Bülent is Now a Commando’: Military Service and Manhood in Turkey". Imagined Masculinities: Male Identity and Culture in the Modern Middle East içinde, der. Mai Ghoussoub and Emma Sinclair-Webb, s. 65-91. Londra: Saqi Books.

Şen, Serdar. 2000. Geçmişten Geleceğe Ordu. İstanbul: Alan Yayıncılık.

Şen, Serdar. 2005 [1996]. Cumhuriyet Kültürünün Oluşum Sürecinde Bir İdeolojik Aygıt Olarak Silahlı Kuvvetler ve Modernizm. Istanbul: Nokta Kitap.

Tilly, Charles. 1985. "War Making and State Making as Organized Crime," Bringing the State Back In içinde, der. P. B. Evans, D. Rueschemeyer ve T. Skocpol, Cambridge University Press.

Tilly, Charles. 1992. Coercion, Capital, and European States, AD 990-1992. Cambridge, Blackwell.

Tolstoy, L. 1905. "Patriotism and Government". Classics of International Relations içinde, der. J. A. Vasquez. Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall.

Ülker, Ferda ve Coşkun Üsterci (der.) 1998. Şiddet Kültüründe Şiddetten Arınmış Eylem. Izmir: Ilke-SKD Yayınları.

Vagts, Alfred. 1959 [1937]. A History of Militarism: Civilian and Military. Meridian Books, Inc.

Weber, Eugen. 1976. Peasants Into Frenchmen: The Modernization Of Rural France, 1870-1914. Stanford: Stanford University Press.

Weldes, Jutta, Mark Laffey, Hugh Gusterson, ve Raymond Duvall (der). 1999. Cultures of Insecurity: States, Communities, and the Production of Danger. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Woolf, Virginia. 1938. Three Guineas. San Diego: Harcourt.

Zürcher, Eric Jan (der.). 2003. Devletin Silahlanması: Ortadoğu’da ve Orta Asya’da Zorunlu Askerlik (1775-1925). Çev. M. Tanju Akad. Istanbul: Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.


27 Aralık 2015 Pazar

Tanrıça Kybele

Didem Demiralp

Çorum İncesu Kanyonu'ndaki Kibele kabartması. 
https://www.flickr.com/photos/yasnhkan/14443754692
Tabiatın insanoğluna sunduğu sayısız nimetten söz ederken; “Doğa ananın bize verdikleri”diyoruz. Kullandığımız fosil yakıtlar ve tükettiğimiz pek çok kimyasalın “tabiat ana”yaverdiği zararlardan bahsediyoruz. Ama “Doğa ana” ya da “tabiat ana” kavramının İlkçağ Anadolu’sunun Frigya’lı tanrıçası Kybele ile ilişkili olduğunun kaçımız farkındayız? 

Antik Çağ’da Anadolu’nun Frigya adıyla bilinen bölgesi; batıda Mysia, Lydia ve Karia, doğuda Galatia ve Lyakonia, kuzeyde Bithynia, güneyde Pisidia ve Lykia ile sınırlanmıştı. Frigya; yalnız Frig Uygarlığı’na beşik olmakla kalmamış, ev sahipliğini yaptığı Kybele inancını hem o çağdaki komşularına hem de sonraki dönemlerde Yunanistan ve Roma’ya armağan ederek din alanında da etkili olmuştu. Lidya’da Kybebe, Mısır’da İsis, Efes’te Artemis, Girit’te Rhea, Yunanistan’da Demeter ve Roma’da Magna Mater isimleriyle anılan tanrıçalar Frigya’lı Kybele’nin değişik isimler altındaki yansımasından ibarettir. 

Kybele bir tabiat tanrıçası olarak doğadaki düzenden sorumludur. Ama öncelikle toprağın bereketini simgeler. Tarımın koruyucusu olması onu aynı zamanda toplumsal ilerlemenin, uygarlığın ve kentlerin kurucusu olarak görmeyi de mümkün kılar. Tanrıçanın tasvirlerinde başındaki diadem (taç) üzerinde yer alan kule figürleri onun bu niteliğine vurgu yapar. Frigya’nın ana tanrıçasına özellikle dağlarda tapınılırdı. Onun adlarından biri olan Dindyme, tanrıçaya bölgedeki Dindymos dağında ibadet edilmesiyle ilgilidir. İlkçağ Anadolu’sunda bu isimle anılan üç dağ vardır ki hepsi de Frigya bölgesi civarındadır. Bunlardan biri; Kybele kültünün merkezi olup Sangarios (Sakarya) ırmağı üzerinde yer alan Pessinus (Ballıhisar) kenti civarındaki Günyüzü dağıdır. Tanrıçanın ilk tasviri olan bir göktaşına da ev sahipliği yapan ilk tapınağı da buradaydı.Yine Dindymos dağı üzerinde yer alıp kutsal olduğuna inanılan ve Agdus adıyla bilinen bir kayadan da tanrıçanın bir başka adı olan Agdistis türemiştir. Onun Pessinus kaynaklı söylencesinde de ismi Agdistis olarak geçer.

Kybele Söylencesi
Efsaneye göre; Tanrı Zeus bir rüya görüp tohumlarını bir kaya üzerine dökmüş ve bundan çift cinsiyetli (hermafrodit) bir varlık ortaya çıkmış. Tanrılar, Agdistis isimli bu varlığın erkeklik organını kesmişler. Uzvunun toprağa düşmesiyle beraber buradan bir badem ağacı çıkmış. Sangarios ırmağının kızı Nana ağaçtan bir badem koparıp göğsüne saklamış. Bu meyveden hamile kalmış ve Attis isimli bir erkek çocuk dünyaya gelmiş. Güzel bir delikanlı olduğu vakit, Agdistis bu gence tutulmuş. Ama o; Pessinus kralının kızıyla evlenmeye karar vermiş. Düğün günü çıkıp gelen Agdistis, gencin delirmesine, kendini hadım etmesine ve ölmesine neden olmuş. Kral da kendini iğdiş etmiş.Hikâyenin bir diğer şeklinde ise; Zeus, tanrıça Kybele’nin bir tezahürü olan ve Agdus olarak bilinen taşın üzerine tohumlarını döker. Agdistis doğar. Tanrı Diyonizos onu sarhoş edince kendinden geçer ve erkeklik organını keser. Uzvundan da bir badem ağacı çıkar. Sangarios nehrinin kızı Nana bu ağaçtan kopardığı bir bademi göğsünde saklar ve gebekalır. Attis doğar. Delikanlılık çağına geldiğinde hem Kybele hem de Agdistis ona âşık olur. Frigya kralı Midas ise bu genci kendi kızıyla evlendirmek ister. Agdistis, delikanlının aklını kaçırmasına neden olur ve o da bir çam ağacının altında kendini iğdiş eder ve ölür. Kybele onu gömer. Kanıyla sulanan çam ağacının dibinde ise menekşeler çıkar. Midas’ın kızı da intihar eder. Tanrıça onu da gömer. Mezarının üzerinde menekşelerle birlikte bir de badem ağacı büyür. Agdistis Zeus’tan, Attis’in bedeninin bozulmamasını dileyince, tanrı, yalnızca saçının uzamasına ve bir parmağının oynamaya devam etmesine izin verir. Agdistis de sevdiğinin bedenini Pessinus’a götürerek gömer ve anısına bir bayram düzenler. 

Attis’in bir yaban domuzu tarafından öldürülmüş olduğu da rivayet edilir ve özellikle Pessinus halkının domuz eti yemekten kaçınması da bu söylence ile ilişkilendirilir.Toprağın bereketini -içerdiği unsurlarla- simgesel bir dille anlatan Kybele-Attis söylencesi ile ilgili olarak vurgulanması gereken bir husus da; öykünün, Babil mitolojisinde İştar-Tammuz ve Suriye mitolojisinde de Astarte-Adonis efsaneleriyle benzer oluşudur.

Kybele Tapısı ve Kybele Bayramları
Frigya’lı tanrıça için düzenlenen törenlerin yapıldığı Pessinus’taki kült merkezinin başında iki başrahip bulunurdu. Attis ve Megabyzos olarak adlandırılan ve tanrıçanın hizmetine girdiklerinde kendilerini hadım eden bu din adamları aynı zamanda tapı merkezinin yöneticileri durumundaydı.Tanrıça onuruna düzenlenen törenler, toprağın uyanıp filizlerin fışkırmaya başladığı bahar mevsiminde gerçekleştirilir ve beş gün sürerdi. 

Kutlamaların ilk gününde Attis için yas tutulurdu. Kutsal kabul edilen bir çam ağacının gövdesi yün kumaş parçalarıyla sarılır ve sokaklarda dolaştırılırdı. İkinci gün; Gallos olarak anılan Kybele’nin diğer rahipleri davul, tef ve zil gibi müzik aletlerinin eşliğinde kendilerinden geçerek dans ederlerdi. Tıpkı söylencede; ellerinde meşalelerle, kırlarda tanrıçanın peşinde dolaşıp, müzik eşliğinde çılgınca dans eden “Korybant’lar” gibi. Üçüncü gün ise; kanlı törenlere ayrılmıştı. Ayine katılanlar vücutlarını keser, kan akıtırlardı. Dördüncü günde neşeli danslarla Attis’in dirilmesi kutlanır, son gün de dinlenmeyle geçerdi.

Kybele tapısı; Frigya’nın gezgin rahipleri tarafından tüm Ege’ye ve Akdeniz’e yayılmıştır. Kıta Yunanistan’ın inanç sisteminde hatırı sayılır öneme sahip olan tanrıçalardan Rhea, Artemis ve Demeter’in kişiliklerinde ve söylencelerinde Kybele’nin nitelikleri de dilegelir. En büyük benzerlik ise Demeter’le olandır. O da öncelikle bir toprak tanrıçasıdır. Buğdayın koruyucusu, ürünün güvencesidir.

Roma’da Magna Mater (Büyük Ana) olarak bilinen tanrıça, Kybele’nin kendisidir.Kültünün Roma’ya girişi İ.Ö 205-204 senesinde Kartaca ile süren savaş sırasında gerçekleşir. Kentte bir gök taşı yağmuru olur. Korkan halk, Jüpiter tapınağında muhafaza edilen ve tanrı Apollon’un rahibesinin kehânetlerini içeren Sibylla kitaplarına başvurur. Buna göre; Frigya’nın Kybele tapısı kente getirilirse Kartaca ordusu İtalya’dan sürülecektir. Bir grup elçi Anadolu’ya gider ve kral Attalos’tan tanrıçanın Pessinus’taki ilk tezahürü olan siyah taşı alır. Taş; Roma şehrinin Palatine tepesindeki Zafer tapınağına yerleştirilir. Savaşın kazanılmasının ardından da (İ.Ö 202) burada tanrıça için bir tapınak inşa ettirilir. Magna Mater adını alan tanrıça onuruna her sene 4-9 Nisan tarihleri arasında Megalensia isimli bayramlar tertiplenir. İlginç olan nokta; Roma’daki kutlamaları da Frigya’dan gelen bir Kybele rahibinin yönetmesidir. Yine Frigya’lı bir rahibe ve hadım rahipler de (Galloi) tören sırasında bir alay halinde kent içinden geçerlerdi. Yurttaşların kutlamalara katılması yasaktı. Sadece bir grup önde gelen Roma’lı aristokrat kendi aralarında eğlenerek bayram neşesine ortak oluyordu. 

Frigya’lı tanrıçanın Roma’daki öyküsü; imparatorluğun erken dönemlerinde farklı bir görünüm alır ve Kybele-Attis inancı başka bir bayramın doğuşuna vesile olur. Bir grup din adamının (quindecimviri) yanı sıra tüm kadınların ve erkeklerin de katılabildiği törenler;yine ilkbaharda 15-27 Mart arasında gerçekleştirilirdi. İlk gün; “kanofori” olarak anılan kamış taşıyıcı rahipler, kesilmiş ağaç kamışlarını tanrıçanın tapınağına taşırlardı. Yedi gün sonra “dendrofi” ya da ağaç taşıyıcı rahipler, ormandan kesilmiş bir çam ağacını getirirdi. Ağacın gövdesi ceset gibi şeritlerle sarılır ve ortasına bir Attis tasviri bağlanırdı. Ağaç, ölmüş tanrıyı temsil etmekteydi. 24 Mart “dies sanguinis” ya da kan gününde hadımrahipler (galloi) ve erginlenme adayları, flüt, zil ve teflerin eşliğinde vahşi bir dansa başlar, sırtlarını kanatıncaya kadar kamçılar, bıçaklarla kollarında kesikler açarlardı. Çılgınlığın doruk noktasında bazı adaylar erkeklik organlarını keser ve onları tanrıçaya sunarlardı. 24 Mart’ı 25 Mart’a bağlayan geceyi dolduran ölüm ağıtlarının yerini, ertesi sabah tanrının dirildiği haberiyle gelen ani bir neşe patlaması alırdı. O gün “hilaria” neşe günüydü. Bir günlük dinlenmenin ardından 27 Mart’ta büyük ayin alayı düzenlenerek nehre gidilir ve orada Kybele’nin heykeli suya sokulurdu (lavatio). 

İ.S 2.yüzyıldan itibaren erginlenme adayları bir boğa veya koçun kanıyla (taurobolium veya criobolium) arındırılıyordu.Tanrıçaya da kendi erkeklik organları yerine bu hayvanınkini sunuyorlardı.Bu kurban törenlerinin imparatorluk çağında sadece bireysel erginlenme için değil ama hükümdarlığın selâmeti için de her mevsim düzenlenmiş olması; Frigya’lı ana tanrıçanın Roma’daki saygınlığına işaret eder.Ünlü Roma’lı şair, hatip ve düşünür Apuleius; “Başkalaşımlar” ya da “Asinus Aureus” adlı romanında, Frigyalı’yı kendi ağzından ne de güzel tanıtmış: 
“Ben, doğanın anası, bütün öğelerin efendisi, çağların ilk çocuğu, tanrıların en yücesi, ölülerin kraliçesi, göksel varlıkların kılavuzu, tanrıların ve tanrıçaların bütün biçimlerini bir tek kendinde toplayan ben… Bir baş sallayışımla göğün bütün parlak doruklarını, denizin sağlık estiren rüzgârlarını ve yeraltının hüzün dolu sessizliğini yönetirim. Benim tanrısallığım biriciktir. Bütün dünya çok çeşitli biçimlerime tapar benim. Değişik törenlerle ve türlü türlü adlarla. İnsanlığın ilk soyu olan Frigyalı’lar tanrıların Pessinus’lu anası derler bana. Attika’nın topraktan türemiş halkı Kekrops’un Minerva’sı diye çağırır. Paphos’lu Venüs der denizlerin dövdüğü Kyproslu’lar. Yanlarından sadaklarını hiç ayırmayan Creteli’ler bana Diktynna Diana olarak yakarırlar. Üç dil konuşan Sicilialı’lar, bana Styx’in Proserpina’sıderler. Eleusis’in eski halkı beni Attika’lı Ceres olarak bilir. Bazıları Juno derler adıma, bazıları Bellona. Kimileri Hekate, kimileri Rhamnusia… Eski inançlarına bağlı Mısırlı’lar Tanrıça İsis olarak çağırırlar…” 
“Frigya’lı tanrıça kimdir?” sorusunu bundan daha güzel yanıtlayacak bir söz var mı ki?

KAYNAKÇA
Apuleius,Başkalaşımlar, Kabalcı Yayınları, çev: Çiğdem Dürüşken, İstanbul, 2006.
Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, II.cilt, Kabalcı Yayınları, çev: Ali Berktay, İstanbul, 2003.
Erhat, Azra,Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984.
Frazer, James G, Altın Dal-Din ve Folklorun Kökenleri, I.cilt, Payel Yayınları, çev:Mehmet H. Doğan, İstanbul, 2004.
Graves, Robert,New Larousse Encyclopedia of Mythology, The Hamlyn Publishing,London, 1959.
Seyffert, Oscar, A Dictionary of Classical Antiquities, George Allen&Unwin Ltd.,London, 1957.
Speake, Graham,Dictionary of Ancient History, Penguin Books, London, 1994.

eskisehir.gov.tr/eskiyeni/aralik09/

25 Aralık 2015 Cuma

Eski Türklerde Kadınların Durumu

j.P.Roux

"Türklerde kadınların konumu, İslamiyetin kabul ettiği biçimden çok farklıdır. Uzun süre şamanizmin cinsler arasında ayırım yapmamayı yüceltişi yadsınmıştır. Kadın örtünmez, haremde kalmaz, erkeklerden ayrı yaşamaz. Erkeklerle bayramlara, şölenlere ve içki alemlerine katılır, onlarla kımız ve şarap içerek sarhoş olurlar. Kocası evde olmadığında, hatta özellikle kocası evde olmadığı zamanlarda misafirini tüm ev sahibi görevini yerine getirerek bizzat ağırlar. Ata erkekler gibi biner, bu Avrupalıları çok şaşırtır. Ok atar, öküz arabalarını kullanır ve Çinli kaynaklara göre kocaları dama oynarken onlar futbol oynarlar. Kendi işleri ile uğraşır Pazara gider ve kocası paketleri taşır öyle ki onu “hizmetkarlarından bir sanırsınız”. 

Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk kadın düşmanları arasında en ateşli olanıdır. Türk kadınlarının hayat tarzlarının İslamiyet açısından tehlikesini gören ve kocaları üzerindeki etkisinden çekinen vezir tüm ağırlığını koyarak bunu değiştirmeye çalışır. …"

Orta Asya, s:272-273

15 Aralık 2015 Salı

Fermanlarla Kadını Giydirmek


Tarihte kadınların neyi nasıl giyip giyemeyecekleri her zaman erkeklerin en önemli uğraşlarından biri niteliğini taşıdı. 18. yüzyılın başında 3. Ahmed'in saltanatından itibaren bu konuda bir hayli ferman yayımlandı...

AVNİ ÖZGÜREL 
….
Kadın kıyafetleri, yani örtünme bugünün sorunu değil elbette.
Osmanlı tarihi bu konuda yaşanmış sıkıntılar ve çatışmalarla dolu.

Yaramaz kadınlar!
Her şey Batı'yla temasın artması, Türkiye'nin kapılarını yabancı elçilere açmasıyla başladığını düşünen tarihçiler konunun evveliyatına ilişkin olarak 'Yahudi tüccarlar'ı işaret ediyorlar. Onların saraya ve zengin konaklarında yaşayan kadınlara getirdikleri rengârenk kaliteli kumaşlar ve göz alıcı takıların kışkırtıcılık işlevi gördüğü söylenebilir elbette. Haremde serbestçe dolaşmaları mümkün olan kadınların bu birbirinden güzel kumaş ve mücevherleri şık görünmelerini sağlayacak şekilde sunmak istedikleri düşünülebilir. 


12 Aralık 2015 Cumartesi

Ve Kadın Çuvalı Yarattı...

Ursula K. Le Guin

Çuval Kuramı Üzerine
http://www.123rf.com/photo_7423764_still-image-of-burlap-sacks-full-with-different-herbs-seasonings-ingredients-and-spices-used-in-prep.html
Bildiğimiz kadarıyla insansıların evrim geçirip insana dönüştüğü ılımlı ve tropik bölgelerde, türün temel gıdası bitkilerdi. Paleolitik, Neolitik ve tarihöncesi çağlarda, o bölgelerdeki insanlar yüzde 65 ila 80 oranında toplayıcılık yaparak besleniyorlardı; yalnızca kutup iklimlerinde et başlıca gıda maddesi olarak kendini gösteriyordu. Mamut avcıları bütün ihtişamlarıyla mağara duvarlarını ve zihni işgal etseler de, aslında o çağlarda hayatımızı ve tombulluğumuzu tohum, kök, yaprak, filiz, fidan, kabuklu yemiş, böğürtlen, meyva ve tahıl, böcek ve deniz kabukluları toplayarak sürdürüyor, protein oranını yükseltmek için de ağ veya tuzak kullanarak kuş, balık, fare, tavşan gibi korkunç dişleri olmayan küçük hayvanlar yakalıyorduk.