Eleştirel Düşünme-Etik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eleştirel Düşünme-Etik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2023 Pazar

Tarihsicilik Nedir?

  • Richard Kroner



Bu çalışmayı üç kısma ayıracağım.. İlk olarak şu soruyu soracağım: Tarihsicilik nedir? Daha sonra, tarihsiciliğin iki türü arasında bir ayrım yapacağım. Son olarak da, tarih ve aktüalite arasındaki ilişki ile ilgili zor problemi aydınlatmaya çalışacağım.

Tarihsicilik nedir? Terim, tarihsel bakışa, mutlak olarak aşırı bir biçimde değer vermeyi imler. Bütün insan hayatının her zaman tarihsel bir ruha sahip olduğu gerçeğini vurgulayıp, bundan dolayı da tarihin, bize, insanın kaderi ile ilgili muammanın sırrını çözebilecek anahtarı verebileceğini söylersek, tarihsiciliğe kurban gitmiş oluruz. Tarihsel köken, tarihsel nedenler, tarihsel etkenler ve tarihsel evrim sorunlarının, zihin felsefesinin merkezinde bulunan sorunlar olduğunu varsayarsak, eninde sonunda tarihsiciliğe gidecek olan bir tarih yöntemine önem atfetmiş oluruz. Diğer bir deyişle tarihsicilik, tarihsel bakışın aşırı gelişiminden kaynaklanan kötü bir felsefedir.

Fakat tarihin önemine gereğinden fazla değer biçmek mümkün müdür? Tarihsel nazarın ve kavrayışın sınırını aşmak imkan dahilinde midir? Bütün insan varlığının mutlak bir biçimde tarihsel olduğu doğru değil midir? İnsan varlığı ve tarih terimleri özdeş midir? insan hayatı daima değişen, hareket eden; geçici koşullara, modalara, ihtiyaçlara ve arzulara bağlı bir şey midir? İnsanın kendi tarihsel döneminin demir zincirinden hiçbir zaman kurtulamadığı, kaçınılmaz bir biçimde kendi çağının çocuğu olduğu, döneminin ve çağdaşı olduğu toplumun düşünüş şekline uygun olmayan herhangi bir doğruya, başarıya, görüşe ve inanca ulaşamayacağı doğru değil midir? Eğer tüm bunlar doğruysa, insanın doğasını, kaderini, değerini ve kapasitesinin sınırlarını açığa çıkarma iddiasında bulunabilecek olan şey, kaçınılmaz olarak tarih, yalnızca tarih değil midir? Bu tür bir tarihsel perspektif de, en azından insanın ne olduğu problemi ile ilgili en iyi felsefi perspektif değil midir?

Bu soruya olumlu cevap verirsek, tarihsiciliğe teslim oluruz. Bugün, tarihin neredeyse objektif ve pozitif bir bilim olarak görüldüğü, bilimin de tek yetkin ve güvenilir bilgi kaynağı olduğuna inanıldığı bir çağda, bu teslimiyet eğilimi çok güçlüdür. Bilimsel bilgiye gereğinden, fazla değer vermek, tarihsiciliğin önkoşulu ve kaynağıdır. Bilimin, ulaşabileceğimiz bütün gerçeğin tek ölçüsü, doğrunun ölçütünün yalnızca bilimsel metotlar ve ilkelerle elde edilmek zorunda olduğu ve bunun ötesinde, değerlerin her halükarda bilimsel kanıtlar tarafından desteklenmesi gerektiği şeklindeki batıl önyargıya saplanıp kaldığımız, mevcut pozitivizmin ve bilimciliğin bu iddialarını kabul ettiğimiz takdirde, geri dönülmez bir biçimde tarihsiciliğin tuzağına düşeriz.

Tarihsicilik, daha önce naturalizmin sahip olduğu konumu elde etmiştir. Hem tarihsicilik hem de naturalizmin ortak olduğu nokta, her ikisinin de gerçeğin doğal olarak bilimsel olduğu dogması üzerine kurulmuş olmalarıdır.

25 Mart 2022 Cuma

İkinci Dünya Savaşı'nın anlatısını Clausewitz'in strateji anlayışıyla mı, yoksa Liddell Hart'ın strateji anlayışıyla mı okumalıyız?

İlkin- Tekeli


Bir okuyucunun, dünyadaki tüm büyük güçlerin ittifaklar kurma yoluyla ikiye ayrıldıkları ve dünya coğrafyasının çok büyük bir kısmını içine alarak yürüttükleri bu savaşın anlatısını okurken ne tür bir değerlendirme çerçevesi kullanacağı önemli olmaktadır. Bu çerçeve, okuma sonrasında ulaşacağımız yargıları büyük ölçüde belirleyecektir.

Böyle bir savaşta en basit değerlendirme çerçevesi, savaşı nihai olarak ki­min kazandığıdır. Tabii ki siyasal açıdan savaşı kimin kazandığı önemlidir.

Ancak savaşın hem kazanan hem de kaybeden tarafa ayrı ayrı maliyetleri­nin ve dünyaya toplam maliyetinin ne olduğu konusunda bir değerlendirme yapmazsak yaptığımız değerlendirme eksik kalır. Bir dünya savaşı sonrasında dünyanın ne kadar büyük kayıp verdiğini söylemenin ve bunu bir insan­lık dramı olarak nitelemenin, insanların ders alması bakımından önemli ol­duğu açıktır. Ama bu değerlendirme, savaşan taraflarını savaş yönetimlerin­deki başarılarını değerlendirmek bakımından yetersiz kalır. Bu savaşta elde edilen sonuç insanlığa daha az maliyetle elde edilebilir miydi sorusundan ka­çınmanın olanağı yoktur. Bu soruya yanıt verebilmek içinse alternatif asker­lik stratejileri üzerinde durmamız gerekecektir.

Bu konuda iki farklı görüşün yarıştığı söylenebilir. Bunlardan birincisi Clausewitz'in savaş stratejisi yaklaşımıdır. Clausewitz'in yaklaşımında düş­manın silahlı kuvvetlerinin yok edilmesi savaşın tek ve açık amacıdır. Bu stratejide her şey sahada fiilen yapılan muharebeye ve kazanılacak zafe­re bağlanmıştır. Bu zaferin bedeli, dökülen kandır. Clausewitz'in yaklaşımı Prusya subayları ve özellikle Moltke tarafından çok katı bir şekilde yorum­lanmış ve daha sonra da Birinci Dünya Savaşı'nı yönlendiren stratejik çerçe­ve haline gelmiştir.

24 Ocak 2022 Pazartesi

Da Vinci Şifresi: Edebiyat oyunu değil, YALAN

Okullarda Din Ve Ahlak Eğitimi Üzerine

 



Baskın Oran

14/11/2014


Keşke Ağustos 2014 tarihinden önce bütün melekelerimi yitirseydim de; değerli meslektaşım Davutoğlu’nun başbakan olunca din dersleri konusundaki bağlayıcı AİHM kararını bir uluslararası ilişkiler profesörü olarak inkar ettiğini (link) gözüm görmeseydi, kulağım duymasaydı.

Kendisi geçen hafta Hacı Bektaş’a gidip şöyle dedi: “Eğer herhangi bir din bu derslerle tahkir ediliyorsa, kötüleniyorsa bu dersleri kaldıralım. O anda nefret kültürü doğar” (link). Nefret kültürünün doğmasını başka bir yazıya bırakıyorum. Gerisini konuşalım.

Davutoğlu kendi partisini herhalde küçümsüyor. AKP veya herhangi bir parti, sivil toplumun artık bu kadar şerbetlendiği bir ülkede başka dinleri açıkça kötüleyecek kadar aptal değil tabii ki.

Mesela, Muzaffer Aydın tarafından yazılan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi-8 Ders Kitabı’nda bu işin nasıl usulca ve ustaca yapıldığını anlatayım. Sözlük ve Kaynakça hariç, 6 ünitede toplanmış 111 sayfalık bir kitap. Ünitelerin isim ve içerikleri şöyle:

6 ÜNİTEDEN 5’İNDE İSLAM ANLATILIYOR

Ünite-1: Kaza ve Kader. Genel giriş görünümlü. Fakat biraz aşağıda bahsedeceğim Ayete’l Kürsi metni burada (s. 11-26).

Ünite-2: Zekat, Hac ve Kurban İbadeti. Tamamen İslam dinini anlatıyor (s. 27-45).

Ünite-3: Hz. Muhammed’in Hayatından Örnek Davranışlar. Tamamen İslam anlatıyor (s. 46-61).

Ünite-4: Kur’an’da Akıl ve Bilgi. Tamamen İslam anlatıyor.

Ünite-5: İslam Dinine Göre Kötü Alışkanlıklar. Tamamen İslam anlatıyor.

Ünite-6: Dinler ve Evrensel Öğütleri. (s. 87-110). Burada Hinduizm, Budizm, Yahudilik ve Hıristiyanlık’ı toplam 6 sayfada (s. 89-94) halledip tekrar İslam’a geliyor.

Burada başka dinlerin birkaç sayfa içinde neler söylenerek nasıl anlatıldığından örnekler vereyim, yukarıda niye “usulca ve ustaca” dediğim açıklığa kavuşsun:

7 Ocak 2022 Cuma

Tarih Yazımının Bazı Sorunları Üstüne Düşünceler[1]

 Mete Tunçay


Mete Tunçay'ı, Marks'tan çeviri yaptığı için tutukluyorlar. Öyle bir dönemdi..
Solcu sayılan herkese 
o zamanlar anarşist deniyordu. Şimdinin teröristi gibi.


Tarihin ayrı ayrı türleri vardır. En basitinden, incelenen dönemin zamanımızdan uzaklığına göre, tarih (yazı)-öncesi tarih, eskiçağ tarihi, Ortaçağ tarihi, Yeniçağ tarihi, Yakın çağ tarihinden söz edilebilir.

Bu dönemlerden herhangi biriyle metotlu olarak uğraşana "tarihçi" denir; ama yaptıkları iş, birbirlerinden hayli farklıdır. Prehistorya[2] çalışan tarihçi (arkeolog), bulabildiği kalıntılardan, o nesneleri yapan ve kullanan insanların yaşamına ilişkin genellemeler kurmak zorundadır. Yakın dönemlere doğru geldikçe, tarihçinin marifeti, tam tersine, belge-tanıklık bolluğu içinde anlamlı-önemli olanları seçmektir. (Elbette, benim bizdeki Sol'un tarihi konusunda yaptığım gibi, yasaklamalar nedeniyle malzemesi zor bulunacak bir alanda çalışmıyorsa!)

Sonra, araştırılan mekânlara göre de, tarih türleri farklılaşır: Türkiye tarihi, Avrupa tarihi, Uzakdoğu tarihi, Güney Amerika tarihi vb. Bunlarla uğraşanların bazı sorunları ortaktır, ama bazıları da kendilerine özgüdür.

Nihayet, tematik tarih türleri vardır: Siyasal olaylar tarihi, toplumsal tarih, kültürel tarih, ekonomi tarihi, felsefe tarihi, siyasal düşünceler tarihi, bilim tarihi ve elbette, tek tek bilimlerin tarihi (tıp tarihi, fizik tarihi, kimya tarihi vb.) Bunların herbirinin sorunsal çerçevesi başka başka olmalıdır.

3 Ocak 2022 Pazartesi

Mete Tunçay’ın İlk ve Orta Öğretimdeki Tarih Eğitimi Üzerine Düşünceleri

 

2021 tarihli ders kitabından bir örnek metin
Tarih 9, MEB, s.108

İlk ve Orta Öğretimde Tarih[1] Türkiye'de eğitimin çağdaşlaştırılması sürecinde, Saffet Paşa'nın[2] hazırladığı 1869 tarihli "Maarif-i Umumiye Nizamnamesi"[3] önemli bir aşamadır. Bu tüzük, ilk ve ortaokullarda tarih derslerinin okutulmasını da öngörmektedir: Sıbyan[4] mekteplerinde "Muhtasar[5] Tarih-i Osmanî", Rüştiyelerde[6] ise hem "Tarih-i Umumi" hem "Tarih-i Osmanî" öğretilecektir. Genel tarih içinde, (Batıdaki Biblical History[7] gibi) Tarih-i Enbiya[8] ve Tarih-i İslâm merkezdedir. Bu bakımdan, eskiden beri süregelen öğretimden bir fark yoktur. Osmanlı tarihi de, ulusal bir tarih olmaktan çok, bir hanedanın tarihi niteliğindedir. Bu amaçla hazırlanacak kitaplara "bilcümle selâtin-i Osmaniyenin tarih-i velâdet ve cülus ve vefatlarını mübeyyin bir cetvel"[9] konulması istenmekte; vekayiin "hakikati veçhile bitarafane yazılıp, fakat muhabbet-i vataniyeye müteallik mevaddin sena ve sitayişle yad"[10] olunması gereği belirtilmekte; memleket ve şahıs adlarıyla tarihlerin zikrinde "imsak"[11] öğütlenmektedir.

Çeyrek yüzyıl sonra, II. Abdülhamit döneminde ilkokullardan Osmanlı Tarihi, ortaokullardan da Genel Tarih dersleri kaldırılmıştır. Yani, ortaokullarda yalnız Osmanlı Tarihi kalmıştır.

Abdülhamit'in bu geriye adımından 15 yıl sonra, İkinci Meşrutiyet döneminde tarih öğretiminde güçlü bir canlanma göze çarpıyor. İslâm ve Osmanlı tarihlerinden başka, genel uygarlık tarihi de okutulmaya başlanıyor. Ancak, alelacele Fransızcadan çevrilmiş genel tarih kitapları, ulusal bir görüş açısından yazılmadığı için eleştirilere yol açmıştır.

1913 tarihli Tedrisat-ı İptidaiye Kanun-u Muvakkatı'nda[12] eski Sıbyan mekteplerinin yerine geçen altı yıllık "Mekâtib-i İptidaiye[13]"de şu tarih dersleri göze çarpmaktadır. (İlk iki sınıfta doğrudan doğruya tarih yoktur. Ancak,

1.Sınıftaki "Musahabat-ı Ahlâkiye[14] ve Medeniye" dersi ile

II. sınıftaki "İslâm ve Türk Büyükleri" dersi, bir çeşit giriş olacaktır)

III ve IV’te "Muhtasar Tarih-i Osmanî",

V ve Vl'da "Muhtasar Tarih-i Medeniyet".

31 Aralık 2021 Cuma

Türk Siyasal Düşüncesinin Son Yüz Yılında Üç Ana Yönelimin Ortak Çıkmazı Dogmatizm[1]

 

Türkiye yüz yıldır, sırasıyla İslâmcı, Pozitivist-Batıcı ve Sosyalist olmak üzere üç düşünce ikliminde yaşamıştır dersem, sanırım, çok yanlış bir genelleme yapmış olmam. Bunların bağdaşmaz olduk-larını, birbirleriyle eşit ağırlık taşıdıklarını, Türk düşüncesinin bu evrelerden birini tamamladıktan sonra ötekine girdiğini, üçünün benzer ölçülerde yaygınlık kazandığını, yüz yıldan beri başka hiç-bir düşünce akımı doğmadığını söylemek istemiyorum. Yalnızca, bunları ana yönelişler olarak ayırmak bana önemli göründü.

Türk düşüncesi, en azından yüz yıldır, hemen hiçbir alanda gerçek anlamıyla yaratıcı olmamıştır –ne özgün bir kuramsal yapı ortaya koyabilmiş, hatta ne de yabancı kökenli bir düşünceyi yerli koşullara uyarlamakta ciddî bir başarı gösterebilmiştir. Aydınlarımız genellikle, epigon[2] olmaktan ileri gidememiştir.

Bu iki tespiti şöyle bağlayacağım: Çağdaş Türk düşüncesindeki üç ana akım içinde, dogmatizm ortak bir parantez meydana getirmektedir. Düşünürlerimizin benimsedikleri görüşlere dogmatikçe bağlanmaları, eleştirici ve dolayısıyla yaratıcı olmamalarına yol açmıştır. İşte, burada savunmaya çalışacağım tez, en sivri bir biçimde böyle özetlenebilir.

Hemen söyleyeyim ki, bu bir çeşit özeleştiridir. Bununla, Türk düşüncesine karşı haksızlık etmeyi amaçlamıyorum. Hatta nedenini ve çarelerini araştırarak dogmatiklikten kurtulabileceğimiz gibi, safdilce bir umudum da var.

Önce, dogmatizmden ne anladığımı açıklamaya çalışayım.

8 Aralık 2021 Çarşamba

Jean Genet ve Dışlanmışlar..

 

Genet'nin en popüler oyunları olan Hizmetçiler ve Sıkıgözetim'de çelişik duyguların, keskin ikilemlerin ve kimlik bölünmelerinin yansımalarını görü­rüz. Bu oyunların kurgulanışı "gerçekçi" bir anlatımın tamamen dışındadır.

Daha ziyade anlatım, yoğun bir duygusallığın üzerine kurulur: Nefret ve im­renme duygularının tasviri, "marjinal" figürler, sapkınlar, yeraltına kapanmış suçlular, muhalifler; hapishaneler ve kerhaneler gibi göstergeler yığını içinde algılanır. Bunlar, Genet'nin dışlanmışlığın söylemini sabit mekânlara konum­landırdığı "kurumlardır". Genet'nin "işaret"lerinin (anlamının) oynaklığı ve boşluğu vahşet ve saldırganlık içeren bir belirsizlik atmosferini de beraberinde getirir. Böyle bir atmosferde beliren çelişik, uyumsuz, eğreti biçimlerin tümü derinden derine rahatsız edici bir şiddet hissettiren uyumlu bir yapıya dönüşür.

Jean Genet'nin gençlik hali

Açıkça görülmeyen ve varlığı oldukça keskin bir biçimde hissedilen şiddet at­mosferi seyirciyi rahatsız eder veya çileden çıkartır, onlara kendi kimliklerini huzurla sabitledikleri alanın oynaklığını hissettirerek korku ve huzursuzluk ya­ratır, utanç ve infial duyguları uyandırır. Genet'nin "ifade biçimi" için nispe­ten "absürd" diyebiliriz çünkü bu ifade biçimi alışık olduğumuz herhangi bir mantık dizgesine oturmayabilir.

Genet'nin anlatımı, Kartezyen (Descartçı) fel­sefenin rasyonel mantığına tamamen ilgisizdir. Dönüşümlü kompozisyon bi­çimleri, parçalama ve dağıtma teknikleri, sunuş biçimleri arasında sık sık gidip gelmeler, bir metaforlar yığınını seyircinin tahayyülüne meydan okuyan bir şe­kilde yapılandırır. Anlamın tezahürü, bilinçli bir temsil etme istemi sonucu ol­maz. Genet'nin "mantıklı olmak" ve/ya "anlamlı olmak" gibi bir kaygısı yok­tur. Öte yandan, istemsiz ve gelişigüzel olmakla beraber, Genet belli bir nokta­da kendi toplumdışı olma hayalini yücelterek bir şekilde bir anlam ya da karşı anlam yaratır ki, bu da, Genet'nin karşısında olduğu kutsal toplumun kendisi­ne bakışını doğrulamasını, onların "toplum", kendisinin de "dışı" olduğunu kabullenmesini, meşrulaştırmasını getirir. Bu nedenle uçuşup duran metaforlar ve işaretler, bir nefret, hâkimiyet kurma ve öldürme İsteği ile yerlerini bulur ve anlam kazanırlar. Bu tamamen aşağılanmayı kabulleniş ile birlikte gelen saldır­ganlıktır. Sıkıgözetim adlı oyunun içeriği, genel olarak bir cinayet ideali ve ha­pishane olgusuna farklı bir bakış olarak değerlendirilebilir. Genet ilk oyunla­rında iğrenç ve "yasaklanmış" üslupları kullanarak kendi varoluşunun anlamını bir zamana ve mekâna "kapatmak" istemiştir ve her defasında bu "kapatma­nın" imkansızlığı ile yüzleşmek zorunda kalmışar. "Dışlanmış", "toplum dışı" olmanın iç yapısını anlamak açısından Genet'nin oyunlarına bir göz atmakta fayda görüyorum.

28 Kasım 2021 Pazar

Panoptikon, Panoptisizm

 

Panoptikon, İngiliz sosyal teorisyen ve filozof Jeremy Bentham tarafından 1780'lerin sonlarında geliştirilen bir hapishane modeliydi ve daha sonra dünya çapında hapishane tasarımı ve inşasında uygulandı.[1] Panoptikonun tasarımı, her şeyin (pan) her an görülebileceği ve gözlemlenebileceği (opticon) şekildeydi. Bir sosyal teori olarak panoptisizm, 1970'lerde güç, gözetleme ve toplum arasındaki ilişkileri teorileştirmenin bir yolu olarak ortaya çıktı. Michel Foucault'nun ünlü Disiplin ve Ceza kitabından oldukça etkilenen panoptisizm, gözetim ve iktidarın yakından iç içe geçtiğini ve teknolojik icatlarla bağlantılı belirli prosedürler ve aygıtlar aracılığıyla tezahür ettiğini iddia eder. Panoptisizm, bu prosedürlerin, aygıtların ve teknolojilerin nihayetinde toplumu disipline etmeye hizmet ettiğini ve gözlem yoluyla kafa karışıklığını ortadan kaldırdığını savunur.

hapishanenin görüntülerini Fotoğrafçı Romain Veillon çekmiş.


Bentham'ın Panopticon'u

Bentham, yaşamı boyunca yaptığı çalışmaların çoğu sosyal reform ve faydacılığın ortaya çıkışı etrafında dönse de, en çok panoptikon hapishane modelinin geliştirilmesiyle ünlüdür. Panoptikonun temel tasarım modeli, yapının merkezinde, çevredeki tüm mahkûm hücrelerinin gözlemlenip not edilebileceği bir kule öngörüyordu; bu kule de yapının geri kalanından daha karanlık tutulmuştur. Bentham, bu tasarımın sadece sürekli gözetimi sağlamakla kalmadığını, aynı zamanda mahkûmlara sürekli gözetleniyormuş gibi hissettirdiğini, böylece bireyleri iletişime katılanlar yerine gözetim nesnelerine dönüştürdüğünü kaydetti.

Merkezi gözetleme kulesinin etrafındaki dairesel hizalanmış hücreler, gardiyanın her yerde bulunmasına ya da en azından öyleymiş gibi görünmesine izin veriyordu. Mahkûmların bu sürekli gözetim altında olma hissi ve gardiyanın her yerde hazır bulunma duygusu, gücün mahkûmların günlük yaşamlarına nasıl sızdığının bir örneğidir. Foucault'nun odaklandığı şey tam da bu endişedir.

22 Kasım 2021 Pazartesi

AY'DAKİ ADAM, MARSTAKİ YÜZ

 Carl Sagan


By NASA *
Mars Reconnaissance Orbiter'ın HiRISE kamerasıyla "Face on Mars" (2007) görüntüsü. 
Sağ alt köşedeki Viking Orbiter görüntüsü (1976).

Her bilim dalı için söz konusu ayrı bir sahte bilim bulunuyor. Jeofizikçilerin düz Dünyaları, çukur Dünyaları, sürekli batıp çıkan karaları yerine oturtmak için durmaksızın inip kalkan baltaları olan Dünyaları, deprem kâhinleri; botanikçilerin tutkulu duygusal yaşamları yalan dedektörleriyle izlenebilen bitkileri; antropologların hâlâ yaşayan maymun-adamları; zoologların soyu tükenmiş dinozorları; evrimci biyologların böğrüne çökmüş İncil uzmanları; arkeologların antik astronotları, eski Cermen ve İskandinav uygarlıklarından kalma dövme demir yazmaları, sahte heykelleri; fizikçilerin devridaim makineleri, göreliliğin yanlış olduğunu iddia eden amatörler ordusu, hatta soğuk füzyonları; kimyacıların ise hâlâ simyası vardır. Ruh çözümlemesi ve parapsikoloji ruhbilimcilerin başının derdi. Ekonomistler, uzun vadeli ekonomik tahminle uğraşıyor. Meteorologların, (uzun vadeli iklim tahmini başka bir konu olmasına karşın) Güneş lekelerine dayanılarak hazırlanmış Farmer's Almanac (Çiftçinin Yıllığı) gibi uzun vadeli hava tahminleri bulunuyor. Gökbilimin kökeni sayılan, bugünse en başta gelen sahte bilimsel versiyonu olan yıldız falcılığı olabildiğine yaygın. Bu sahte bilim örnekleri kimi zaman birleşerek ortalığı iyice karıştırıyor (Atlantis'in gömülü hazinelerini aramak için telepati kullanılması ya da yıldızlardan ekonomi tahminleri gibi).


Bilinen en eski devridaim makinesi 1150 yılında Hint matematikçi ve gökbilimci Bhāskara'nın geliştirdiği dişli çark sistemidir. Devridaim makineleri termodinamiğin birinci ve ikinci yasalarına aykırıdır. [1]


Ben asıl olarak gezegenler üzerinde çalıştığını ve dünya dışı yaşam olasılığı üzerinde durduğum için, kapımın önüne park eden sahte bilim arabaları genellikle diğer dünyalar ve günümüzde artık sözlüklerimize bile girecek kadar sıklıkla kullandığımız "uzaylılar"la ilgili oluyor. İzleyen sayfalarda, yeni ve bazı bakımlardan birbiriyle ilintili iki sahte bilimsel öğretiyi konu edinmek istiyorum. Bu iki öğreti, insanın algısal ve bilişsel yetersizliklerinin, son derece önemli konularda yanılgıya düşülmesine yol açabileceği olasılığı üzerinde duruyor. İlki, Mars'ın kumları arasından dev bir taş-yüzü çağlardır ifadesizce bize bakmakta olduğunu öne sürüyor. İkincisi ise uzak dünyalardan uzaylıların Dünya'ya sonuçsuz kalan ziyaretler yaptıkları yolunda.

25 Mart 2021 Perşembe

Fantastik Edebiyat ve Fantazi Edebiyatı Nedir?

[Yazar aşağıdaki metni, 1002. Gece Masalları'na sunuş olarak yazmıştır.]

Bülent Somay

SANIYORUM bu seçki Türkiye'de bir ilk: Fantastik öyküler derlemesi. Aslında başka dillerde de çok sık görülen bir şey değildir fantastik öykü derlemeleri; çünkü fantazi (kapı komşusu bilimkurgudan farklı olarak), öyküden ziyade romana yatkındır; koca bir dünya kurmak için yere ve zamana ihtiyaç vardır ne de olsa. Ancak bu seçkideki bütün öyküler, kabaca Tolkien ile başlatabileceğimiz Fantazi Edebiyatı kategorisine girmiyor. Öte yandan hepsinin ortak bir yanı var, o da anlatı yapılarının "fantastik" bir çekirdek çevresinde kurulmuş olması. Demek ki daha genel bir kategoriden, Fantazi Edebiyatını da içeren bir "Fantastik"ten söz ediyoruz burada.

Belki daha başta bir an durup "Fantazi Edebiyatı" ile "Fantastik" kavramını birbirlerinden tam olarak ayırmaya çalışmamız gerek: Fantastik, her zaman, her yerde, yazının ve konuşmanın söz konusu olduğu her durumda karşımıza çıkacaktır. Odysseus'un Sirenleri, Lukianos'un bilinmez denizlere yolculuğu, Gulliver'in akıllı atlan, Cyrano de Bergerac'ın güneşe ve aya gidişi, Doktor Frankenstein'ın yaratığı, Dorian Gray'in yaşlanan portresi, Doktor Jekyll'm Mr. Hyde'ı, Wells'in görünmeyen adamı, Gregor Samsa’ nın dönüştüğü böcek, her boy ve soydan vampirler, hortlaklar, hayaletler, bunların hepsi "Fantastik" kavramının çerçevesi içinde yer alırlar. Yazarın "bugün ve burada"sında deneyimle(ye)mediği, geçmiş bilgilerinden çıkarsayamayacağı, ancak varolan bilgiyi kendi hayal gücüyle harmanlayarak türetebileceği şeylerdir muhayyelenin yaratı(k)ları.

29 Eylül 2019 Pazar

Papalığın Yasak Kitap Listesi




Resmi büyüterek daha yakından inceleyebilirsiniz.
Listede 1952'ye kadar yasaklanmış olan kitaplardan bir seçki var.
Sadece tanınmış eserler bu listeye alınmış.
Listede ismi geçen "opera omnia" Bütün Eserler anlamına gelen Latince bir kelime.
Dolayısıyla bir yazarın yayımladığı tüm eserler kastediliyor. 


14 Haziran 2019 Cuma

Klasik Bir Resmi Picasso Nasıl Çizerdi?

Sanatçılar:
Diego Velàzquez
Picasso
Kübist akımı anlamak için iyi bir çalışma. Aşağıdaki klasik tarzda yapılmış bir tablo ile aynı tablonun Picasso tarafından yapılan bambaşka bir şekilde tasarlanmış bir versiyonu; karşılaştırarak anlamak için çok kullanışlıdır.
'Las Meninas' [solda], Madrid'deki del Prado müzesinde sergilenen İspanyol Altın Çağ'ın önde gelen sanatçısı Diego Velàzquez'in 1657 tarihli resmidir.

Picasso
'nun ilgi çekici çalışmalarından biri olan Las Meninas (sağda), klasik İspanyol ressam Diego Velázquez'in aynı isimli eserinin yeniden yorumlanmasına dayanan 58 resimden oluşan bir seridir. Orjinal resmin 45 ayrı tasvirinden ve ayrıntılarından oluşur. Picasso'nun bir arada düzenlendiği bu seri, sanatçının kendisi tarafından 1968'de Barselona'daki Picasso Müzesi'ne, o yıl vefat eden sanatçı  Jaime Sabartés anısına bağışlanmıştır.



4 Nisan 2019 Perşembe

Sağcı ve Solcu Sekterler Üzerine



Paul Freire
Fanatizmle beslenen sekterlik her zaman hadım edicidir. Eleştirel bir ruhla beslenen radikalleşme ise daima daha yaratıcıdır. Sekterlik gizemlileştirir ve böylece de yabancılaştırır; radikalleşme eleştirir ve böylece de özgürleştirir. Radikalleşme kişinin seçmiş olduğu tavra artan bir bağlılığı içinde barındırır ve böylelikle somut, nesnel gerçekliği dönüştürme çabasına daha sıkı angaje olmayı getirir. Buna karşılık gizemlileştirdiği ve irrasyonel olduğu için sekterlik gerçekliği sahte (ve bu nedenle de değiştirilemez) bir "gerçeklik"e dönüştürür.

Sekterlik hangi siyasi kampta olursa olsun, insanlığın kurtuluşuna bir engeldir. Sağcı versiyon ne yazık ki, her zaman doğal karşıtına yani devrimcinin radikalleşmesine yol açmaz. Devrimcilerin sağın sekterliğine karşılık verirken gericileşmesi hiç de ender değildir. Bununla birlikte bu olasılık radikalin, elitlerin uslu bir piyonu haline gelmesine yol açmamalıdır. Özgürleşme sürecine giren radikal, ezenin şiddeti karşısında radikal kalamaz.  

Öte yandan radikal, asla bir öznelci değildir. Onun için öznel olan, ancak nesnel olanla (analizinin nesnesini oluşturan somut gerçeklik) ilişkisi içinde varolur. Böylelikle öznellik ve nesnellik, eylemle bir dayanışma içinde bilgi üreten bir diyalektik birlik oluştururlar. Bunun tersi de doğrudur.

25 Şubat 2019 Pazartesi

Modernliğin Getirdiği Üç Sıkıntı

Charles Taylor*

Bu kitapta modernliğin bazı sıkıntılarından söz etmek istiyorum. Sıkıntıyla kastettiğim, uygarlığımız “gelişirken”, çağdaş kültürümüzün ve toplumun insanların kayıp ya da çöküş olarak yaşadığı yönleri. İnsanlarda zaman zaman, son yıllarda ya da son 30-40 yılda -diyelim II. Dünya Savaşı’ndan ya da 1950’lerden bu yana- önemli bir çöküşün ortaya çıktığı hissi uyanıyor. Bazen de kayıp yılların çok daha uzun bir tarihsel dönemi kapsadığı düşünülüyor ve 17. yüzyıldan başlayarak tüm modern çağın bir çöküş dönemi olarak değerlendirilmesine sık sık rastlanıyor. Zaman ölçeği büyük farklılıklar gösterebildiği halde, çöküş temaları üzerinde belirli ölçüde yakınlaşma var. Temalar çoğunlukla az sayıda ana melodinin çeşitlemeleri. Burada bu türden iki ana temayı ele almak ve ardından büyük ölçüde bu ikisinden türeyen bir üçüncüsünü eklemek istiyorum. Bu üçü başlığın kapsamını hiçbir biçimde tam olarak karşılamıyor, ama modern topluma ilişkin tedirginliklerimizin ve kafa karışıklığımızın kaynağını büyük ölçüde anlatıyor.

Sözünü edeceğim kaygılar çok tanıdık. Herkesin bildiği şeyler; her tür iletişim ortamında sürekli tartışılan, sızlanılan, meydan okunan, karşı konulan kaygılar. Daha çok tartışmaya gerek yok gibi görünüyor. Oysa bu aşinalığın ardında şaşkınlık gizli, bizi kaygılandıran değişimleri tam olarak kavrayamıyoruz, yapılan tartışmalar bu değişimleri doğru ifade edemiyor bence. Bu da onlarla nasıl baş edeceğimiz konusunda yanlış yargılara varmamıza neden oluyor. Modernliği tanımlayan değişiklikler hem çok bildik hem de çok karmaşık. İşte bu nedenle üzerlerinde daha da çok durmamız gerekiyor.

(1) İlk kaygı kaynağı bireycilik. Bireycilik aynı zamanda birçok insana göre modern uygarlığın en büyük kazanımı. İnsanların, kendi yaşam tarzlarını saptama, benimseyecekleri inançları bilinçli olarak seçme, atalarının kullanamadığı çok çeşitli yollarla yaşam biçimlerini belirleme hakkının bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ve bu haklar çoğunlukla yargı sistemlerinin koruması altında. İlke olarak insanlar onları aşan, güya kutsal buyrukların gereklerine kurban edilmiyor artık.

11 Ocak 2019 Cuma

Türkiye'deki NATO ve Amerikan Üsleri, Tesisleri

Kendi taramamdır. Üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.



1. 1988 yılına ait bu haritayı bir ansiklopediden tarayarak aldım. Yakın tarihi incelerken veya konusu geldiğinde en çok merak edilen noktalardan biri de Türkiye'deki ABD ve NATO üslerinin nerelerde olduğu, niceliği ve niteliğidir. Belirtildiği gibi harita açık kaynaklardan yararlanarak yapılmış (maalesef bu kaynakların isimleri yazılmamış bu eksi puandır). Aradan çok zaman geçtiği için şimdiki durumda bazı değişikliklerin olması muhakkak görünüyor. Bu haritanın doğrulanmaya ihtiyacı var. Bir belge olarak buraya bırakıyorum. Kaynak: Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansk., İletişim Yayınları, 1988, Cilt 7, s. 2172

6 Ocak 2019 Pazar

Köylü Ayaklanmaları ve Oryantalizmin Yoklar Listesi


Halil Berktay

Osmanlı'da askeri sınıfın üyeleri
A. Yeniçeri B. Sipahi
Schweigger Salomon - 1608

Bugün Batı tarihçiliği, uzun vadeli sosyo-ekonomik (Ömer Lütfi Barkan'ın yaptığı gibi, "içtimai ve iktisadi'' adı altında düpedüz formalist ve dar hukuki değil, ger­çekten sosyo-ekonomik) ve kültürel yapı değişimlerini esas alan: bu süreçlerin bağrından fışkırdığı geniş kitlelerin anonim, kendiliğinden varoluş biçimlerinin içine girip, o günlük yaşantının her alt faaliyetini olanca renkliliği içinde yeniden canlandıran; böylece aslında isim­siz halkı insanlaştırmayı, özneleştirmeyi başaran, aşağı­dan yukarı bir yaklaşımla, son derece çeşitli ampirik araştırmalar üretiyor. Türk tarihçiliği ise zihinsel zincir­lere vurulmuş durumda. Benzeri ampirik[1] çalışmalar, an­cak bir dizi duyarlılığın araştırmacılara yön verme­siyle ilerleyebilir. Bunun için önce, devletçi-milliyetçi tarihçiliğin Augeas ahırlarında[2] kapsamlı bir teorik temiz­lik gerekiyor.

''Batı'da köylü ayaklanmaları var, bizde yok" -nereden biliyorsunuz? Önü arkası fazla 
kurcalanmaksızın ulu orta tekrarlanıp duran bu önerme, herhangi bir ciddi çalışmaya dayanmadan
 önce, ideolojik bir sistemin ya­pıtaşlarından birini meydana getiriyor: "Batı'da feodalizm var, bizde yok (çünkü bireysel lordluk yok, tımarlar köylü üzerinde yargı hakkıyla elele gitmiyor ve babadan oğula geçmiyor); Batı'da sömürü var, bizde yok (çünkü serfler karşısında senyörlerin sınırsız keyfiliğine (?) kar­şılık, Osmanlı reayasının vergilendirilmesi devlet eliyle, kanunlarla düzenleniyor);

6 Aralık 2018 Perşembe

Umberto Eco - Jean-Claude Carriere Konuşuyor: Ateş Vasıtasıyla Sansür


Kısaltmaların açılımı
J. -C. C. : Jean-Claude Carriere
U. E. : Umberto Eco
J. -P. de T. : Jean-Philippe deTonna (yöneten)

Aziz Paulus Efes'te Vaaz Vermesi, 1640, Louvre Müzesi
Ressam: Eustache Le Sueur
J. -P. de T. : Kitap tarihinin en korkutucu sansürcüleri arasında, ateşe özel bir yer ayırmalıyız burada.

U. E. : Elbette, bunun için de hemen, Nazilerin “yoz” kitapları ortadan kaldırdıkları odun yığınlarından bahsetmeliyiz. (bkz. Dışavurumculuk - Ekspresyonizm veya İfadecilik, bunun içinde anlatılıyor)
1966 yapımı filmin afişi

J. -C. C: Fahrenheit 451’de Bradbury kitapların tedirgin edici mirasından kurtulmak isteyip onları yakmaya karar veren bir toplum tahayyül eder. Fahrenheit 451 derece tam da kâğıdın yandığı ısıdır: Zira o toplumda kitapları yakmakla görevlendirilenler itfaiyecilerdir.

U. E. : Fahrenheit 451, İtalyan radyosundaki bir programın adı aynı zamanda. Ancak tam tersi söz konusu: Bir dinleyici falanca kitabı bulamadığını ya da kaybettiğini söylemek için telefon eder. Bunun üzerine hemen bir başkası arayıp kendisinde kitabın bir nüshasının bulunduğunu ve onu elden çıkarmaya hazır olduğunu söyler. Birisinin bir kitabı okuduktan sonra, bir başkası da okuyup mutlu olsun diye kitabı bir yerlerde, sinemada, metroda bırakmasına benziyor bu biraz. Bağlayacak olursam, kazara çıkan veya isteyerek çıkarılan yangın, başlangıcından beri kitabın tarihine eşlik eder. Yanmış olan kütüphanelerin hepsini saymanın imkânı yok.

25 Aralık 2015 Cuma

İnsanı İnsan Yapan Nedir?

Recep Yıldırım  

[Yazarımız bu konuda değişen kriterleri/görüşleri ait olduklara zamanları dikkate alarak  sıralamış. Zaman içinde değişen görüşleri görmek ve anlamak, bir çok konuya eleştirel yaklaşmamızı sağlayabilir.]

1880-1890 yıllarında, insanın insan olmasındaki en önemli etkenin, bu canlı türünün çevresine hem biyolojik hem de zihinsel uyum sağlaması olduğu kabul ediliyordu. 

1900 yıllarında ise düşünce ön plana alınmış, insanın düşünen bir canlı olduğu üzerinde durulmuş, insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğinin onun düşünebilmesi olduğu vurgulanmıştır. 

1950 yıllarında alet yapabilme yeteneği insanlığın ölçütü olarak kabul edilmiştir. 

15 Aralık 2015 Salı

Hannah Arendt'te Politik Sorumluluk ve Yurttaş Sorumluluğu

(24.12.2006)

“Bu dünyadan gitmek zorunda kalacağımız gün, arkamızda daha iyi bir dünya bırakmak, iyi bir insan olmuş olmaktan daha önemli olacaktır.” (H. Arendt, Vies politiques, 227-228)

http://www.publicseminar.org/2015/03/hannah-and-me-understanding-politics-in-dark-times/
Arendt’in bu sözlerinde cisimleşen temel tez, aslında onun “dünyaya karşı sorumluluk”  kavramı adı altında ortaya koyduğu ve politika teorisinde kollektif sorumluluk kavramı merkezinde geliştirdiği bir yurttaş etiğidir. Bu politik etik, politikaya dışşal ya da onun parçası olan bir etik değil, kendisi politik olan bir etiktir.

Arendt’in yurttaşlık etiğinin merkezi kavramı olan sorumluluk bir yandan Aristoteles’in “philia”- dostluk kavramına referans eder, diğer yandan da Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi’nde ortaya koyduğu “genişletilmiş zihin”, temsil  edici düşünme kavramlarına dayalı olan ve yurttaş etkinliğinin özünü seyretme ve yargılama olarak tanımlayacağı Kantçı bir perspektife yerleşir. Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi’nin bir yeniden okumasıyla ortaya konulan bu yurttaşlık teorisi aslında Arendt’in Batı Aklı’nın karşı karşıya kaldığı “kötülük”ün kaynaklarını araştırırken analiz ettiği modern insanlık durumunun açmazlarını aşmanın araçlarını düşündüğü noktada ele geçirilebilir bir teoridir.

Arendt, modern insanlık durumunu kavramaya yöneldiğinde, Batı Ethos’unun Sokrates’ten beri tesis etmeye çalıştığı moral öznenin, evrensel ya da rasyonel ölçütlere referans ederek kendi yaşamını düzenleyecek olan ve bunu otonom iradesiyle yapacak olan öznenin, insanlığın karşı karşıya geldiği bu büyük “kötülük”e nasıl izin verdiği ve hatta bu kötülüğe katılmasının ve destek olmasının nasıl mümkün olduğunu sorarak başlar. Başka terimlerle ifade edilirse; bu ahlaksal özne, “diğeri”nin yok edilmesine nasıl izin verdi ya da bu şiddete nasıl katılabildi? Bu kötülüğün mümkün olması Arendt’e göre iki temel fenomenin göstergesidir. Öncelikle, evrensel ya da rasyonel referanslara başvurmanın bizi “iyi insan” yapması, yaşanılan dünyanın “iyi” olmasını garanti etmediği açıktır. İnsanların vicdanı, faşizmi engellemedi, hatta faşizm ve soykırım vicdanlı insanlarla gerçekleşti. Çünkü, vicdanlar kendilerini yasaya uymuş olmakla temizlediler. İkinci olarak Arendt, totalitarizm koşullarında tüm evrensel ve rasyonel referans noktalarının silikleşmesi hatta kaybolması fenomenine işaret eder. İnsanlar, kendisine başvurarak düşündükleri ve yargıladıkları evrensel bir kural ya da değeri kaybettiklerinde, aslında yargılama yetilerini kaybettikleri ve onlar için artık yasaya uymanın bir düşüncesiz edim, düşünmeden, yargılamadan, değerlendirmeden yerine getirilen bir ödev haline geldiği bir durumda, her şey mümkündür. Çünkü, evrensel ve rasyonel referanslar kaybolduğunda geriye düşünmeyen irade kalır. Bu tür bir irade, kendisine kapalı, diğerine bağlanmayan, dolayısıyla ortak yaşam ilkesini diğeriyle bağıntıda değil de yasayla kendi zihnine kapalı bir biçimde yaşayan kör iradedir.[1][1]

Arendt’in Eichmann davası sırasında ortaya koyduğu bu analizler, onun “kötülüğün sıradanlaşması” terimi altında ele aldığı modern insanlık durumuna ilişkin tespitleridir. Arendt, “kötülüğün sıradanlaşması”nı mümkün kılan şeyin, düşünme yoksunluğu, yargılama yetisinin kaybı olarak belirler. Bu nedenle ona göre, yüzyılın yaşadığı kötülüğün açığa çıkardığı moral sorun aslında vicdanlarla ilgili bir sorun değil, ortak yaşam kipinin ortadan kalkmasıyla ilgili bir sorundur ve politik bir sorundur. Modern ahlaksal özne için zihinde kategorik olarak tasarlanan diğeri referansı, birlikte yaşanan somut diğerlerinin yaşamını güvence altına almadığına göre, şimdi yapılması gereken insanın kendi yaşam ortakları olarak diğerleriyle birlikte iyi  yaşamasının koşullarını aramaktır ve bu, politik bir sorundur. Ortak yaşamın ilkeleri, paylaşılan ilkeler olmalıdırlar; bu ilkeler birlikte eylemin ilkeleri olarak hepimizin aynı haklara sahip olmasını garanti etmeliler. Çünkü müşterek yaşam alanında, politik alanda biz, inayet değil adalet istiyoruz. Bu bağlamda Arendt, birlikte eylem aracılığıyla kurulan ortak dünya idesine dayalı bir kolektif sorumluluk kavrayışı altında yurttaşlığın modalitesini ortaya koymaya yönelmektedir.

Bir anlamda yurttaşlık etiği olarak adlandırabileceğimiz bu modalitenin temel kavramı kolektif sorumluluktur. Arendt politik-kolektif sorumluluk ile moral ya da hukuksal sorumluluk kavramlarının birbirinden ayrılması gerektiğini söyler.[2][2] Moral ya da hukuksal sorumluluk idesi, gerçekte yükümlülük içeren bir karakterdedir ve moral ya da hukuksal suçla bağıntılıdır; bu nitelik moral ya da hukuksal zeminde sorumluluğun “diğeri” ile ilişkide değil, yasa zemininde tanımlanmasından kaynaklanır ve bu nedenle ya birey ve toplum arasında ya da birey ve ahlaksal-dinsel yasa arasında tesis edilen bir sorumluluk ilişkisidir. Oysa politik/kolektif sorumluluk, özneler arası bağıntıda tanımlanan, yani bireyin tüm diğerleriyle ilişkisinde var olması gereken, bu nedenle de söz ve eylemle görünür kılınması gereken bir sorumluluktur. Bu anlamda örneğin politik işlere katılmama, sorumluluktan uzak durma değil, sorumsuzluktur.

O halde yurttaşlık etiği, diğer insanlarla karşılaşmada temellenir, diğeri bu etikteki temel kavramdır. Çünkü politik insan, yurttaştır ve politikanın etiği ne salt bir meşruiyet problemine indirgenebilir ne de soyut bir eğilimler tespitine. Tersine politikanın kendi içinde taşıması gereken politik etik, insanların insansal dünyayı paylaşma talep ve arzularında temellenir. Politika, insanların ortaklaşa gerçekleştirdikleri bir eylem olduğuna göre, politik etik bu ortaklaşa eylemde ortaya çıkar ve bu, her bir insanın dünyayı paylaştığı diğerlerine karşı ve aynı zamanda bu dünyaya karşı sorumlu olduğu kabulünde temellenir.[3][3]  Çünkü, Aristoteles’in dediği gibi, toplum, birbiriyle denk olan ve bu nedenle her bir kişinin diğerinin “autrui”si (diğer-ben olarak diğeri) olduğu ve bu ilişki içinde her birinin diğerine ve dolayısıyla kendisi dışındaki herkese karşı sorumluluk duyduğu bir insansal ilişki formudur. Bu tür bir ilişkiyi Aristoteles, philia, arkadaşlık olarak adlandırır; philia, sitede yurttaşlar arası ilişkinin adı olarak, diyalog, eşitlik ve saygı gerektirir. Arkadaşlığın temel karakteristiği, sevgi ve dikkatin, sempati ve moral saygının, tarafların bireysel otonomi ve güçlerini ortadan kaldırmaksızın burada biraraya gelmesidir. Böylesine bir birarada oluşta insan diğerine, Arendt’in deyimiyle, kendini onun yerine koyarak davranacaktır. O halde, politik etiğin temel kavramı tıpkı politikanın temel kavramı gibi diğeridir ve diğer insanlarla karşılaşmada temellenir.

Her tür etik, bir “iyi” tanımladığına göre, politik etiğin “iyi”si nedir? Mademki politik etik, yurttaşlık etiği, dünyaya ve dünyayı paylaştığımız diğerlerine karşı sorumlulukta temellenir, o halde politik etiğin “iyi”si, insansal dünyayı daha anlamlı kılma, diğerleriyle diyaloğu, tartışmayı ve düşünmeyi korumadır. Böylece yurttaşlık etiği, bireyi kendindeki moral vicdanla değil, onu diğerleriyle ilişkisinde, dünyayla ilişkisinde yargılamayı gerektirir.

Bu sorumluluk etiği her tür politik yargının haklılığının ve her eylemin meşruiyetinin de temelidir. Yani her eylem, insanların ortaklaşa sahip oldukları, dolayısıyla intersubjektif olan ortak duyuya (sensus communis) başvurarak yargılanacaktır ve bu ortak duyu aslında ortaklaşalık üzerinde kurulu bir anlamlar topluluğudur ve ortak duyunun bildirdiği, kelimenin geniş anlamında etik olan, nihai amaç, daha anlamlı bir dünya kurmaktır.

Arendt dünyaya karşı sorumluluk anlayışını, Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi’nde sensus communis’i tanımlama tarzına dayanarak geliştirir.

“Sensus communis kavramından, kamusal duyu idesi anlaşılmalıdır; yani kendisi içinde her bir diğerinin temsil edildiği bir düşünme formuyla ortaya konulan yargının tüm insanlığın ortak aklını taşıyacakmışçasına kurulacağı bir düşünme tarzı, eleştirel bir yeti idesi anlaşılmalıdır.”[4][4]

Kant’ın yargı gücü, yargılama yetisi olarak adlandırdığı bu eleştirel düşünme formu Arendt’e göre yurttaşlık modalitesinin temelidir. Başka deyişle, yurttaş, sözünün ve eyleminin kılavuz yetisi yargı gücü olan öznedir. Arendt’in yargılama, düşünme yetisine yapacağı bu özel vurgu onun Eichmann davasından çıkardığı şu sonuçla ilgilidir: Hiçbir rejim aslında o rejim altında yaşayanların gönüllü desteğiyle ayakta durmaz; hatta baskı ve korku olmadığı durumlarda bile, eğer insanlar düşünmüyor ve yargılamıyorlarsa, en barbar rejim bile varlığını sürdürebilir. Yargılamama durumu, her zaman onaylama durumu değil, çoğunlukla kayıtsızlık durumudur ve kayıtsızlık son tahlilde bir sistemle uyum içinde olmak demektir. Çünkü yargılama yetisi, iyiyi kötüden ayırma yetisi ortadan kalktığında, irade düşüncesizleştiğinde, onu kendi iyisinin aracı kılacak kudrete sahip her türlü gücün var olması ve varlığını sürdürmesi mümkün olacaktır.

Ancak, insanlığın tüm evrensel ve rasyonel referanslarını kaybettiği durumda nasıl yargılayacaklar? Arendt’e göre zaten modern insanlık krizinin kaynaklarından birisi de budur. Ortak yaşamda düşünme ve yargılamanın evrensel ya da rasyonel referanslara bağlanması, müşterek yaşamın özel yaşamın, bireysel yaşamın düzenleyici ilkeleriyle örgütlenmesi, modern insanın ortak duyuyu kaybetmesine neden olmuştur. Çünkü ortak yaşamı aşan ya da ona onun dışından gelen ilkeler, ortak yaşamda paylaşılarak tesis edilen ilkeler olmadığından, bu alana tahakküm ederek, aslında bu alanın otonom varlığını imkansız kılmışlar ve bunun sonucunda da modern insanlık krizi aslında politik alanın lağvedilmesi krizi olmuştur. Oysa, Arendt’e göre, ortak yaşamın ilkeleri, ortak yaşamın içinden tesis edilmelidirler ve ortak ilkeler olmalıdırlar.

O halde, Kant’ın sensus communis tanımında ortaya koyduğu bir düşünme ediminin, yargılama yetisinin varlığı politik alanın varlığı için de ön koşuldur. Bu, Arendt için politik alanda eylemek ve konuşmanın aslında yargılamak olacağı anlamına gelir. Çünkü yargılama yetisi, herhangi bir önceden verilmiş, kalıcı kurala ya da evrensel bir ilkeye başvurmadan, çoğulluk ve çeşitlilik durumunda, bu durumu aşan bir aşkın ilkeye başvurmadan düşünen yetidir. Bu, yargılayan öznenin, yurttaşın kendisini tek başına düşünen bir özne olarak değil, diğerleriyle birlikte düşünen özne olarak görmesi ile mümkün olacak bir edimdir ve Arendt’in kendisini diğerinin yerine koyarak düşünme olarak tanımladığı bir yurttaşlık edimidir.[5][5] Çünkü yurttaş, diğerleriyle bağıntı içinde bir var oluş durumudur. O halde yargılama, toplumsal bir tutumdur ya da bir anlamda kendisini ortak alanda gerçekleştiren kolektif bir düşünmedir.

Yargılama yetisi, yurttaşı bir topluluk içine sokmakla kalmaz, onu insanlığa bağlar. Çünkü yargılama yetisine eşlik eden dünyaya karşı sorumluluk ilkesidir. Burada hemen, Arendt’in sorumluluk ilkesinin sadece diğerine değil, bir çoğulluk olarak tüm diğerlerine karşı sorumluluk olduğunu ve bu anlamda yalnızca bizimle birlikte yaşayanlara karşı değil, bizden sonra yaşayacaklara karşı sorumlu olmayı içerdiğini söyleyelim. Bu nedenle sorumluluk yalnızca şimdi kategorisine bağlanmayan gelecek kategorisini de içeren bir modaliteye sahiptir. Çünkü yurttaş, yalnızca bir praksis topluluğu kurmak sorumluluğunda olan bir özne değil, aynı zamanda bu dünyayı mümkün en iyi dünya yapmakla sorumlu olan öznedir. Bu, ancak ve ancak, birlikte eylem içindeki yurttaşların her birinin kendi bakış açılarını tüm diğer bakış açılarını hesaba alarak tesis ettikleri bir ortak alanın yaratılmasıyla mümkündür.

Felsefelogos, 2004/3, sayı 24




[1][1] Bkz. Arendt H., Penser l!évenement, çev. C.Habib, Belin, Paris, 1989, ss.115-122

[2][2] Arendt H., “Collective Responsibility”, in Respomsibility and Jugement, Ed.J.Kohn, Schocken Pub. , 2003, ss.150-151

[3][3] Roviello A.M., Sens Commun et Modernité chez Hannah Arendt, Ousia, 1987, s.45

[4][4] Kant I., Critique de la faculté de juger, çev. A. Philonenko, Vrin, p.41, s.130

[5][5] Arendt, Juger, çev. M. R. D’Allonnes, Seuil, 1991 s.114-116