1950 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1950 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2015 Salı

Eski Bir Askerin Kaleminden Kore Savaşı

Burçin Belge
2001

25 Haziran 1950'de Kuzey Kore Güney Kore'ye saldırdığında, bütün dünya, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ayağa kalkmıştı. Çünkü bu, Asya'nın uzak bir köşesindeki küçük bir ulusun kavgaya tutuşmasının çok ötesinde anlamlar taşıyordu. Kuzey Kore'nin arkasında Sovyet Rusya ve Komünist Çin vardı.
Olay, Doğunun Batıya, bir başka deyişle komünizmin kapitalizme savaş ilanı olarak duyuruldu. ABD'nin girişimiyle Birleşmiş Milletler (BM) Ordusu kuruldu ve 16 batılı milletin askeri Kore'de, Güney Kore'nin yanında yer aldı.
Milyonlarca kişinin ölümü, yaralanması, fiziki ve psikolojik anlamda sakatlığı ile sonuçlanan Kore Savaşı böyle başladı. Ve kendisi de emekli bir asker olan İbrahim Artuç, Kore'de Türk askerlerinin yaşadıklarını "Kore Savaşı'nda Mehmetçik" adlı kitabında anlattı.
Asker gönderme kararı Meclis'e danışılmadı
Peki neler yaşandı Kore Savaşı'nda? Bu sorunun yanıtları, Artuç'un kitabında şöyle veriliyor:

19 Aralık 2015 Cumartesi

Rosenbergler, Hukuk ve siyaset cenderesinde

YAVUZ PAK 
Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku
2012

İBB Şehir Tiyatrolarında geçen ay sahneye konulan ve geçtiğimiz günlerde programdan kaldırılması 
büyük tartışmalar yaratan “Rosenbergler Ölmemeli” 
oyunu, hukuk ve siyaset cenderesine sıkıştırılmış adaletin can çekişen yüzünü anlatıyor
İBB Şehir Tiyatrolarında geçen ay sahneye konulan ve geçtiğimiz günlerde programdan kaldırılması büyük tartışmalar yaratan “Rosenbergler Ölmemeli” oyunu,  hukuk ve siyaset cenderesine sıkıştırılmış adaletin can çekişen yüzünü anlatıyor. Bu müthiş dramın, 60 yıl önce A.B.D. gibi, dönemin ve günümüzün kendisini “özgürlükler ülkesi” olarak tanımlayan süper güçlerinden birinde yaşanan bir adalet trajedisini konu alması ironik olduğu kadar öğretici.  Anlatılan trajedi, evrensel insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ulusal/uluslararası boyutuyla olduğu kadar, teorik boyutuyla da “hukuk” kavramı tartışmaya açıyor. Oyun, bu büyük yargılama efsanesine belgelerle, tanıklıklarla bakarken, tarihsel boyutuyla hukukun işgal ettiği yeri sorgulamamızı istiyor adeta. Bir yanda insan onurunun yüceltilişine tanıklık ederken, diğer yanda onurlu insanları değirmeninde acımasızca öğüten yargı mekanizmalarını işleten hukukun, siyasetle ve ideolojik hegemonya ile bütünleşerek adalete değil adaletsizliğe hizmet ettiğini izliyoruz.  Evet, belki de Socrates’ten Rosenbergler’e kadar koca bir trajedi, gözlerimizin önünde biteviye sahneleniyor yeryüzünün hemen her yerinde, asırlardan beri. Ve tesadüf müdür bilinmez, takvimler 1980 yılını gösterdiğinde, Türkiye’de çıkarılan ünlü 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca, “çalışmasında sakınca görülen kişi”  yaftası yiyerek İstanbul Şehir Tiyatrolarından kovulan oyunun yönetmeni Orhan Alkaya da bu insanlık trajedisinin oyuncularından biri belki.