Anadolu Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anadolu Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2021 Perşembe

Millî Tarih ve Devlet Mitosu

 Tanıl Bora

 


Devlet Mitosu
 adlı ünlü eserinde Ernst Cassirer[1], siyasal düşüncede devlet telâkkisini, mitsel[2] düşüncenin Aydınlanma akılcılığına ayak direyen mirasının önemli bir hücresi olarak teşhis eder. Romantizmin tarihe (bir “şanlı geçmişe”) olan derin tutkusu ve Hegel’de doruğuna varan modern metafizik düşünce eşliğinde, Devlet kavramı, 20. yüzyıl modernizminin mitos üretiminde ayrıcalıklı bir mevkiye gelmiştir. 1. Dünya Savaşı sonrası Batı toplumlarını saran gelecek ve anlam bunalımı, devlet mitolojisine ve bu mitolojiyi kitleselleştiren faşizme yatak açmıştır.

Türk modernleşmesinde de, Cassirer’in ikiliğini (onun rasyonalizmi ‘katıksız’ algılayışını bir yana bırakarak) kullanırsak, rasyonel düşünce-mitsel düşünce çatışmasında devlet kavramı kritik bir yerde durur. Türk milliyetçiliğinin modern ulus-devleti inşâ sürecinde Aydınlanmacı ideallerin en ‘pürüzsüz’ göründüğü evrede bile, mitsel (ve kutsallaştırıcı) düşüncenin etkisi güçlüdür. Mitsellik veya kutsallık, tarihe bakışta, tarihin mitolojikleştirilmesinde kendini bariz biçimde gösterir. Mitosun çekirdeği, devlettir. Türklüğün tarih içindeki tözü, Türk nomos’u[3] olarak telâkki edilen Töre, ezelden gelip ebede giden bir varlık gibi düşünülen “Türk Devleti”nde cisimleşir. Şu ‘Atatürk sözü’, zımnen neredeyse devletin millete takaddüm ettiği kabulünü içeren bu tasavvurun özeti sayılabilir: “...çok derin geçmişlerde bile Türk milletini benliğinden çıkaran bir teşkilat vardı ki ona devlet veya hükümet teşkilatı derlerdi.” (Söylev ve Demeçler’den aktaran Atatürkçülük: 27) “Türk Devleti”, böylelikle, başka devlet yapılarıyla karşılaştırılması pek anlamlı olmayan, devlet yapılarını tahlil etmeye yarayan genel kavramların yetersiz kalacağı, biricik bir vaka gibi düşünülür. “Türk Devleti” teriminin, örneğin Türk Tarihinin Ana Hatları - Methal’de ve birçok metinde, isim haliyle, bir “nitelik” gibi anılması bu düşüncenin yansımasıdır. Cumhuriyet ideologlarından Necmeddin Sadak, Sosyoloji (1937) kitabında, “her devletin bir beşeri ideali, tarihine, mizacına göre bir anlayışı vardır” der. (12 Eylül sonrasında Genelkurmay’ca bastırılan Atatürkçülük kitap dizisinde de “Türk devletinin ilkelerinin taklit olmadığı” vurgulanacaktır.) Türkçü literatür de Türk devletinin kuramının da kendine özgü olduğunu söyler. (örn. M. Niyazi)

Söylemeye gerek var mı: Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki bu tarihsel devlet mitosu, doğrudan doğruya güncel devlet mitosunun inşâsına dönük bir pratiktir.

Baştan vurgulamamda yarar var: Mitos kavramını seçmekle, tarihsel vakalar ve verilerin ötesinde, bu vakaların ve verilerin tahayyül edilme, anlamlandırılma biçimleri üzerinde duracağımı vurgulamış oluyorum. Eski Türk devletlerinin mâhiyetini değil, bunlarla ilgili tasavvurları tartışıyorum. Yaptığım, amatör bir tarihçilik bile değil, bir ideoloji tarihi okuması.

Türk millî tarihçiliğinde Devlet Mitosunun inşâsını ele alırken, öncelikle cumhuriyetin kuruluş dönemini, yani resmî millî tarihi, “Türk Tarih Tezi”ni[4] esas alıyorum. Resmî tarihin oluşum sürecini sanırım iki evreye ayırabiliriz: Doruğunu 1. Türk Tarih Kongresi’nin (1932) oluşturduğu “romantik” denebilecek evre ile; 2. Türk Tarih Kongresi’nden (1937) başlatabileceğimiz, 1950’lere kadar uzanan ikinci evre. İlk evrede kadim Türk tarihinin idealleştirilmesi ve etnisist bir tarihçilik hâkim. İkinci evrede ise tarihsel mitos üretiminde bir “durulma” söz konusu; mamafih Devlet Mitosu tahkim ediliyor ve ilk evrede üzerinden atlanan Osmanlı tarihi daha fazla içeriliyor.

Resmî millî tarih hikâyesi ve Türk Tarih Tezi, 1930’lardaki enerjikliğinden ve iddialılığından kaybetse de, temel kalıpları ve kurgusu itibarıyla bugünlere kadar devretmiştir. Gerek devletin “sahibi” kabul edilen “çekirdek devlet” kurumlarının, başta TSK/MGK’nın ideolojisinde, gerekse ilk-ortaöğretimde ve popüler tarih algısında, bütünlüklü bir şekilde vaz’edilmese de Türk Tarih Tezinin temel kaziyeleri [5] geçerliliğini koruyor. En azından Devlet Mitosuyla ilgili olarak bunu söyleyebiliriz. Ayrıca, resmî tarihten ayrışan Türkçü-Turancı ve milliyetçi-muhafazakâr tarih mitolojileri de, hem tematik yönünden hem de temel karakteristik kalıplar yönünden aynı anlayışı sürdürmüşlerdir.[6]

Kullandığım malzeme, kimi temel resmî tarih metinlerinin yanısıra, yaygın kabul görmüş popüler metinler ve siyasal-ideolojik metinlerdir.

6 Aralık 2019 Cuma

Tümülüs Nedir, Kurgan Nedir?


Kendilerine defineci diyen soyguncuların güya yaptıkları kazı sonucu mahvedilmiş bir tümülüs
Kırklareli’ne bağlı Yündolan Köyü civarındaki C tümülüsü.
Tümülüs, bir mezar tepesidir. Soylu bir kişi için yapılan taş mezarın yerinin belli olması için üzerine  toprak yığılarak külah biçimli bir tepe oluşturulur. Genellikle toprağın akmaması için killi topraktan yararlanılır. Dolayısıyla höyüklerden farklı, bir yerleşim dolgusu değil, altında bir ya da birden fazla mezar olan bir anıt yapıdır. Tümülüs geleneği Anadolu'ya Avrasya steplerinden Trakya üzerinden geldiği için, en yaygın olarak Trakya'da görülür. Ancak Batı ve Orta Anadolu' da ve daha ender olarak
Doğu Anadolu'da da tümülüslere rastlanır.
Tümülüs geleneğinden bin yıl kadar daha eski olan mezar tepeleri, genellikle "kurgan" ya da farklı dolguları nedeniyle ''taşlıtepe" olarak adlandırılırlar. Bunların içinde tümülüsteki gibi taştan yapılma bir mezar odası değil, genellikle toprağa açılmış ahşap mezar odaları bulunur. Tümülüslerin yüksekliği ve büyüklüğü de, onu bırakan kültürün gücü ile bağlantılıdır. 50 m'yi bulan yükseklikte tümülüsler olduğu gibi, birkaç metre yüksekliğinde alçak tümülüslere de rastlanır.

Anadolu'nun en görkemli tümülüsleri arasında, Yassıhöyük Gordion'daki Kral Midas Mezarı olarak adlandırılan tümülüs gelmektedir. Tümülüsler bazen tekil, bazen de onlarca tümülüsün bir arada bulunduğu "tümülüs mezarlığı" şeklinde olabilirler. Bunların en bilinen örneği Sardes çevresindeki Bintepeler'dir.

Metin: Mehmet Özdoğan, 50 Soruda Arkeoloji, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2011, s. 48-50

Höyük Nedir?

Mehmet Özdoğan

Herhangi bir yerde kurulmuş olan yerleşim yerinin yıkıntısının bıraktığı yükselti. Yukarıda tanımladımız arkeolojik dolguyu basit bir göçebe çadır yeri için değil, bir topluluğun yerleşim yeri için tanımlarsak, bu dolgunun içindeki kalıntı ve bulgular daha fazla çeşitlenecek ve dolayısıyla dolgu kalınlaşacaktır. En basit kerpiç bir ev bile, sahipleri terk ettikten sonra şu ya da bu neden­le yıkılsa, içindeki işe yarayan yapı malzemeleri başkaları tarafından alınsa bile, mutlaka temelleri, duvarın en alt sırası, tabanı, taban üzerindeki ocak, seki, depo gibi yapı öğeleri ve o dönemde kullanılmış olan her türlü malzeme kırık da olsa, o dolgunun içinde bulunacaktır.

Yerleşmeler her zaman yaşamak için en uygun yer se­çilerek kurulur; en uygun yer de çoğu kez su kaynağı ile bağlantılıdır. Bu nedenle evler yansa, yıkılsa da, yerleşme aynı coğrafi noktada devam eder. Yerleşmeler terk edilse ve farklı bir insan topluluğu o bölgeye herhangi bir nedenle gelse de, gene yeğleyeceği yer çoğunlukla aynı noktadır. Yeni bir ev kurulurken daha önceki yıkıntının molozu düzletilir. Ancak çok ender durumlar dışında, bu yıkıntı tümüyle kazılarak atılmaz. Düzletilen eski molozun üze­rine yeni bir ev kurulur. Dolayısıyla yukarıda tanımladı­ğımız arkeolojik dolgu, kendinden sonra kurulan evin altında, yeni yapılandan farklı niteliğiyle korunagelir. Yerleşim yeri, bu arkeolojik dolguların artmasıyla giderek yükselmeye başlar. Böylelikle yerleşme yeri çevreye göre daha korunaklı hale gelir ve bu alan yeni yerleşimciler için su kaynağının ötesinde tercih sebebi olur. Hep aynı yerde yerleşilmesi sonucunda, zaman içinde bir höyük oluşma­ya başlar. Höyükte her bir yerleşimi temsil eden dolguya "tabaka" adı verilmektedir. Ardı ardına dizili tabakalar, çoğu kez belirli bir kültür dönemini temsil eder. Süreç içinde daha sonra farklı bir kültüre ait tabakalar oluşmuşsa, altta bir çok tabakadan meydana gelen ve kültür birliği olan arkeolojik birime "kültür evresi" adı verilir.
Aşağı Pınar kazısı, MÖ 5200 yılları, 4. kültür katı.
https://arkeofili.com/neolitik-donem-uzerine-prof-dr-mehmet-ozdogan-roportaji/
Ahşap mimarinin yanarak korunmuş durumu. Duvar içinde görülen yuvarlak izler, yanarak ortadan kalkmış olan ahşap direklerin izleridir. Orası şiddetli bir yangın geçirdiği için, yanmış olan tabandan çok sayıda in situ [yerinde]  buluntu ve tahıl örneği çıkmıştır.

16 Haziran 2019 Pazar

Taş Kesilmiş Niobe


Manisa Sipil Dağı'ndaki Ağlayan Kaya, mitolojik kahraman Niobe ile özdeşleştirilmiştir.
İzmir-Manisa karayoluna yakın olduğu için oradan geçerken dahi görülebilir. Karşıdan değil de
profilden bakınca başı önüne eğik bir kadına benzer. Bir sanat yapıtı mı yoksa aşınmış bir kayanın doğal
olarak aldığı biçim mi olduğu Antik Çağ'dan beri tartışılmaktadır.
Eski Yunan yazarlarının yapıtlarında da sözü edilen bu kayanın Zeus'un taşa dönüştürdüğü
efsanevi Niobe olduğuna inanılır.
Pelops'un kız kardeşi ve aynı zamanda Thebes'in kralı Amphion'un eşi olan Niobe, evliliğinden yedi erkek ve yedi kız çocuğu dünyaya getirmiş­ti. Kızlarının güzelliği ve oğullarının cesurluğu ile her fırsatta övünen Niobe, daha da ileri giderek işi, Leto'yu sadece iki çocuk -Apollon ve Artemis- sa­hip olmakla aşağılamaya kadar götürmüştü.

Sınırları aşan bu kadının söyle­diklerini duyan ve babası Teiresias gibi ünlü bir kahin olan Mante, yaşanacak felaketi tahmin ettiğinden Thebesli kadınları Leto ve çocukları için ibadet et­meye ve kurbanlar sunmaya ikna etti. Bunun üzerine kadınlar Olymposlu­ların gazabına uğramamak için tütsüler yakıp saçlarına defne ağacı yaprakla­rından taçlar taktılar. Tütsü kokusu havaya yayıldıkça orada bulunanlar da dualar etmeye başlamışlardı. Olan biteni öğrenen Niobe kısa bir süre sonra yanına aldığı insanlarla beraber kadınların toplanmış olduğu alana geldi. Gi­yinişinde ve yürüyüşünde bile tanrıçalara benzemek isteyen bir eda ile, sade­ce iki çocuğu olan bir kadına ibadet etmektense birbirinden güzel on dört ço­cuğu olan ve Zeus ile bir zamanlar Titanların lideri olan Atlas'ın torunu olan ve aynı zamanda Kadmos Krallığı'nda kraliçe olan bir kadına tapmalarını söyledi onlara. Hakaretlerinde ve aşağılamalarında o kadar ileri gittik ki, Ar­temis'in bir kızdan çok erkeğe, Apollon'un ise bir erkekten çok kıza benzedi­ğini bile söyledi. Niobe'ye göre on dört çocuktan birkaçını kaybetmesi ondan çok fazla bir şey almayacaktı. Fakat Leto'nun böyle bir felaketle karşılaşması durumunda tamamen yapayalnız kalacağını da ekledi konuşmasına.

31 Mayıs 2019 Cuma

İlyada: Halikarnas Balıkçısı'nın Kaleminden Troya Savaşı

Halikarnas Balıkçısı
Cevat Şakir Kabaağaçlı
Hektor'un cesedi Troya'ya geri götürülürken
Yüksek kabartma olan bu eserin MS 180-200 yılına ait olduğu düşünülüyor.
Şu anda Paris, Louvre Müzesi, Borghese koleksiyonunda
Troya bölgesi Ege'nin kuzeyinde ince ve uzun Gelibolu yarımadasının karşısında, dörtgen biçiminde denize uzanır. İşte orada Çanakkale, kuzey denizlerine yani Marmara ve Karadeniz'e giden yol ve geçit üzerinde nöbetçilik eder. Avrupa ile Asya arasından kuzeydoğudan güneybatıya Hellespontos (ya da Helle'nin denizinin) suları bir nehir gibi akar. Bu bölgenin güneydoğuda sınırı Kocakatran dağ zinciridir. O dağların en yükseği Kazdağı’dır (İda dağı). O arazide azçok ova sayılabilecek bir düzlüğün ortasında (tanrılarca Ksanthos diye anılan) ama Troyalılarca Skamandros (Küçük Menderes) denilen nehir geçer ve Boğaz'ın tam ağzında Hellespontos'a dökülür. Ovayı Homeros, «derin topraklı Troya ovası» diye anar. Boğazlardan girip çıkan gemiler Hisarlık Tepesi'nden görülür ve gözetlenir. Bugün bataklık olan Sije, yani Yenişehir dolayları eskiden içerilere doğru oyuktu. Oraya demirleyen gemiler kendilerini esenlikte sayarlardı. Kuzeye giden gemiler elverişli rüzgarları beklerken, burada kayıklarını yarı yerlerine kadar karaya çekerlerdi. Eski zamanda deniz yolculuğu kıyı kıyı limandan limana yapılırdı. Troya'ya Skamandros (Küçük Menderes) ile Sije burnuna hâkim olanlar Karadeniz'in zenginliklerine sahip sayılırdı.

Dünyada hiçbir konu için -Çanakkale'nin küçük bir köşeciğini kaplayan- bu Troya üstüne yazılanlar kadar çok yazı yazılmış değildir. Bu efsane Peloponez'den (Mora yarımadasından) gelen Akha'lar ile Troya halkı arasında ticaret ve çıkar kaygılarıyla yapılmış olan gerçek bir savaştan doğmadır. Bu savaşın İsa'dan Önce Onikinci Yüzyılda yapıldığı muhakkak gibidir. Homeros'un İlyada'sına göre bu savaş Troya kralı ihtiyar Priamos'un oğlu Paris tarafından Troya'ya kaçırılan dünya güzeli Helene'yi geri almak için Akha'lar tarafından yapılmıştır. İlyada yirmi dört papirus tomarı üzerine yazılı olduğu için İsa'dan Önce İkinci Yüzyıldan beri yirmi dört kitap sayılır.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Saruhanlı Beylerin Ölü Gömme Ritüeli

İbn Battuta

Mağnisiye [Manisa] Sultanı
Şehrin hükümdarı Saruhan adında  biridir.[1] Buraya girdiği­mizde  onu  birkaç  ay evvel  ölmüş
oğlunun  türbesinde  bulduk. Bayram gecesi[2] ile sabahını anne baba bu türbede geçirmişler. Çocuğun cesedi  yıkanıp  hazırlanmış,  kalaylı,  demir  kaplı  tahta bir tabut içine konmuş ve cesetten  çıkan kokunun  kaybolması için  çatısı  açık  bir kubbeye  asılmıştı.[3]  Bir süre sonra  çatı örüle­cek, tabut yere indirilecek,  üstüne de ölünün elbiseleri  örtüle­cekti. Pek  çok hükümdar için böyle yapıldığını daha önce gör­müştüm  ben...

İbn Battuta Seyahatnamesi, cilt, YKY, s. 426
Çeviri, İnceleme ve Notlar: A. Sait Aykut
Saruhan Beyin Manisa'da bulunan türbesi. Ön cephe
Yazıda bahsi geçen oğlunun türbesiyle mimari açıdan benzerlik göstermesi mümkündür.

2 Şubat 2019 Cumartesi

Türkiye Müzelerinden Seçme Eserler

Açıklamalar resimlerin üzerinde yazmaktadır. Tıklayarak büyütebilirsiniz. Kendi taramalarım. 





1 Şubat 2019 Cuma

Karun Hazinesi

Açıklamalar resmin üzerindedir. Büyüterek okuyabilirsiniz. Kendi taramalarım.

Karun Hazinesi, çoğu MÖ 560-546 yılları arasında Lidya ülkesini yöneten Kroisos veya Krezüs (Karun) dönemine ait olan ve Uşak'ın 25 km batısında ve İzmir Karayolu üzerinde bulunan Güre Kasabası yakınlarındaki tümülüslerden 1960'lı yıllarda çıkarılarak ABD'ye kaçırılan ve 1993 yılında uzun bir hukukî süreç sonucunda geri alınan eserlerin toplu adı. Bazı kaynaklarda Lidya Hazinesi olarak da anılır. Hazinenin ele geçirilen kısmında yaklaşık 450 parça bulunur. 



31 Ocak 2019 Perşembe

Göbeklitepe nedir? Buraya bir tapınak diyebilir miyiz?

Söyleşi
Lee Clare

[Arkeofili dergisi, Göbekli Tepe'de çalışmalar yürüten Alman arkeolog Dr. Lee Clare ile bir söyleşi yapmış. Bu söyleşi şimdiye kadar söylenenlerden daha farklı bir bakış açısı getirdiği için önemlidir. Yazı yeni yayımlandığı için sadece giriş bölümünü aşağıya aldım. Yazının tamamını okumak için lütfen orijinal kaynağına gidiniz.]
Lee Clare, D Yapısı’nda çalışırken.. (Eylül 2018)

1- Göbeklitepe nedir? Buraya bir tapınak diyebilir miyiz?
İlk ve en önemlisi, Göbeklitepe, MÖ 10. bin yılın sonlarından, MÖ 9. bin yıllarına tarihlenen bir tarih öncesi alandır (MÖ ~ 9,500-8,000). 1500 yıl kadar süren bir dönemden kalma arkeolojik birikintiler içeren yapay bir höyüktür. Bu birikintiler arasında mimari yapılar, atıklar ve tortu birikintileri yer alır. Kazılarda büyük miktarlarda faunal ve botanik kalıntılar, çakmaktaşı ve öğütme taşı eserleri, ayrıca hayvan ve insan tasvirleri ile heykeller ortaya çıkarıldı.
Buranın yorumuna dönecek olursak, Göbeklitepe’nin “tapınak” olarak önerilen işlevinin son derece problemli olduğunu her zaman vurguladım. Bu terim mevcut haliyle, örneğin tanrıların ve eğitimli bir ruhban sınıfının varlığını varsayar. Ayrıca, “tapınakların” (ilahi tapınım için bir yer olmasının yanı sıra) bir tür ekonomik güç kullandığı anlamına gelir. Bu yorum, MÖ 10. ve 9. bin yıllarında yaşayan Taş Devri toplulukları için tamamen gerçek dışıdır. Bu tür “tapınak ekonomileri” en azından geç Kalkolitik / Bronz Çağı’na kadar ortaya çıkmıyor.

4 Ocak 2019 Cuma

Selçukludan Osmanlıya Halk Ayaklanmaları


Babailer Ayaklanması (1240)
Amasya,  Kırşehir, Sivas, Adıyaman ve Malatya dolaylarında Baba ishak tarafından  başlatılan,  kısa
sürede Türkmenler arasında yayılan eşitlik­çi  temelde  dayalı  dinsel  kökenli bir ayaklanmadır. Başka Selçuklu  kuvvetlerine karşı önemli  başarılar elde etmiş  olan  hareket,   Selçukluların Frank askerlerini savaşa alanına sokmaları sonucunda yenilmiş ve binlerce Türkmen  kılıçtan geçirilip, Baba İlyas ile  Baba  İshak   gibi   önderler idam  edilmiştir

Şeyh Bedreddin Ayaklanması (1413)
Gerçekte Şeyh  Bedreddin'in içinde yer almadığı ama müridlerinden Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal'in Ay­dın ve Manisa yörelerinde başlattığı ayaklanma,  hareketin düşünce  planındaki  önderinin Bedreddin  olması nedeniyle   bu   isimle  anılmaktadır. Dinsel niteliğe sahip  ancak eşitlikçi, mülkiyet karşıtı  ve  insan  sevgisine dayalı pir felsefesi  olan  ayaklanma Mehmet  Çelebi'ye   bağlı  Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırılmış, önce  Börklüce Mustafa,  ardından Torlak Kemal ve sonunda da Şeyh Bed­reddin  asılmışlardır.

1 Nisan 2018 Pazar

Nevali Çori'nin Keşfi

Klaus Schmidt
"Eldeki parçaya göre üzerinde dans sahneleri betimlenmiş bir tabak söz konusuydu."
Bu buluntu; bir taş kandil ya da tütsü kabı olarak yorumlanabilir, diyor Schmidt.

Nevali Çori - Veba Vadisi’nde

“Veba Vadisi” şeklinde çevrilebilen ürkütücü *Nevali Çori ismi, insanın sırtından soğuk terler dökülmesine neden oluyor. Çor* kelimesi ile “karaölüm”den daha çok, belirgin bir domates hastalığı kastedilmekte. Burada bilim adına keşfedilen, sebze ile ilgili yer isminin çağrıştırdığı kadar dramatikti.

Her şey 1979 yılı sonbaharında genç bir arkeoloğun Fırat’ın Türkiye’deki orta bölgesinde yüzey araştırması yapmasıyla başladı. Yeni başlamış Lidar Höyük kazılarının başkanı Harald Hauptmann’nın görev vermesi üzerine Hans Georg Gebel, Tunç Çağı höyüğünün yakın çevresinde başka arkeolojik yerleşmelerin olup olmadığını anlamak için araştırmalara girişir.

22 Mart 2018 Perşembe

Bir Zamanlar Tanrıydılar


Oğuz Tekin
Bir Roma mozaiğinde kuş avlayan kedi tasvir edilmiş
 Pompei'deki Fauno Evi'nde bulunmuş
Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi

Kedinin yeryüzünde ilk ortaya çıktığı tarihi kesin olarak söylemek mümkün olmasa da, bu tarihi milyonlarca yıl öncesine götürmek olasıdır. Kedinin anayurdunun* Kuzey Afrika olduğu ise, artık kabul edilen bir görüştür. Kedi kemikleri ve kafatası parçaları tarihöncesi devirlerden beri arkeolojik kazılarda ele geçmektedir. Konya yakınındaki Hacılar'da, İsrail'deki Jericho'da, İndüs Vadisi'ndeki Harappa'da ve Kıbrıs'ta Khirokitia'da tarihöncesi döneme (neolitik) ait kedi kemikleri ve dişleri bulunmuştur. Tunç çağlarına girdiğimizde ise buluntu miktarı artmaktadır. Troia kazılarında, erken tunç dönemine tarihlenen kedi kalıntıları ele geçmiştir. Ancak, ilginçtir ki, evcil kedinin anayurdu olarak kabul edilen Mısır'da tarih öncesi dönemden, hatta eski krallık döneminden (MÖ 2686-2118) günümüze kalan kedi kalıntısı yoktur. Evcil kedilerin eski Mısır sanatında resmedilmesi ise yaklaşık olarak MÖ 2000 yılından itibarendir. Böylece, evcil kedinin tarihini günümüzden 4000 yıl öncesine götürebiliriz.

21 Kasım 2017 Salı

Uygarlığın İlk Adımları: Neolitik Çağ

2007 Ocak
Sergi Tanıtım Yazısı
Sergi için üretilen Göbekli Tepe tapınağı maketinden görünüm
Neolitik Dönem: Günümüz Uygarlığının Temel Taşları
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş.’nin üstlendiği bu sergi 2007 yılının Ocak ayı ortalarında Almanya Karlsruhe kenti Badisches Museum’da açılan “İnsanlığın En Eski Anıtları” sergisinin bir devamı niteliğindedir. Yalnızca Anadolu ve Yakındoğu değil, Avrupa da dahil olmak üzere günümüzde dünyaya hâkim olan uygarlığın temel taşlarını içeren, günümüzden önce 14000 ilâ 8000 yılları arasındaki uzun bir süreci yansıtan bu sergi, haklı olarak, beklenenin üzerinde bir ilgi görmüş ve büyük bir heyecan yaratmıştır. Özellikle son yıllarda bu dönemi yansıtan Çayönü, Körtik Tepe, Nevali Çori, Göbekli Tepe, Aşıklı gibi merkezlerde yapılan arkeolojik kazılar, uygarlığın ilk dönemleri ile ilgili bilgilerimizi, yorumlarımızı kökten değiştirecek kadar önemli yeni sonuçlar vermiştir. Bu kazı yerlerinden ortaya çıkan bilgi ve görkemli buluntuların yurt dışında yaratmış olduğu heyecan dalgasının ülkemizde yankı yaptığını söylemek, maalesef olası değildir. Anadolu’nun tarihöncesi kültürleri denince ilk akla gelen, renkli ve görkemli buluntularıyla Çatalhöyük olmaktadır. Ancak Çatalhöyük, burada ele alınan dönemin en son aşamasını temsil etmektedir. Şimdiki sergi ise bizi, Çatalhöyük’ün başlangıcından 4000 daha eskiye götürmekte, Çatalhöyük’ün başlangıcına kadar olan süreyi anlatmakta ve Çatalhöyük’ün başlangıcıyla sona ermektedir. Anadolu’nun en eski uygarlığının görkemi bu sergi ile ülkemizde ilk kez toplu olarak sunulmaktadır.

16 Mart 2016 Çarşamba

Gyges'in Sihirli Yüzüğü

Platon

16. yüzyıla ait bu tabloda Gyges'in sihirli yüzüğü bulması betimlenmiştir.
https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/8/8a/Der_Ring_des_Gyges_%28Ferrara_16_Jh%29.jpg
Adil olan ile olmayana tanıdığımız serbestçe davranma imkânı, efsanede olduğu gibi, insanların Lidyalı Gyges’in atasının sahip olduğu güce sahip olmaları halinde gayet güzel ortaya çıkar.

Anlatılageldiğine göre, bu adam, Lidya kralının hizmetindeki bir çobanmış. Bir gün sürüsünü otlattığı yerde bir fırtına çıkmış, bir deprem olmuş ve bulunduğu yerin hemen yakınlarında bir yerde bir yarık açılmış. Bu manzara karşısında afallayıp kalan çoban, bu yarığın içine girmiş ve bu hikâyede karşılaştığı diğer birçok efsanevi olaydan başka, bir de üzerinde küçük kapılar olan, tunçtan bir atla karşılaşmış orada. Kapılardan birini açınca içeride, normal bir insanın sahip olabileceğinden çok daha büyük bir bedene sahip bir cesetle karşılaşmış.

4 Şubat 2016 Perşembe

Heterodoks İslam

Ahmet Yaşar Ocak
1999

“Heterodoxie” Yunanca bir kelime olup, gerçek ve doğru inanç kabul edilen “Orthodoxie”nin karşıtıdır. Belirli bir dinin dogma’larına uygun ve doğru yol sayılan inançlardan ayrılan her inanç sistemi heterodoks olarak kabul edilir.

İslamiyet’te dogmalara (Kuran ve Hadis hükümlerine) uygun düşen inancın “Sünnilik” olduğu düşünülür. Sünniliğe aykırı düşen inançlar ise İslamdaki heterodoksluğu temsil eder. Bunlar Sünniliğe ters düşen fakat İslam dini çerçevesine girdiği kabul edilen inançlardır.  

3 Ocak 2016 Pazar

Keltler veya Galatlar

İrfan Unutmaz
Roma askeri bir Kelt savaşçısı ile dövüşüyor http://www.bbc.co.uk/schools/
primaryhistory/romans/invasion/ 



Keltlerin Delfi Apollon Tapınağına Saldırısı
Pos bıyıklı, küt burunlu, fırça saçlı ve kalın kaşlı sarışın dev adamlar, tanrı Apollon'un kutsal kenti Delfi önlerinde çıplak vücutlarıyla at üzerinde ilk kez MÖ 278'de gö­rülmüşlerdi. Kendilerini karşılayan Helen elçileri, önce onlardan "tanrı­lara karşı koymamalarını" rica ettiler. Ama Keltlerin lideri acımasız­dı; "Sizin tanrılarınız fazla zengin..."dedi, "Bundan sonra herkes için daha eli açık olacaklar. Hem de bizden başlayarak..."
Artık ne ola­cağı belliydi; Keltler, Delfi'nin dillere destan zenginliğinden paylarına düşeni almak için kente saldıra­caklardı...

Tapınağa saldırırken, gökyüzünün kararıp, şimşeklerin çakması, Keltleri korkutuyor
Ama çağ; hurafelerin, aklın ve korkunun iç içe geçtiği bir devirdi. Keltler, yüklü ganimetler alıp kenti ve tapınağı tam ele geçirecekken gökyüzü kararmış, şimşekler çak­mıştı. Apollon'un rahipleri, bu do­ğa olayını vakit kaybetmeden kul­landılar ve etrafa "tanrının geldiğini ve tapınaktan çıktığını" yaydılar. Bu söylentinin üzerine, kentteki tüm Helenler, mistik bir güçle to­parlanıp saldırıya geçtiler.Tıpkı onlar gibi,"gökyüzü ve güçlerinin tanrısal olduğu"na inanan ve olayı böyle yorumlayan Keltler de korku­ya kapıldılar; "gökyüzünün başları­na çökecek kadar öfkelendiğini" haykırarak kaçtılar. Durum bir anda tersine dönmüştü. İlk çağların en vahşi savaşçılarından olan Keltler de bu olayın ardından gözlerini da­ha kuzeydeki Boğazlar'a doğru çevirdiler...

Keltler, önceleri Avrupa'nın batı bölgelerinde yaşıyorlardı
M.Ö 587 tarihlerine doğru Kimmerler tara­fından yurtlarından sürülünce, geçtikleri yerlerde birtakım boylar bı­rakarak, Orta Avrupa'nın batısın­dan, çeşitli boylar halinde doğuya doğru yayılmışlardı. Güçlü savaşçı­lar olarak bilinen bu insanlar, kendi adlarıyla anılan Galya'dan, bir baş­ka deyişle bugünkü Fransa'dan gö­çerek, Bohemya'yı ve Bavyera'yı işgal etmişlerdi. Bir diğer boy da, Alp Dağları üzerinden Kuzey İtal­ya'ya inmiş ve Etrüskler'in varlığına son vermişti. Bu bölgelerde Kelt boylarından Ligurları, İsombraları ve Ombriaları bırakmışlar, M.Ö 395'de Allio Irmağı çevresinde Ro­malıları yenip, bir aralık başkentle­ri Roma'ya bile girmişlerdi. Bazı Galyalı gruplar da, İspanya'nın bir bölümünü, başka boylar da Aşağı Tuna ülkelerini istila et­mişlerdi.

İskender, Tuna seferi sı­rasında bunların gönderdiği bir he­yeti de kabul etmişti. Galyalılar, Trakya Kralı Lysimakhos'un öldü­rüldüğünü ve devletin yıkıldığını öğrenince güneye inmiş ve hiçbir direnişle karşılaşmadan Trakya'ya yığılmışlardı. Burada üç kola ayrılan Galyalılardan birinci kol, Makedonya üzerine yürüyerek yeni kral Ptolemaios Keravnos'u öldür­müş ve ordusunu perişan etmişti. İkinci kol da Presnos idaresinde Yunanistan'a girmiş, Delfi dahil bütün bölgeyi yakıp yıktıktan son­ra geri çekilmişti.

Galyalılar Çanakkale Boğazını geçmeye çalışıyorlar
Çanakkale civarındaki Gelibolu yakınlarına yığılan Galyalılar, boğazı geçmek için araç arıyorlardı. Bitinya Kralı Nikomedes, bunları paralı asker olarak hizmetine alma­yı, karşılığında da kendilerini Ana­dolu'ya geçirmeyi teklif etti. Gal­yalılar, teklifi hemen kabul ettiler. Nikomedes de bunları Anadolu'ya geçirecek gemileri temin etti. An­laşmaya göre, Galyalılar ilk aşa­mada Bitinya Kralı'nın asi kardeşi­ne karşı savaşacaklardı. Sonra da Selevkoslar'a karşı, Bitinya ve yan­daşları olan Bizans, Herakleia, Kalkedon gibi küçük kırallıklarla birleşeceklerdi.

Galyalılar Anadolu’yu yağmalıyor
Anadolu'ya geçen Galyalılar, ilk hamlede Nikomedes'in rakibi ve kardeşi Zipoetes'i yendiler. Böylece bütün Bitinya, Nikomedes'in idaresi altına girmiş oldu. Zaferin sonucu Nikomedes açısından büyük bir ödülü gerektiriyordu; sayıları 20 bin civarındaki Galyalılara, halkı saldırgan olmayan Yukarı Frigya'nın dağlık bölgelerinde geniş topraklar önerdi. Böylece kral, Selevkoslar'a karşı savaşçı bir halkın oluşturacağı tampon bir devlet kurulmasını amaçlıyordu.
Ne var ki Galyalılar, bu topraklarda örgütlü bir devlet kurup yaşamak yerine, yakın ve uzak kentleri yağmalamaya başladılar. Anado­lu'daki hemen tüm Marmara ve Ege sahillerindeki kentleri adeta perişan ettiler. Selevkoslar dahil birçok site, bu saldırıları durdurmak için Galyalılar'a, "Galatika" denilen bir haracı düzenli olarak ödemeyi ka­rarlaştırdı.

Galyalıların izleri hala var: Gelibolu = Gal kenti... Keltler, ya da Anadolu'ya geldikleri sıradaki kimlikleriyle Galyalılar, tüm vahşiliklerine karşın, eski dünyada birçok bölgede günümüze kadar uzanan izler bıraktılar. Geli­bolu, batılıların değişiyle "Gallipoli", "Gal Kenti" anlamına gelmekteydi.

İstanbul Galata semtinin adı da Galyalılardan kalma
Benzer şekilde bir kı­sım Galyalılar, tarihçi Polybius'un anlattığına göre Bizans'ı çok beğe­nince kentin yakınlarına yerleşmiş­lerdi. Burası, bugüne kadar İstan­bul'un tarihi merkezlerinden birisi olan ünlü "Galata" semti olarak kaldı. Çünkü, kökleri Batı Avrupa'ya uzanan Keltler'e Helenler, "Keltai" ya da "Keltoi", Romalılar da "Galli" (tekili Gallus) diyorlardı. Keltler, Anadolu'da Kızılırmak yayı içine yerleştiklerinde ise Helenler tarafın­dan "Galatai" (tekili Galates) adıyla anıldılar.

Zaman içinde de Anado­lu'da "Galatlar" adıyla tanındılar. Bu ad öylesine baskınlaştı ki, yerleştikleri bölge o zamana kadar "Frigya" olarak anılırken, giderek "Galatya" adı ile ünlendi.
Üç büyük boy halinde Anado­lu'ya geçmiş olan Galatlar, Frigya'ya yerleşince, her bir boy bir yöreye yerleşmek üzere bölgeyi paylaştı. Bunlardan "Tolistoages"ler (Tolisto-Boi), Pessinus ve Gordion yöre­sini (Polatlı ve Sivrihisar civarı); "Tektosages"ler (Volk-Tektosag) Ankara'yı (Ancyra); "Trokmes"ler de (Trogmi) Yozgat, Tavion (Büyük Nefesköy) civarını seçti. Üç boydan her biri "Tetrark" denilen dört tem­silci tarafından idare ediliyordu. "Pagi" (klan) denilen grupların başı olan tetrarklar'ın yönetiminde bir hakim, bir askeri komutan ve iki komutan yardımcısı vardı. Buna göre üç Galat boyu, 12 tetrark'ın idaresinde bulunuyordu. Bunlar ge­rektiğinde toplanır, halkı seçmiş ol­duğu 300 kişiden oluşan ve "Thru­nemton" (yüce divan) denilen bir kurultaya başkanlık ederlerdi. Bu­rası, işlevsel açıdan çoğunlukla ci­nayetlerin yargılandığı bir mahke­me gibiydi.

Galatların başkenti: Ancyra (Ankara)
Eski bir geçmişi olan Ankara, ilk kez Galatlar döneminde başkent oldu. Roma'ya bağlandığı yıllarda Galatlara ilişkin önemli yapı olan Augustus Mabedi yapıldı. Roma döneminde ise, yörenin en gelişmiş kenti oldu. Hamam ve diğer yazılı anıtlar şimdi açık hava müzesi...

Yakaladıkları tüm esirlerini kurban ederlerdi
Galat boylarının tamamına hük­meden bir kral yoktu. Boy başkanları bu yetkiyi kendi boyları içerisinde yürütürlerdi. Bu insanlar böl­gedeki diğer halklara göre çok fazla vahşiydiler; yakaladıkları tüm esir­leri "göğe ait tanrısal güç"e kurban ederlerdi. Bu nedenle komşuları her zaman tetikte durmak zorundaydı­lar. Galatlar'ın en önemli mistik sa­vaş ganimetlerinden birisi insan ka­fasıydı.

Savaşçılar, ellerine geçir­dikleri kafaları sandıklarda, ya da raflı nişlerde saklarlardı. Ölü kafa­larının, yeryüzünde sahibinin güçle­rini barındırdığına ve buna sahip olan savaşçının da bu güçleri ken­dinde topladığına inanılırdı.

Kendi kültürlerine özgü savaş aletleri ve stilleri vardı
Kendi kültürlerine özgü savaş aletleri, üçgen uçlu kısa kılıç, mızrak ve kalkandı. Ayrıca,savaş arabası, ok ve yay da kullanırlardı. Sa­vaşmadan hemen önce, karılarını, çocuklarını ve mallarını toplayarak bir dağın tepesinde emniyete alırlar­dı. Bu nedenle her boyun kendine özgü bir dağı vardı. Bu dağın çevre­sine hendekler açarak bir savunma siperi oluştururlar, savaşırken de yarı çıplak dövüşürlerdi. Gövdelerini dar ve uzun kalkanlarıyla kapa­tırlar, belden aşağılarında ise yün­den dokunmuş bilekten bağlı, po­tur-şalvar benzeri bir pantolon gi­yerlerdi. Ata bindiklerinde kadın ve erkek aynı poturu giyerdi. Bu yün giysi, savaşmadıkları zamanlarda çiftçilik ve hayvancılık yapan bu toplumun simgelerinden biriydi.

Garip bir kurban geleneği: Erkekliğini sunmak
Galatya'ya yerleştikten sonra Galatlar, kendi tanrılarının yanısıra Anadolu'nun baş tanrılarından Kybele'ye tapınmışlardı. Galat inan­cında "gök", erkek-baba olarak; "top­rak" dişi-ana tanrıçayı dölleyen güç olarak kabul ediliyordu. Kybele de, geleneksel Galat inancına yakındı ve "yaratıcı doğa"yı, toprağı temsil eden dişi-ana bir tanrıçaydı. Gelene­ğe göre "Attis", her ilkbahar (22 Mart), ulu bir çamın altında erkekli­ğini tanrıçaya kurban ederdi. Attis,özellikle Pessinus'ta rahip ve yöneti­ci karışımı görevleri olan kişilere ve­rilen isimdi. Pessinus'taki on yüksek attis'in beş tanesi Galatlara, diğer beşi de Frigler'e ayrılmıştı. Böyle bir töreni tarihçi Fernand Lequenne şöyle anlatıyor:
"Bazen coşkunun en yüksek noktasına erişmiş bir adam birden ortaya atılır, taş bıçağı eline alır, sunağın üstünde erkekliğini kurban ederdi. Böylece "Gal" olur, Ana ile birleşirdi. O zaman özgürlüğünün simgesi olan Frigya başlığını giyebilirdi. Bundan sonra ona "arınmış","kusursuz",ya da "ermiş" de­nilirdi..."
Günümüzde Pessinus antik kentini gezenlerin gözlerine sık sık takılan ve kesilmiş izlenimi veren "fallus"lar yalnızca ilginç bir rast­lantı olmasa gerek.

Galatları Antakya’da filler durdurdu

Anadolu tarihinin o güne kadar gördüğü en savaşçı insanlar olan Galatlar'ı durdurmak çok zordu. Del­fi'de onları yıldırımlar ve gök gürül­tüleri durdurabilmişti, Toroslar'ın ge­çitlerinde de bu işi insanlar değil an­cak filler başarabildiler. M.Ö 275 yı­lında Galatlar, Toroslar'ı kısmen ge­çip Kilikya'ya indiler. I. Antiochos için, Antakya kapılarına dayanan Galat orduları durdurulmayacak bir güçtü. Ama, kumandanlarından bir Rodoslu, Galatlar'a karşı filleri kul­lanmayı önerdi. Galatlar'ın savaş arabalarına karşı ileri sürülen 16 fil, at­ları ürkütüp süvarilerini düşürdüler. Galatlar bir türlü toparlanamayınca Galatya'ya doğru kaçmaya başladılar. Zaferini kutlamak için Suriye'ye dö­nen Antiochos'a ise "kurtarıcı" anla­mına gelen ünvanı verildi. Tarihçi Lucianos'un bu olay konu­sundaki yorumu ise şöyleydi:"Kurtu­luşumuzu on altı file borçlu olduğu­muz için utansak daha yerinde olur!".

Galatlar yeni savaş teknikler karşısında şaşırıyor, yeniliyorlardı
Galatlar, her ne kadar "yaman savaşçı" olarak niteleniyorlarsa da o günlere göre yeni tekniklerin kulla­nıldığı savaşların sonunda sık sık "yenilen taraf olmaktan kurtulamı­yorlardı. Bu özellikle Roma'nın Anadolu'yu kendi eyaleti yapma öz­lemlerinin başladığı dönemler için fazlasıyla geçerliydi. Konsül Manli­us, bu amaçla M.Ö 189 ilkbaharında Efes'ten yola çıkıp uzun bir yürüyüşten sonra Pessinus'u geçerek Gordi­on önüne gelmişti. Kenti boşaltan Galatlar, Manlius'un bir yağma sava­şı yaptığını sanıp yanılmışlardı. To­listo-Boiler, Manlius'a en yakın yer olan Olympos'ta (yeri kesin değil), Tektosaglar da Ankara yakınındaki Magabia Dağı üzerinde savaş düzeni aldılar. Manlius, sıcak temastan önce, Galatlar üzerine uzaktan ok ve sapan taşı yağdırdı. Böylesi bir savaş tar­zından yine şaşkına dönen Galat­lar'dan, önce Tolisto-Boiler, sonra da Tektosaglar adeta imha edildiler. M.Ö 188 yılında ise Manlius, Galat boylarıyla Apameia'da (bugünkü Di­nar) yaptığı anlaşmada; artık yağma yapmamak ve kendi sınırları içinde kalmak koşulu ile Bergama Kralı II.Eumenes'le barış içinde kalabileceklerini bildirip anlaştı. O dönem­lerde Bergama Krallığı güçlü bir devletti. Roma da artık Anadolu'da bir tür hakem rolünü üstlenmişti ve Ber­gama'nın fazla güçlenmemesi için Galatlar'la Bergamalıların arasını aç­maya büyük özen gösteriyordu.

Galatlar Çanakkale’ye geri çekiliyor
Attalos'un niyeti bütün bölgeyi almaktı. Ama bir gece ay tutulunca Ai­gosages Galatları korkup geri çekil­diler. Kral, bunları Çanakkale Boğa­zı'na kadar götürüp oraya yerleştirdi.

Ancak, bütün Batı Anadolu'yu Ga­latlar'a karşı savunmuş bir kralın bu davranışı tüm bölge insanının tepkisi çekmişti. Aigosagesler burada rahat durmadılar. Çevrelerine akınlar ya­parak her yeri haraca bağladılar. Bergama çevresine bile akınlar ya­parak Attalos'u zor durumlarda bıraktılar. Aigosagesler'in akınların­dan yılan Bithinya Kralı I. Prusias, bunun üzerine kuvvetli bir orduyla Galatlar'ın üstüne gidip hemen ta­mamını ortadan kaldırdı.

Bergamalılar Galatları yenince Ege de bayram ilan edildi.Bergama Sunağı yapıldı
Benzer şekilde M.Ö 166 yılların­da II. Eumenes'e karşı kışkırtılan Galat boyları, Bergama Kralı ile çok kanlı bir savaşa girdiler. Zafer Ber­gamalılar'ın olunca, tüm Ege kentleri bayram ilan ettiler, atletizm yarış­maları düzenleyip Bergama'ya hediyeler yağdırdılar. Sardes kenti bu bayramı beş yılda bir olmak üzere sü­rekli kutladı. Miletos'da toplanan kent temsilcileri, krala altın bir taç hediye ettiler ve adına diktirmeyi dü­şündükleri altın heykelin yerini belir­leme kararını Eumenes'e bıraktılar. Kral da bunun yerine, günümüzde "Bergama Sunağı" olarak bilinen ve şimdilerde Berlin'de bulunan ünlü sunağı kazandığı bu zaferin anısına yaptırdı. Kralın anıtın kenarlarına yaptırdığı kabartmalarda, tanrılarla "gigantlar"ın (devlerin) mitolojik sa­vaşı sembolize edildi ve Bergamalı­ların, Galatlarla yaptığı savaş anlatıl­dı.

Galatlar, başlangıçtan beri Berga­ma'yı tehdit edip haraca kesmişlerdi. Bunu da daha çok Tolisto-Boiler yapmaktaydı. Bergama'nın ünlü kralı I. Attalos, kent kalesinin yanına ka­dar sokulan Tolisto-Boiler ile Tektosaglar'ı M.Ö 230'da iki defa yenmiş­ti. İkinci zaferde savaş, Afrodit Tapı­nağı'nın çevresinde olduğundan,olay "Afrodition Savaşı" olarak anıldı. I. Attalos Galatlar karşısında kazandığı zaferleri ölümsüzleştirmek için kent­te birçok anıt ve heykel diktirdi. I. Attalos'un bu parlak durumu fazla uzun sürmedi. Güneydeki Selevkos tahtına III. Antiochos oturunca, To­roslar'ı geçip Bergama Krallığı'nı sı­nırları içine soktu.

Hatta bir aralık Bergama devletinin gücü, Bergama kenti surlarından öteye işlemez oldu. Attalos, içine düştüğü zor durumdan kurtulmak için Trakya'daki Galat boylarından Aigosagesler'le anlaşma yoluna gitti. Onları kadın ve çocukla­rıyla Anadolu'ya geçirip, kendi kuv­vetlerine paralı savaşçı olarak kattı. Hiç vakit yitirmeden Misya üzerine yürüdü, Foça'ya kadar olan bütün sa­hili ele geçirdi.

Galatya Roma eyaleti oluyor
Nihayet, M.Ö 166 yılında Roma, Galatları, kendi sınırları içinde kal­maları koşulu ile özgür bir ülke (Ga­latya) olarak kabul etti. Bu durum, zaman içinde Roma'nın işine yaradı; bütün bölge giderek Roma'nın ege­menliğine girdi. M.Ö 133 yılında, akli dengesinin bozuk ve kendi ya­kınlarına düşman olan III. Attalos'un vasiyetnamesine, ölümünden sonra ülkenin Roma'ya devredilmesini koy­durması üzerine; M.Ö 129 yılında Ege ve İç Anadolu,o sırada resmen kurulmuş olan "Asya Eyaleti" sınırla­rı içinde sayıldı. M.Ö.25 yılında da Galatya Roma'ya ilhak edildi. Fakat Romalılar, dört yıl kadar idareyi ele almadılar; ülkeyi yerli Galat prensle­rine yönettirdiler. Augustus, bir ka­rarname ile M.Ö 21 yılında Galat­ya'nın bir "Roma eyaleti" olduğunu ilan etti.

Ankara yine merkez olarak kalıyordu. Galat ileri gelenleri asalet ün­vanları aldılar. Vahşi,yağmacı, savaşçı Galatlar, artık birer saygıdeğer Romalı olmuşlardı.

Antik Çağ'ın paralı askerleri
Galatlar, anlaştıkları ücreti al­maları ve başlarında büyük serüvenlere layık yiğit bir şef ol­ması koşuluyla,"ölene dek" bağ­lılıkları ile herzaman en ünlü ka­vim olmuşlardı. Yüzyıllar boyun­ca, Küçük Asya'da Galatlar'ın ka­rışmadıkları hiçbir önemli olay geçmedi.

Ateşli yeni çeşit askerler
Justinus'un yazdığına göre "Galyalı" isminin yarattığı dehşet, silahlarının daimi başarısı o de­rece etkiliydi ki, onlara başvur­madan hiçbir kral kendini güven­lik içinde duyamaz, ya da düş­müş bir kral tekrar tahtını elde etmeyi düşünemezdi. Tarihçi Jul­lianus ise,"Herkes, düzenbaz ve değersiz Grek askerlerinden ve Asyalı askerlerden pek göze ba­tacak şekilde ayrılan bu göz ka­maştırıcı, ateşli yeni çeşit asker­lerin peşinde koşuyordu..."diye yazmıştı.
Vücutları ve salınışları muhte­şemdi. Çeşitli ordularda paralı askerlik yaparken bile o ordunun silahlarını almaz, bunun yerine kendilerine özgü silahlarını, boy­nuzlu ya da boynuzsuz miğferle­rini, ayak bileklerinden sıkılı po­turlarını, çivili ayakkabılarını, or­tası çizgili kalkanlarını kullanır­lardı.
Kışın yünlerle örtünürlerdi. Ve tabii kutsal işaretlerini her yerlerine takıp takıştırırlardı. Ku­ral olarak, savaştıkları sırada ba­ğımsız milisler halinde şefleriyle bir arada bulunurlar, çoğunlukla karılarını ve çocuklarını da bera­ber götürürlerdi. Kendi değerle­rini iyi bildiklerinden, hizmetleri­ni pahalıya satarlar, bazen bu hesaba karıları ve çocuklarının hissesini de katarlardı. (Fernand Lequenne "Galatlar")

İncilde Galatlar
Coğrafyacı Strabo, Galatya nüfusunun Paflagonyalılar, Frigler, Galatlar, Likaonyalılar, İsa­urialılar ve Psidialılar gibi çeşitli etnik gruplardan meydana geldi­ğini vurgulamıştı. Bunlara ek olarak; Persler, Helenistik artıklar, Romalılar, yerli Anadolu köylüle­ri ve savaşçı dağ kabileleri gibi halklar da mevcuttu. Bütün bu et­nik grupların arasında da bir dil birliği bulunmuyordu. Örneğin, kentlerde yaşayan Galatlar, ça­ğın uluslararası iletişim ve kültür dili olan Grekçe kullanıyor ama Latince de öğreniyorlardı. Buna karşın, köylerde ve küçük yerle­şim birimlerinde yaşayan Galat­lar'ın kullandığı dil, batıda Gal­ya'nın Toulouse gibi merkezlerin­de kullanılan Keltçe'ydi. Bu farklılık, toplumun önde gelen ki­şilerinin isimlerinde de gözle­niyor; birçoğu Grek-Kelt karışımı isimlerle anılıyordu...

İsa'nın doğumundan 25 yıl ka­dar önce birer Roma vatandaşı olan Galatlar, onun çarmıha gerilmesinden bir 25 yıl kadar son­ra da Hıristiyanlık'la tanışmışlar­dı. 12 Havari'den biri olan Aziz Paulus, önce Hıristiyanlık'ı benimseyen ama aradan geçen yıllar içinde tekrar pagan inanış­lara dönen Galatlar'a şu mektu­bu yazmıştı:
"Sizi Mesih'in ina­yetine çağırandan böyle çabukça farklı bir İncil'e dönmekte olduğunuza şaşıyorum; o başka bir İncil değildir. Fakat sizi karıştıran ve Mesih'in İncili'ni bozmak isteyen bazı kimseler var. Fakat eğer biz, yahut gökten bir melek de size vaadettiğimiz İncil'den baş­ka bir İncil vazederse, lanetli ol­sun... Ey akılsız Galatlar, gözleri önünde İsa Mesih haça gerilmiş olarak tasvir olunan sizleri kim büyüledi?"
İncil'in "Paulus'un Galatyalılar'a Mektubu" bölümünün 5. babında Paulus, o dönemlerde Hıristiyanlık'ın en büyük rakibi olan Yahudilik'in en önemli ge­leneklerini uygulamamaları için Galatları ikna etmeye çalışmıştı. Bu geleneklerden biri de sünnet olmaktı.
"İşte, ben Paulus size diyo­rum: Eğer sünnet olunursanız, Mesih size hiç faide etmez. Çünkü, Mesih İsa'da ne sünnetlilik, ne de sünnetsizlik, fakat sevgi ile amil olan iman işe yarar. Sizi rahatsız edenler daha iyisi ken­dilerini hadım etsinler...

Bakın, kendi elimle size ne kadar büyük harflerle yazıyo­rum. Bedende iyice gösteriş yapmak isteyenlerin hepsi an­cak Mesih'in haçı için eza çek­mesinler diye sizi sünnet olun­maya icbar ediyorlar. Çünkü sünnetli olanlar kendileri de şe­riati tutmuyorlar; fakat sizin be­deninizle övünsünler diye sizin sünnet olunmanızı istiyorlar. Fa­kat, rabbimiz İsa Mesih'in haçın­dan başka bir şeyle hâşâ övünmeyeyim; o haç vasıtası ile bana dünya haça gerildi ve ben dün­yaya... Çünkü, ne sünnetlilik, ne de sünnetsizlik, ancak yeni hil­kat bir şeydir..."
Britanya’da Kelt kültürü hala yaşatılmaya çalışılıyor
MÖ 1. yüzyıldan itibaren Keltler, Gallo-Latin uygarlığıyla kaynaşmaya başlamıştı. VII. yüzyıla doğru ise, dillerini ve geleneklerini koruyabilen Keltler sadece Britanya Adala­rı'nda kalmıştı. Bu adalarda Kelt geleneği hâlâ titiz bir biçimde sürdürülüyor. Her yıl, temmuz ayının son pazar günü, 50 bine yakın saf Kelt, İrlanda'nın batı kıyısındaki Croagh Patrick böl­gesinde toplanıyorlar ve ataları­nı anıyorlar. Yüzlerce Kelt dilin­den bugüne kadar yaşayanların sayısı sadece dört.

En fazla Keltçe konuşanlar Galler de
İrlanda'nın batı kıyılarında ya­şayan bin kadar insan hâlâ Kelt diliyle konuşuyor, İskoçya'da Kelt diliyle konuşanların sayısı ise 90 bin civarında. Britanya Adaları içinde Keltçe konuşan insan sayısının en fazla olduğu bölge ise Galler (Wales). 500 bine yakın kişi hâlâ atalarının dilini terketmiş değil. Ancak, son yıllarda bu sayıda çok hızlı bir düşüş gözleniyor. Geçen yüzyıl Galler bölgesinde nüfu­sun yüzde 50'si Keltçe konuşur­ken, bu sayı bu yüzyıl içinde nüfusun yüzde 20'ine inmiş durumda...

Kıta Avrupası'nda ise sadece Fransa'nın Bretagne bölgesin­de yaşayan küçük bir nüfus Keltçe konuşuyor. Bu insanla­rın ataları, Sakson saldırısı so­nucu Britanya Adası'ndan kaçıp Fransa'nın bu bölgesine yerle­şenler. Ancak, Fransa'da kaç kişinin Kelt dilini gerçek anla­mında kullandığı bugün sapta­mak çok güç. Kimilerine göre sadece 20 bin, kimilerine göre ise en az 700 bin Breton Keltçe konuşuyor...

Focus / Kasım 1995

28 Aralık 2015 Pazartesi

Thukidides:Atina-Melos İttifak Müzakeresi



Devletlerarası İlişkiler Hangi Kurala Tabidir?
Savaş ilerledikçe şehir devletler Atina ve Sparta’nın müttefikleri olarak sürecin içine çekildiler. Ege adalarında yerleşik birçok şehir-devlet Atina’ya tabiydi ve sahip oldukları deniz gücü, Sparta ve Sparta’nın müttefiklerinin sahip olduğu deniz gücünden çok daha üstündü. Ege adalarındaki bu şehir devletlerinden, sadece Milos tarafsız kalmıştı. Atina, Milos’u teslim olmaya çağırdı, ama Miloslu yöneticiler bunu kabul etmedi. Thukidides, bu olayı izleyen müzakereleri, aşağıdaki şekilde nakleder.
www.pennebianche.com

Peleponnes Savaş Tarihi 2
Thukidides
… Atinalı temsilciler şöyle konuşur:

27 Aralık 2015 Pazar

Tanrıça Kybele

Didem Demiralp

Çorum İncesu Kanyonu'ndaki Kibele kabartması. 
https://www.flickr.com/photos/yasnhkan/14443754692
Tabiatın insanoğluna sunduğu sayısız nimetten söz ederken; “Doğa ananın bize verdikleri”diyoruz. Kullandığımız fosil yakıtlar ve tükettiğimiz pek çok kimyasalın “tabiat ana”yaverdiği zararlardan bahsediyoruz. Ama “Doğa ana” ya da “tabiat ana” kavramının İlkçağ Anadolu’sunun Frigya’lı tanrıçası Kybele ile ilişkili olduğunun kaçımız farkındayız? 

Antik Çağ’da Anadolu’nun Frigya adıyla bilinen bölgesi; batıda Mysia, Lydia ve Karia, doğuda Galatia ve Lyakonia, kuzeyde Bithynia, güneyde Pisidia ve Lykia ile sınırlanmıştı. Frigya; yalnız Frig Uygarlığı’na beşik olmakla kalmamış, ev sahipliğini yaptığı Kybele inancını hem o çağdaki komşularına hem de sonraki dönemlerde Yunanistan ve Roma’ya armağan ederek din alanında da etkili olmuştu. Lidya’da Kybebe, Mısır’da İsis, Efes’te Artemis, Girit’te Rhea, Yunanistan’da Demeter ve Roma’da Magna Mater isimleriyle anılan tanrıçalar Frigya’lı Kybele’nin değişik isimler altındaki yansımasından ibarettir. 

Kybele bir tabiat tanrıçası olarak doğadaki düzenden sorumludur. Ama öncelikle toprağın bereketini simgeler. Tarımın koruyucusu olması onu aynı zamanda toplumsal ilerlemenin, uygarlığın ve kentlerin kurucusu olarak görmeyi de mümkün kılar. Tanrıçanın tasvirlerinde başındaki diadem (taç) üzerinde yer alan kule figürleri onun bu niteliğine vurgu yapar. Frigya’nın ana tanrıçasına özellikle dağlarda tapınılırdı. Onun adlarından biri olan Dindyme, tanrıçaya bölgedeki Dindymos dağında ibadet edilmesiyle ilgilidir. İlkçağ Anadolu’sunda bu isimle anılan üç dağ vardır ki hepsi de Frigya bölgesi civarındadır. Bunlardan biri; Kybele kültünün merkezi olup Sangarios (Sakarya) ırmağı üzerinde yer alan Pessinus (Ballıhisar) kenti civarındaki Günyüzü dağıdır. Tanrıçanın ilk tasviri olan bir göktaşına da ev sahipliği yapan ilk tapınağı da buradaydı.Yine Dindymos dağı üzerinde yer alıp kutsal olduğuna inanılan ve Agdus adıyla bilinen bir kayadan da tanrıçanın bir başka adı olan Agdistis türemiştir. Onun Pessinus kaynaklı söylencesinde de ismi Agdistis olarak geçer.

Kybele Söylencesi
Efsaneye göre; Tanrı Zeus bir rüya görüp tohumlarını bir kaya üzerine dökmüş ve bundan çift cinsiyetli (hermafrodit) bir varlık ortaya çıkmış. Tanrılar, Agdistis isimli bu varlığın erkeklik organını kesmişler. Uzvunun toprağa düşmesiyle beraber buradan bir badem ağacı çıkmış. Sangarios ırmağının kızı Nana ağaçtan bir badem koparıp göğsüne saklamış. Bu meyveden hamile kalmış ve Attis isimli bir erkek çocuk dünyaya gelmiş. Güzel bir delikanlı olduğu vakit, Agdistis bu gence tutulmuş. Ama o; Pessinus kralının kızıyla evlenmeye karar vermiş. Düğün günü çıkıp gelen Agdistis, gencin delirmesine, kendini hadım etmesine ve ölmesine neden olmuş. Kral da kendini iğdiş etmiş.Hikâyenin bir diğer şeklinde ise; Zeus, tanrıça Kybele’nin bir tezahürü olan ve Agdus olarak bilinen taşın üzerine tohumlarını döker. Agdistis doğar. Tanrı Diyonizos onu sarhoş edince kendinden geçer ve erkeklik organını keser. Uzvundan da bir badem ağacı çıkar. Sangarios nehrinin kızı Nana bu ağaçtan kopardığı bir bademi göğsünde saklar ve gebekalır. Attis doğar. Delikanlılık çağına geldiğinde hem Kybele hem de Agdistis ona âşık olur. Frigya kralı Midas ise bu genci kendi kızıyla evlendirmek ister. Agdistis, delikanlının aklını kaçırmasına neden olur ve o da bir çam ağacının altında kendini iğdiş eder ve ölür. Kybele onu gömer. Kanıyla sulanan çam ağacının dibinde ise menekşeler çıkar. Midas’ın kızı da intihar eder. Tanrıça onu da gömer. Mezarının üzerinde menekşelerle birlikte bir de badem ağacı büyür. Agdistis Zeus’tan, Attis’in bedeninin bozulmamasını dileyince, tanrı, yalnızca saçının uzamasına ve bir parmağının oynamaya devam etmesine izin verir. Agdistis de sevdiğinin bedenini Pessinus’a götürerek gömer ve anısına bir bayram düzenler. 

Attis’in bir yaban domuzu tarafından öldürülmüş olduğu da rivayet edilir ve özellikle Pessinus halkının domuz eti yemekten kaçınması da bu söylence ile ilişkilendirilir.Toprağın bereketini -içerdiği unsurlarla- simgesel bir dille anlatan Kybele-Attis söylencesi ile ilgili olarak vurgulanması gereken bir husus da; öykünün, Babil mitolojisinde İştar-Tammuz ve Suriye mitolojisinde de Astarte-Adonis efsaneleriyle benzer oluşudur.

Kybele Tapısı ve Kybele Bayramları
Frigya’lı tanrıça için düzenlenen törenlerin yapıldığı Pessinus’taki kült merkezinin başında iki başrahip bulunurdu. Attis ve Megabyzos olarak adlandırılan ve tanrıçanın hizmetine girdiklerinde kendilerini hadım eden bu din adamları aynı zamanda tapı merkezinin yöneticileri durumundaydı.Tanrıça onuruna düzenlenen törenler, toprağın uyanıp filizlerin fışkırmaya başladığı bahar mevsiminde gerçekleştirilir ve beş gün sürerdi. 

Kutlamaların ilk gününde Attis için yas tutulurdu. Kutsal kabul edilen bir çam ağacının gövdesi yün kumaş parçalarıyla sarılır ve sokaklarda dolaştırılırdı. İkinci gün; Gallos olarak anılan Kybele’nin diğer rahipleri davul, tef ve zil gibi müzik aletlerinin eşliğinde kendilerinden geçerek dans ederlerdi. Tıpkı söylencede; ellerinde meşalelerle, kırlarda tanrıçanın peşinde dolaşıp, müzik eşliğinde çılgınca dans eden “Korybant’lar” gibi. Üçüncü gün ise; kanlı törenlere ayrılmıştı. Ayine katılanlar vücutlarını keser, kan akıtırlardı. Dördüncü günde neşeli danslarla Attis’in dirilmesi kutlanır, son gün de dinlenmeyle geçerdi.

Kybele tapısı; Frigya’nın gezgin rahipleri tarafından tüm Ege’ye ve Akdeniz’e yayılmıştır. Kıta Yunanistan’ın inanç sisteminde hatırı sayılır öneme sahip olan tanrıçalardan Rhea, Artemis ve Demeter’in kişiliklerinde ve söylencelerinde Kybele’nin nitelikleri de dilegelir. En büyük benzerlik ise Demeter’le olandır. O da öncelikle bir toprak tanrıçasıdır. Buğdayın koruyucusu, ürünün güvencesidir.

Roma’da Magna Mater (Büyük Ana) olarak bilinen tanrıça, Kybele’nin kendisidir.Kültünün Roma’ya girişi İ.Ö 205-204 senesinde Kartaca ile süren savaş sırasında gerçekleşir. Kentte bir gök taşı yağmuru olur. Korkan halk, Jüpiter tapınağında muhafaza edilen ve tanrı Apollon’un rahibesinin kehânetlerini içeren Sibylla kitaplarına başvurur. Buna göre; Frigya’nın Kybele tapısı kente getirilirse Kartaca ordusu İtalya’dan sürülecektir. Bir grup elçi Anadolu’ya gider ve kral Attalos’tan tanrıçanın Pessinus’taki ilk tezahürü olan siyah taşı alır. Taş; Roma şehrinin Palatine tepesindeki Zafer tapınağına yerleştirilir. Savaşın kazanılmasının ardından da (İ.Ö 202) burada tanrıça için bir tapınak inşa ettirilir. Magna Mater adını alan tanrıça onuruna her sene 4-9 Nisan tarihleri arasında Megalensia isimli bayramlar tertiplenir. İlginç olan nokta; Roma’daki kutlamaları da Frigya’dan gelen bir Kybele rahibinin yönetmesidir. Yine Frigya’lı bir rahibe ve hadım rahipler de (Galloi) tören sırasında bir alay halinde kent içinden geçerlerdi. Yurttaşların kutlamalara katılması yasaktı. Sadece bir grup önde gelen Roma’lı aristokrat kendi aralarında eğlenerek bayram neşesine ortak oluyordu. 

Frigya’lı tanrıçanın Roma’daki öyküsü; imparatorluğun erken dönemlerinde farklı bir görünüm alır ve Kybele-Attis inancı başka bir bayramın doğuşuna vesile olur. Bir grup din adamının (quindecimviri) yanı sıra tüm kadınların ve erkeklerin de katılabildiği törenler;yine ilkbaharda 15-27 Mart arasında gerçekleştirilirdi. İlk gün; “kanofori” olarak anılan kamış taşıyıcı rahipler, kesilmiş ağaç kamışlarını tanrıçanın tapınağına taşırlardı. Yedi gün sonra “dendrofi” ya da ağaç taşıyıcı rahipler, ormandan kesilmiş bir çam ağacını getirirdi. Ağacın gövdesi ceset gibi şeritlerle sarılır ve ortasına bir Attis tasviri bağlanırdı. Ağaç, ölmüş tanrıyı temsil etmekteydi. 24 Mart “dies sanguinis” ya da kan gününde hadımrahipler (galloi) ve erginlenme adayları, flüt, zil ve teflerin eşliğinde vahşi bir dansa başlar, sırtlarını kanatıncaya kadar kamçılar, bıçaklarla kollarında kesikler açarlardı. Çılgınlığın doruk noktasında bazı adaylar erkeklik organlarını keser ve onları tanrıçaya sunarlardı. 24 Mart’ı 25 Mart’a bağlayan geceyi dolduran ölüm ağıtlarının yerini, ertesi sabah tanrının dirildiği haberiyle gelen ani bir neşe patlaması alırdı. O gün “hilaria” neşe günüydü. Bir günlük dinlenmenin ardından 27 Mart’ta büyük ayin alayı düzenlenerek nehre gidilir ve orada Kybele’nin heykeli suya sokulurdu (lavatio). 

İ.S 2.yüzyıldan itibaren erginlenme adayları bir boğa veya koçun kanıyla (taurobolium veya criobolium) arındırılıyordu.Tanrıçaya da kendi erkeklik organları yerine bu hayvanınkini sunuyorlardı.Bu kurban törenlerinin imparatorluk çağında sadece bireysel erginlenme için değil ama hükümdarlığın selâmeti için de her mevsim düzenlenmiş olması; Frigya’lı ana tanrıçanın Roma’daki saygınlığına işaret eder.Ünlü Roma’lı şair, hatip ve düşünür Apuleius; “Başkalaşımlar” ya da “Asinus Aureus” adlı romanında, Frigyalı’yı kendi ağzından ne de güzel tanıtmış: 
“Ben, doğanın anası, bütün öğelerin efendisi, çağların ilk çocuğu, tanrıların en yücesi, ölülerin kraliçesi, göksel varlıkların kılavuzu, tanrıların ve tanrıçaların bütün biçimlerini bir tek kendinde toplayan ben… Bir baş sallayışımla göğün bütün parlak doruklarını, denizin sağlık estiren rüzgârlarını ve yeraltının hüzün dolu sessizliğini yönetirim. Benim tanrısallığım biriciktir. Bütün dünya çok çeşitli biçimlerime tapar benim. Değişik törenlerle ve türlü türlü adlarla. İnsanlığın ilk soyu olan Frigyalı’lar tanrıların Pessinus’lu anası derler bana. Attika’nın topraktan türemiş halkı Kekrops’un Minerva’sı diye çağırır. Paphos’lu Venüs der denizlerin dövdüğü Kyproslu’lar. Yanlarından sadaklarını hiç ayırmayan Creteli’ler bana Diktynna Diana olarak yakarırlar. Üç dil konuşan Sicilialı’lar, bana Styx’in Proserpina’sıderler. Eleusis’in eski halkı beni Attika’lı Ceres olarak bilir. Bazıları Juno derler adıma, bazıları Bellona. Kimileri Hekate, kimileri Rhamnusia… Eski inançlarına bağlı Mısırlı’lar Tanrıça İsis olarak çağırırlar…” 
“Frigya’lı tanrıça kimdir?” sorusunu bundan daha güzel yanıtlayacak bir söz var mı ki?

KAYNAKÇA
Apuleius,Başkalaşımlar, Kabalcı Yayınları, çev: Çiğdem Dürüşken, İstanbul, 2006.
Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, II.cilt, Kabalcı Yayınları, çev: Ali Berktay, İstanbul, 2003.
Erhat, Azra,Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984.
Frazer, James G, Altın Dal-Din ve Folklorun Kökenleri, I.cilt, Payel Yayınları, çev:Mehmet H. Doğan, İstanbul, 2004.
Graves, Robert,New Larousse Encyclopedia of Mythology, The Hamlyn Publishing,London, 1959.
Seyffert, Oscar, A Dictionary of Classical Antiquities, George Allen&Unwin Ltd.,London, 1957.
Speake, Graham,Dictionary of Ancient History, Penguin Books, London, 1994.

eskisehir.gov.tr/eskiyeni/aralik09/

25 Aralık 2015 Cuma

Urartu Şamram Kanalı


http://www.sehrivangazetesi.com/haber-5088-3_bin_yillik_tarihi_kanal_uzerinde_hes.html
Bu resimli haber 2013 yılına aittir.
Günümüzden binlerce yıl önce, bugünkü görkem ve teknolojik hassaslığı aratmayan Urartu su mimarisi anıtlarından bazılarının, yörede bugün bile yer yer işe yaraması şaşkınlık yaratıyor. Üstelik dönem ve dayanıklılık açısından bakıldığında, araştırmacılar Urartu baraj, gölet ve sulama kanallarının dünyanın hiçbir yerinde bir benzerlerinin daha bulunmadığını da kabul ediyorlar. Tabii bunların, Şamram Kanalı örneğinde olduğu gibi, çalışır durumda olması konunun önemini daha da arttırıyor. Çünkü bölge, birinci derecede deprem kuşağı içinde bulunuyor ve Urartu dışındaki uygarlıkların anıtları sarsıntıların etkisiyle yerle bir olurken, Urartuların yapıtları şaşılacak biçimde afetlere direnç göstermişler.