Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2017 Salı

Dünyanın En Eski Mutfağı: Eski Mezopotamya'da Yemek Sanatı

 Jean Bottero

Yazıdan mutfağa
Her şeyden önce, eski Mezopotamyalıların her günkü yemeklerini oluşturan besin maddelerinin çok geniş bir listesini yapabilecek durumdayız: Tahılar, değişik bitkiler, meyveler özellikle hurmanın yanı sıra elma, armut, incir, nar, üzüm; soğan ve kök bitkileri; "yermantarı" ve mantar; baharatlar; büyükbaş ve özellikle küçükbaş hayvanların ederi, domuz; hem etleri hem de yumurtaları yenen kümes hayvanları daha sonralan yetiştirilen tavukgiller dışında ve av hayvanları; deniz ve tatlı su balıkları; kaplumbağalar, kabuklu hayvanlar ve böcekler arasından bilineni çekirgeler; süt, "tereyağı" ve diğer hayvansal (domuz yağı, vb.) ve bitkisel yağlar (susamyağı ve zeytinyağı); yemekleri tatlandırmak için kullanılan değişik ağaç şıraları ve arı balı; ayrıca, yemeklere keskin bir tat veren mineral ürünler (tuz, kül?). Bütün bu yerli besinler o kadar çok çeşitliydi ki, bildiğimiz kadarıyla, Mezopotamyalılar, İÖ 3000'li yılların öncesinden başlayarak geniş bir coğrafi alanda çok yoğun ticaret yapmalarına karşın, dışarıdan gıda almaya hiç gerek duymamışlardır.

3 Aralık 2017 Pazar

Şeyh Sait Ayaklanması

Baskın Oran




Fotoğraf, Şeyh Sait yakalandıktan sonra çekilmiş.
https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/f4/Sheikh_Said_Efendi_captured.jpg


Cumhuriyetin kuruluşundan 1938 yılına kadar çıkan çok sayıda Kürt ayaklanmalarının ilki ve ondört vilayete yayılması açısından en geniş kapsamlısı olan Şeyh Sait olayı Şubat 1925'te patlak verdi ve Nisan’a kadar sürdü. Ayaklanma, bir rastlantı sonucu yeterince hazırlık yapamadan başlamak zorunda kaldığı halde Diyarbakır'ı bile kuşattı ve ancak Cumhuriyet hükümetinin büyük masraflar yapması ve sonunda asilerin arkasını 1921 Türk-Fransız anlaşmasının 10. Maddesi hükmü sayesinde Fransız demiryolundan asker nakli yaparak çevirmesi sonucu bastırılabildi. Ayaklanmanın yansımaları 1930 Ağrı ayaklanması başta olmak üzere, 1937 yılına kadar sürmüştür.

21 Kasım 2017 Salı

Uygarlığın İlk Adımları: Neolitik Çağ

2007 Ocak
Sergi Tanıtım Yazısı
Sergi için üretilen Göbekli Tepe tapınağı maketinden görünüm
Neolitik Dönem: Günümüz Uygarlığının Temel Taşları
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş.’nin üstlendiği bu sergi 2007 yılının Ocak ayı ortalarında Almanya Karlsruhe kenti Badisches Museum’da açılan “İnsanlığın En Eski Anıtları” sergisinin bir devamı niteliğindedir. Yalnızca Anadolu ve Yakındoğu değil, Avrupa da dahil olmak üzere günümüzde dünyaya hâkim olan uygarlığın temel taşlarını içeren, günümüzden önce 14000 ilâ 8000 yılları arasındaki uzun bir süreci yansıtan bu sergi, haklı olarak, beklenenin üzerinde bir ilgi görmüş ve büyük bir heyecan yaratmıştır. Özellikle son yıllarda bu dönemi yansıtan Çayönü, Körtik Tepe, Nevali Çori, Göbekli Tepe, Aşıklı gibi merkezlerde yapılan arkeolojik kazılar, uygarlığın ilk dönemleri ile ilgili bilgilerimizi, yorumlarımızı kökten değiştirecek kadar önemli yeni sonuçlar vermiştir. Bu kazı yerlerinden ortaya çıkan bilgi ve görkemli buluntuların yurt dışında yaratmış olduğu heyecan dalgasının ülkemizde yankı yaptığını söylemek, maalesef olası değildir. Anadolu’nun tarihöncesi kültürleri denince ilk akla gelen, renkli ve görkemli buluntularıyla Çatalhöyük olmaktadır. Ancak Çatalhöyük, burada ele alınan dönemin en son aşamasını temsil etmektedir. Şimdiki sergi ise bizi, Çatalhöyük’ün başlangıcından 4000 daha eskiye götürmekte, Çatalhöyük’ün başlangıcına kadar olan süreyi anlatmakta ve Çatalhöyük’ün başlangıcıyla sona ermektedir. Anadolu’nun en eski uygarlığının görkemi bu sergi ile ülkemizde ilk kez toplu olarak sunulmaktadır.

15 Kasım 2017 Çarşamba

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'nda

Savaşın başında bir Alman kartpostalı Türkiye'nin savaşa girdiğini ilan ediyor
 Sol üst köşede padişah V. Mehmet Reşat görülüyor.
https://www.deutsche-schutzgebiete.de/mittelmeer_division_souchon.htm
I. Dünya Savaşı başladığında Osmanlı İmparatorluğu, ölümcül bir darbe yediği Balkan Savaşı'ndan henüz çıkmıştır. Bu savaşta yalnızca Anadolu ile birlikte anavatan addedilen o çok değerli Rumeli kaybedilmemiş, -yine büyük bir yenilgi ile bitmiş olan- 1877-78 savaşından sonra hissedilir hale gelen '"devletin çökmekte olduğu'' endişesi yöneticilerin üzerine bir kâbus gibi çökmüştür.

14 Kasım 2017 Salı

Uygarlığın Yayılması ve Merkez - Çevre İlişkisi

Neil Faulkner
Ur kentinin temsili olarak canlandırılması
https://www.realmofhistory.com/2017/07/27/reconstruction-ur-city-sumerian/

Dünyanın ilk sınıflı toplumu Sümer’de milattan önce 3000’li yıllarda ortaya çıktı. Başrahipler ve şehir yöneticilerinden oluşan bir seçkinler grubu, kendilerini toplumun üstünde konumlandırdı ve sıradan yurttaşları kendi çıkarları için sömürmeye başladı.
Giderek karmaşıklaşan toplum, onlara özel siyasi-dini roller tahsis etmiştir. Bu roller onlara mülkiyet ve artı değer üzerinde hâkimiyet vermiştir. Ancak kıtlığın ve yoksulluğun kural olduğu bir dünyada bu hâkimiyeti kendilerini zenginleştirmek ve kendi iktidarlarını desteklemek için kullanmışlardır.
Aynı anda ya da birazcık sonrasında birtakım başka yerlerde aynı şeyler olmuştur. Medeniyet tek bir merkezden dışarıya doğru yayılmamıştır: koşulların uygun olduğu yerlerde bağımsız biçimde ortaya çıkmıştır.

7 Temmuz 2017 Cuma

Suçluların Güdüleri: Sıradan İnsanlar mı, Fanatikler mi?

Michael Mann

Otto Ohlendorf, Einsatzgruppen liderlerinin yargılanması sırasında baş sanıktı ve aynı zamanda birçok diğer savaş suçlusu zanlılarının yargılanmasında önemli bir tanık oldu. Otto Ohlendorf savaştan sonra kurulan mahkemede kendisine bağlı olan Einsatzgruppen D grubu birliklerinin 1941'de Ukrayna'nın güneyinde 90.000 Yahudiyi öldürdüğünü itiraf etti. Yapılan yargılama neticesinde ölüme mahkûm edildi ve kısa süre sonra, 8 Haziran 1951 tarihinde gece yarısından sonra Bavyera'daki Landsberg Hapishanesi'nde asılarak idam edildi.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Otto_Ohlendorf

En cinai temizliklere binlerce kişi karışmıştır. Görgü tanıklarının zihnini en çok kurcalayan soru da şu olmuştur: Görünüşte sıradan insanlar nasıl cinai temizlik suçu işleyebilir? Çoğu durumda basit bir kıyaslama yapılır: Onlar olağanüstü koşullardaki senin benim gibi insanlar mıydı, yoksa ideolojik fanatikler mi?

Bu soruya verilen en meşhur yanıt Stanley Milgram’ın deneyleridir. Milgram sıradan insanlardan, yaptıkları zekâ testine yanlış cevap veren deneklere yüksek elektrik şoku vermelerini istemişti. Bu kişilere bilim adamlarının şok tedavisinin zekâ puanını artırıp artırmayacağını test ettiği söyleniyordu (ve deneyi yapanlar beyaz laboratuar önlüğü giyiyordu!).

28 Haziran 2017 Çarşamba

Atatürk’ün Nutuk’u Üzerine

Erik Jan Zürcher
2004, Önsöz Tarihi

Osmanlıca basım
https://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Nutuk_1927_Osmanl%C4%B1ca_Bas%C4%B1m.jpg
Siyaset Adamı Tarihçi Olunca

1927 yılının Ekim ayında, Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhuriyet Halk Partisi kurultayında verdiği söylev, toplam 35 saat 33 dakika sürmüş ve altı güne yayılmıştır.

Bu makalede, modern Türkiye tarihi ve tarihyazımında Nutuk’un oynadığı rolü incelemek istiyorum. Bu konu şahsım için özellikle büyük bir önem taşımaktadır, zira araştırmalarım süresince, gerek 1978-1984 arasında, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin İstiklâl Savaşı’nda oynadığı rol hakkında, gerekse 1984-1989 arasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisi hakkında yaptığım çalışmalarda yazdıklarım sıklıkla Atatürk’ün Nutuk'ta 1918-1927 arasındaki dönem üzerine yazdıkları ile doğrudan bir yüzleşme ve düzeltme ilişkisi içindeydi.

27 Haziran 2017 Salı

Amele Taburları

ERIK JAN ZÜRCHER

Amele taburunda çalışan bir grup erkek.
https://en.wikipedia.org/wiki/Labour_Battalions_(Ottoman_Empire)#/media/File:Labor_Battalions_(Amele_Taburu).png
Dönemin diğer orduları gibi Osmanlı ordusunda da -hem barış hem de savaş zamanında- amele taburları vardı. Bu taburlar, Osmanlı ordusunu oluşturan yedi ordunun “menzil müfettişlikleri”ne bağlıydı. Amele taburlarının sayısı savaş boyunca değişmekteydi. Ama her durumda 70 ile 120 arasında aktif tabur olduğu söylenebilir.(1)

8 Haziran 2017 Perşembe

Kızılbaşlığın Teolojisi ve İslamlaşmış Mitoloji

Ahmet Yaşar Ocak

Bektaşilik ve Kızılbaşlık’ta kendisine İsmet (Günahsız) sıfatı atfedilen Ali tasviri Ordensbuch van Maximilian Gritzner , Blz. 328. Uitg. 1893, Leipzig
...
Şurasını bir kere daha hatırlamalıdır ki, Kızılbaşlık gerek geçmişteki gerekse bugünkü haliyle bir İslâm heterodoksisidir. Tarihte, İslâm'a sonradan giren değişik toplumların muhtelif zaman ve mekânlarda İslâm öncesi inanç ve kültürlerinin etkisiyle Sünnî İslâm'ın dışında ve ona çoğu yerde aykırı bir takım yorum ve inançları içine alan yorumlar geliştirdikleri hep görülegelmiştir. Yapılacak analizleri kolaylaştırması açısından buna topluca "İslâm heterodoksisi" demenin doğru olduğu düşüncesindeyiz. Son zamanlarda, esasında Hıristiyan dünyaya ait heterodoksi (hétérodoxie, heterodoxy) teriminin İslâm içindeki bu Sünnîlik dışı yorumlar için kullanılmasına hem Sünnî hem de Alevî kökenli bazı araştırıcılar tarafından itirazlar yapılmış olmasına rağmen, yerine hiç bir ciddî teklifte bulunulduğu da görülmemiştir.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bizans Kilisesi, Hukuk ve İmparatorun Rolü

Grzegorz Leopold Seidler
1960


I. Justinianos saraylı idarecilerle. San Vitale Bazilikası, Ravenna'da bulunan mozayik
https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Justinianos#/media/File:Justinian_mosaik_ravenna.jpg
Hıristiyanlığı resmî din düzeyine yükselten Bizans imparatorları, Doğu Kilisesi'nin bütün sorunlarında son sözü söylemek hakkını kendilerine ayırmışlardır. (Gerçekte Doğu Kilisesi'nin başı olan) Konstantinopolis Patriği'nin nasıl seçileceğini anlatan, 10. yüzyıldan kalma bir tören kitabı, imparatorun bu seçimdeki kesin belirleyici rolünü açıkça göstermektedir. Buna göre, imparatorun buyruğu üzerine, Ayasofya Kilisesi'nde toplanan metropolitler ona üç aday sunarlar; eğer imparator bunların üçünü de reddeder ve kendi adayını öne sürerse, metropolitler kurulu yalnızca, bu adayın patrikliğe lâyık olduğunu kabul etmekle yetinir. Senato'nun ve rahiplerin huzurunda, imparator yeni seçilen patriğin "Tanrı'nın ve imparator'un isteği" ile bu şerefe eriştiğini özellikle belirtir.(1) Öte yandan, imparatorun adayının da Kilisenin izlediği siyasette ve dingörevlilerin seçiminde bir etkisi vardır ve bu durum, Doğu devletinin birliğini güçlendirmeye yaramaktadır.

2 Nisan 2016 Cumartesi

Kilise ve Düşünce Özgürlüğü

John Bury


Engizisyon. Ressam Pedro Berruguete. 1495
Milano Fermanı'ndan on yıl kadar sonra, büyük Constantinus, Hıristiyanlığı kabul etti. Bu ani karar ile yeni bir dönem başladı. Bin yıl süren bu dönemde, akıl zincire vuruldu, düşünce köle oldu, bilgi ise hiç ilerlemedi.

Kilise'nin öğretilerine inanmayanların ebedi cezaya mahkûm olacakları ve ilahiyat yanlışlarını Tanrı'nın en kötü suçlar gibi cezalandıracağı hakkındaki derin kanı, onları doğal olarak zulme
ve baskıya götürüyordu...

1 Nisan 2016 Cuma

Hıristiyanlık Nasıl Bir Sentezdir?

Félicien Challaye

4.yüzyıla ait bu yüksek kabartmada Mitra (solda, başında ışınlar olan),  Sasani Kralı II.Ardeşir'in tahta geçişini kutsuyor.
Hıristiyanlığın öteki dinlerden esaslı şekilde ayrı bir din olmadığını tarih göstermektedir.
Bütün öteki kutsal kitaplar gibi, Hıristiyanlığın Kutsal Kitap'ı da insan eseridir. Müslümanlık hariç olmak üzere, öteki dinlerin çoğundan daha yeni olan Hıristiyanlık, daha önceki dinlerle şaşırtıcı benzerlikler göstermektedir. Tanrı'sı, Yahudi peygamberlerin Yehova'sıdır ki, Göksel Baba haline girmiştir. Bütün ilkel tapınışlarda kutsal olan, olmayandan nasıl yüksekse, Kalde'deki tepeler nasıl ovalara hâkimse, onun yaşadığı Gök de yeryüzünden yüksektir. Perseus nasıl Danae'den doğmuşsa, İsa da bir bakireden doğmadır; o da Dionysos ve Horus gibi, düşmanlarından mucizeli bir şekilde kurtulur. Osiris, Dionysos- Zagreus gibi ölüp, sonra Attis ve Temmuz gibi, baharın başlangıcında dirilir. Ölümünün bazı ayrıntılarına Babilonya'da rastlamak mümkündür. Tıpkı Mithra'ya olduğu gibi, ona da bir Kurtarıcı sıfatıyla tapınılır. Teslis düşüncesi zaten birkaç dinde vardır. Bakire Meryem, tıpkı öteki kadın Tanrıların-İsis'in, îştar'ın, Astarte'nin, Kibele'nin- yaptıkları gibi, insanların az çok
sevgi dolu bir dindarlığa olan eğilimini tatmin eder; Meryem tıpkı Demeter gibi ıstıraplı bir anadır, İsa'yı kucağında taşıyan Madonna tasviri ise küçük Horus'u kolları arasında tutan İsis'in tasvirinin tıpkısıdır. Şeytan, İran'ın Angra Mainyu'sudur.

23 Mart 2016 Çarşamba

Tarihsel Kapitalizm

Immanuel Wallerstein

1.

Her Şeyin Metalaştırılması:

Sermaye Üretimi

Kapitalizm her şeyden önce tarihsel bir toplumsal sistemdir. Kapitalizmin kökenlerini, işleyişini ya da yürürlükteki perspektiflerini anlamak için, var olan gerçekliğine bakmamız gerekir. Kuşkusuz, bu gerçekliği bir dizi soyut önermeyle özetlemeye girişebiliriz, ancak, bu gibi soyutlamaları gerçekliğin değerlendirilmesinde ve sınıflandırılmasında kullanmak aptallık olur. Bu nedenle, böyle yapmak yerine, kapitalizmin pratikte fiilen nasıl olduğunu, sistem olarak nasıl işlediğini, neden böyle bir gelişme gösterdiğini ve şimdilerde nereye yöneldiğini açıklamaya çalışmayı öneriyorum.

Kapitalizm sözcüğü kapitalden türemiştir. Bu nedenle, sermayenin kapitalizmde kilit bir öğe olduğunu kabul etmek yerinde olur. Peki ama, sermaye nedir? Bir tür kullanımıyla, birikmiş zenginlikten başka bir şey değildir.

17 Mart 2016 Perşembe

Jean Paul Sartre'ın Yeryüzünün Lanetlileri İçin Önsözü

1961 Tarihli Baskıya Önsöz 

Jean-Paul Sartre (ortada) ve Simone de Beauvoir (solda),
 Che Guevara (sağda) ile Küba'da görüştüler. (1960)
Kısa bir süre öncesine dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı: beş yüz milyon insan ve bir buçuk milyar “yerli”. Birinciler “Söz”e sahipti, ötekilerse bu sözü ödünç almışlardı. Bu ikisi arasında aracı olarak hizmet veren satılmış kralcıklar, derebeyleri ve tepeden tırnağa sahte bir burjuvazi vardı. Sömürgelerde gerçek çırılçıplak ortadaydı, ama “metropoller” bu gerçeğin giyinik olmasını yeğliyordu: Yerlilere kendilerini sevdirmek zorundaydılar. Bir tür anne gibi. Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka yaratmaya kalkıştı. Gençler arasından ayıklayıp seçiyorlardı; alınlarına kızgın demirle Batı kültürünün ilkelerini dağlıyorlardı; ağızlarını seslerle, tumturaklı, parlak, içi boş sözcüklerle tıkadılar. Metropolde kısa bir süre kaldıktan sonra, gözleri boyanmış bir halde ülkelerine yolluyorlardı. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı; yalnızca yankı yapıyorlardı. Bizler Paris’ten, Londra’dan, Amsterdam’dan “Parthenon! Kardeşlik!” diye bağırdıkça, Afrika ya da Asya’nın herhangi bir yerinde dudaklar “...thenon! ...deşlik” demek için aralanıyordu. Altın çağdı bu.

16 Mart 2016 Çarşamba

Frantz Fanon Üzerine

Alice Cherki
2000

Yeryüzünün Lanetlileri kitabı 1961 yılı Kasım sonunda François Maspero Yayınları’ndan çıktığında, lösemiden rahatsız olan yazarı Frantz Fanon Amerika Birleşik Devletleri’nde, Washington yakınlarındaki Bestheda kliniğinde ölümle mücadele ediyordu. Matbaadan çıkar çıkmaz el konulmaması için çetin yarı-gizlilik koşullarında basılan kitap, dağıtılır dağıtılmaz “devletin iç güvenliğine zarar verdiği” suçlamasıyla toplatıldı. Yine Fanon’un 1959 yılında Maspero Yayınları’nca basılmış ilk kitabı olan L’An V de la révolution algérienne’in [Cezayir Devriminin Beşinci Yılı] ve Cezayir savaşıyla ilgili çeşitli eserlerin (örneğin Maurice Maschino’nin Le Refus’sü [Red], Maurienne’in Le Déserteur’ü [Asker Kaçağı], onlardan önce de Henri Alleg’in La Question’u [Sorgu]) başına da aynı şey gelmişti. O dönemde bu tür yasaklar alışıldık şeylerdi.

Ama yine de kitap elden ele dolaşır ve basın geniş yer ayırır. Tunus üzerinden geçen karmaşık bir yolla Fanon 3 Aralık günü kitabının bir nüshasını eline alır. Yanında da gazetelerden kesilmiş yazılar vardır. 30 Kasım tarihli L’Express’te çıkmış olan Jean Daniel’in uzun bir makalesi övgü doludur. Bunu okuyan Fanon şu karşılığı verir: “Kuşkusuz, ama bu bana iliğimi iade etmez.” Fanon birkaç gün sonra, 8 Aralık 1961’de öldüğünde otuz altı yaşındadır.

12 Şubat 2016 Cuma

Sykes-Picot Efsanesi

Nuray Mert

12 Şubat 2016 Cuma
https://chronicle.fanack.com/syria/history-past-to-
present/french-mandat
Siyasal analizlere tarihsel bir derinlik katmak istiyorsak, önce doğru dürüst tarih bilmek ve de niyetimizin salih olması gerekiyor. Şimdilerde, sadece bizim ülkemizde değil, Batı dünyasında da bölgemizde olan biteni, Sykes-Picot Anlaşması (1916) ile izah etmek anlayışı yaygınlık kazanmış durumda. Bizde, özellikle iktidar çevresinde, Başbakan’dan kalemi eline dün almış köşe yazarına kadar herkes Ortadoğu analizlerini, bölge ülkelerinin bugünkü sınırlarının “Sykes-Picot” Anlaşması ile çizdiği iddiası ile başlatıp bitiriyor. Oysa, savaş yıllarında, İngiltere ve Fransa arasında Ortadoğu’nun paylaşımı üzerine yapılan gizli anlaşma, uzun ve çok boyutlu bir sürecin parçalarından sadece birisi.

Başlangıç noktası 
Bir kere, Osmanlı statükosunun Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da değişimi, Birinci Dünya Savaşı’nın çok öncesinde başladı.

8 Ocak 2016 Cuma

Beyoğlu’nun İlk Sineması: Pathé

Burçak Evren

Yüzyılımızın başındaki Beyoğlu ya da o dönemdeki adıyla Pera; değişik insan mozaiğiyle her bir etkinliğin, her bir yeniliğin anında yansımasını bulup yeşerme ve serpilme olanağını yakaladığı bir semt görünümündeydi. Azınlıklar, Levantenler, bu kentin büyüsüne yakalanıp turist olmanın sınırlarını aşanlar, Avrupa’da eğitim görüp Batı’nın her bir etkinliğini özümsemek isteyen beyzadeler ve diğerleri Pera’nın kültür sanat etkinliklerinin başlıca tüketicisiydiler. Sanat, kültür ve eğlencenin at başı gidip süreklilik kazandığı Cadde-i Kebir’in ara sokakları bile, yaşıtı büyük kentlerin görkeminden daha göz alıcı, daha renkli ve daha bir çeşitliliğe sahipti. Bir yanda operetler, onun hemen yanı başında paten sahaları, devasa tiyatrolar, biraz ötesinde ortaoyunu, konserler, ayinler, balolar, gösteriler, gösteriler, gösteriler…

5 Ocak 2016 Salı

Thomas Mann: Sanatçı Siyasetin Dışında Kalabilir mi?

Jale Parla

Thomas Mann
Alman romancısı Thomas Mann, Lubeck te 1875’de doğu. Bir ailenin çöküşünü anlatan ilk romanı Buddenbrooks 1900’de yayımlandı. Sonradan bu roman Naziler tarafından yasaklanıp yakıldı. 1903’de Tonio Kröger, 1912’de Venedik’te Ölüm yayımlandı. Başlangıçtaki muhafazakâr görüşlerinden Hitler iktidara geldikten sonra vazgeçen Thomas Mann, bu muhafazakâr görüşleri 1918’de “Apolitik Bir Adamın Gözlemleri” başlığı altında yayımladı. 1925’de Büyülü Dağ, 1933-42 arasında Joseph Dörtlüsü’nü yazdı. 1933’de Almanya’yı terk eden Mann’ı Naziler 1936’da vatandaşlıktan attılar. Ama o Nazi Almanyası’na karşı konuşmaları ve yazılarıyla yaptığı savaşımı sürdürdü. Bu yazılar ve konuşmalar sonradan Dikkat Avrupa, başlığıyla bir kitapta toplandı. 1937’de yazdığı Mektuplar’da Alman faşizmini şiddetle yerdi. 1947’de çıkan Doktor Faustus Alman faşizminin temelinde yatan şeytani kötülüğün parabolik bir anlatımıdır.

4 Ocak 2016 Pazartesi

George Orwell: Totalitarizm

George Orwell
1946

(...) Örneğin, bir İngiliz komünistinin ya da bir sempatizanın Britanya ile Almanya arasındaki savaşa dair takınması gereken birbiriyle uyumsuz çok sayıda tutumu ele alalım. 1939 Eylülü' nün dört yıl öncesinde böyle birinin "nazizmin" korkunçluğu"ndan sürekli endişe duyması, yazdığı her şeyi bir Hitler suçlamasına çevirmesi bekleniyordu. 1939 Eylülü'nden sonra, yirmi ay boyunca Almanya'nın işlediği günahların kendisine karşı işlenenlerden az olduğuna inanması ve yazarken "nazi" sözcüğünü lügatından çıkarması; 22 Haziran 1941 sabahı, sekiz haberlerini dinledikten hemen sonra ise yeniden nazizmin dünyanın gördüğü en korkunç kötülük olduğuna inanmaya başlaması gerekiyordu. 

Bu tür değişiklikler yapmak politikacılar için kolay olsa da yazarlar açısından durum farklıdır. Eğer bağlılığını tam doğru anda değiştirecekse, ya öznel duygulan hakkında yalan söylemek ya da onları tamamıyla bastırmak zorunda kalacaktır. Her iki durumda da enerji kaynağını yok etmiş olur. Yalnızca fikirler aklına gelmeyi reddetmeyecek, aynı zamanda kullandığı sözcükler dokunuşu karşısında taş kesilecektir. Günümüzde siyasi yazılar yazmak; neredeyse tamamen bir çocuğun meccano* setinin parçalarını birbirine geçirmesi gibi önceden hazırlanmış cümlelerin birbirine geçirilmesinden olu­şuyor.

3 Ocak 2016 Pazar

Keltler veya Galatlar

İrfan Unutmaz
Roma askeri bir Kelt savaşçısı ile dövüşüyor http://www.bbc.co.uk/schools/
primaryhistory/romans/invasion/ 



Keltlerin Delfi Apollon Tapınağına Saldırısı
Pos bıyıklı, küt burunlu, fırça saçlı ve kalın kaşlı sarışın dev adamlar, tanrı Apollon'un kutsal kenti Delfi önlerinde çıplak vücutlarıyla at üzerinde ilk kez MÖ 278'de gö­rülmüşlerdi. Kendilerini karşılayan Helen elçileri, önce onlardan "tanrı­lara karşı koymamalarını" rica ettiler. Ama Keltlerin lideri acımasız­dı; "Sizin tanrılarınız fazla zengin..."dedi, "Bundan sonra herkes için daha eli açık olacaklar. Hem de bizden başlayarak..."
Artık ne ola­cağı belliydi; Keltler, Delfi'nin dillere destan zenginliğinden paylarına düşeni almak için kente saldıra­caklardı...

Tapınağa saldırırken, gökyüzünün kararıp, şimşeklerin çakması, Keltleri korkutuyor
Ama çağ; hurafelerin, aklın ve korkunun iç içe geçtiği bir devirdi. Keltler, yüklü ganimetler alıp kenti ve tapınağı tam ele geçirecekken gökyüzü kararmış, şimşekler çak­mıştı. Apollon'un rahipleri, bu do­ğa olayını vakit kaybetmeden kul­landılar ve etrafa "tanrının geldiğini ve tapınaktan çıktığını" yaydılar. Bu söylentinin üzerine, kentteki tüm Helenler, mistik bir güçle to­parlanıp saldırıya geçtiler.Tıpkı onlar gibi,"gökyüzü ve güçlerinin tanrısal olduğu"na inanan ve olayı böyle yorumlayan Keltler de korku­ya kapıldılar; "gökyüzünün başları­na çökecek kadar öfkelendiğini" haykırarak kaçtılar. Durum bir anda tersine dönmüştü. İlk çağların en vahşi savaşçılarından olan Keltler de bu olayın ardından gözlerini da­ha kuzeydeki Boğazlar'a doğru çevirdiler...

Keltler, önceleri Avrupa'nın batı bölgelerinde yaşıyorlardı
M.Ö 587 tarihlerine doğru Kimmerler tara­fından yurtlarından sürülünce, geçtikleri yerlerde birtakım boylar bı­rakarak, Orta Avrupa'nın batısın­dan, çeşitli boylar halinde doğuya doğru yayılmışlardı. Güçlü savaşçı­lar olarak bilinen bu insanlar, kendi adlarıyla anılan Galya'dan, bir baş­ka deyişle bugünkü Fransa'dan gö­çerek, Bohemya'yı ve Bavyera'yı işgal etmişlerdi. Bir diğer boy da, Alp Dağları üzerinden Kuzey İtal­ya'ya inmiş ve Etrüskler'in varlığına son vermişti. Bu bölgelerde Kelt boylarından Ligurları, İsombraları ve Ombriaları bırakmışlar, M.Ö 395'de Allio Irmağı çevresinde Ro­malıları yenip, bir aralık başkentle­ri Roma'ya bile girmişlerdi. Bazı Galyalı gruplar da, İspanya'nın bir bölümünü, başka boylar da Aşağı Tuna ülkelerini istila et­mişlerdi.

İskender, Tuna seferi sı­rasında bunların gönderdiği bir he­yeti de kabul etmişti. Galyalılar, Trakya Kralı Lysimakhos'un öldü­rüldüğünü ve devletin yıkıldığını öğrenince güneye inmiş ve hiçbir direnişle karşılaşmadan Trakya'ya yığılmışlardı. Burada üç kola ayrılan Galyalılardan birinci kol, Makedonya üzerine yürüyerek yeni kral Ptolemaios Keravnos'u öldür­müş ve ordusunu perişan etmişti. İkinci kol da Presnos idaresinde Yunanistan'a girmiş, Delfi dahil bütün bölgeyi yakıp yıktıktan son­ra geri çekilmişti.

Galyalılar Çanakkale Boğazını geçmeye çalışıyorlar
Çanakkale civarındaki Gelibolu yakınlarına yığılan Galyalılar, boğazı geçmek için araç arıyorlardı. Bitinya Kralı Nikomedes, bunları paralı asker olarak hizmetine alma­yı, karşılığında da kendilerini Ana­dolu'ya geçirmeyi teklif etti. Gal­yalılar, teklifi hemen kabul ettiler. Nikomedes de bunları Anadolu'ya geçirecek gemileri temin etti. An­laşmaya göre, Galyalılar ilk aşa­mada Bitinya Kralı'nın asi kardeşi­ne karşı savaşacaklardı. Sonra da Selevkoslar'a karşı, Bitinya ve yan­daşları olan Bizans, Herakleia, Kalkedon gibi küçük kırallıklarla birleşeceklerdi.

Galyalılar Anadolu’yu yağmalıyor
Anadolu'ya geçen Galyalılar, ilk hamlede Nikomedes'in rakibi ve kardeşi Zipoetes'i yendiler. Böylece bütün Bitinya, Nikomedes'in idaresi altına girmiş oldu. Zaferin sonucu Nikomedes açısından büyük bir ödülü gerektiriyordu; sayıları 20 bin civarındaki Galyalılara, halkı saldırgan olmayan Yukarı Frigya'nın dağlık bölgelerinde geniş topraklar önerdi. Böylece kral, Selevkoslar'a karşı savaşçı bir halkın oluşturacağı tampon bir devlet kurulmasını amaçlıyordu.
Ne var ki Galyalılar, bu topraklarda örgütlü bir devlet kurup yaşamak yerine, yakın ve uzak kentleri yağmalamaya başladılar. Anado­lu'daki hemen tüm Marmara ve Ege sahillerindeki kentleri adeta perişan ettiler. Selevkoslar dahil birçok site, bu saldırıları durdurmak için Galyalılar'a, "Galatika" denilen bir haracı düzenli olarak ödemeyi ka­rarlaştırdı.

Galyalıların izleri hala var: Gelibolu = Gal kenti... Keltler, ya da Anadolu'ya geldikleri sıradaki kimlikleriyle Galyalılar, tüm vahşiliklerine karşın, eski dünyada birçok bölgede günümüze kadar uzanan izler bıraktılar. Geli­bolu, batılıların değişiyle "Gallipoli", "Gal Kenti" anlamına gelmekteydi.

İstanbul Galata semtinin adı da Galyalılardan kalma
Benzer şekilde bir kı­sım Galyalılar, tarihçi Polybius'un anlattığına göre Bizans'ı çok beğe­nince kentin yakınlarına yerleşmiş­lerdi. Burası, bugüne kadar İstan­bul'un tarihi merkezlerinden birisi olan ünlü "Galata" semti olarak kaldı. Çünkü, kökleri Batı Avrupa'ya uzanan Keltler'e Helenler, "Keltai" ya da "Keltoi", Romalılar da "Galli" (tekili Gallus) diyorlardı. Keltler, Anadolu'da Kızılırmak yayı içine yerleştiklerinde ise Helenler tarafın­dan "Galatai" (tekili Galates) adıyla anıldılar.

Zaman içinde de Anado­lu'da "Galatlar" adıyla tanındılar. Bu ad öylesine baskınlaştı ki, yerleştikleri bölge o zamana kadar "Frigya" olarak anılırken, giderek "Galatya" adı ile ünlendi.
Üç büyük boy halinde Anado­lu'ya geçmiş olan Galatlar, Frigya'ya yerleşince, her bir boy bir yöreye yerleşmek üzere bölgeyi paylaştı. Bunlardan "Tolistoages"ler (Tolisto-Boi), Pessinus ve Gordion yöre­sini (Polatlı ve Sivrihisar civarı); "Tektosages"ler (Volk-Tektosag) Ankara'yı (Ancyra); "Trokmes"ler de (Trogmi) Yozgat, Tavion (Büyük Nefesköy) civarını seçti. Üç boydan her biri "Tetrark" denilen dört tem­silci tarafından idare ediliyordu. "Pagi" (klan) denilen grupların başı olan tetrarklar'ın yönetiminde bir hakim, bir askeri komutan ve iki komutan yardımcısı vardı. Buna göre üç Galat boyu, 12 tetrark'ın idaresinde bulunuyordu. Bunlar ge­rektiğinde toplanır, halkı seçmiş ol­duğu 300 kişiden oluşan ve "Thru­nemton" (yüce divan) denilen bir kurultaya başkanlık ederlerdi. Bu­rası, işlevsel açıdan çoğunlukla ci­nayetlerin yargılandığı bir mahke­me gibiydi.

Galatların başkenti: Ancyra (Ankara)
Eski bir geçmişi olan Ankara, ilk kez Galatlar döneminde başkent oldu. Roma'ya bağlandığı yıllarda Galatlara ilişkin önemli yapı olan Augustus Mabedi yapıldı. Roma döneminde ise, yörenin en gelişmiş kenti oldu. Hamam ve diğer yazılı anıtlar şimdi açık hava müzesi...

Yakaladıkları tüm esirlerini kurban ederlerdi
Galat boylarının tamamına hük­meden bir kral yoktu. Boy başkanları bu yetkiyi kendi boyları içerisinde yürütürlerdi. Bu insanlar böl­gedeki diğer halklara göre çok fazla vahşiydiler; yakaladıkları tüm esir­leri "göğe ait tanrısal güç"e kurban ederlerdi. Bu nedenle komşuları her zaman tetikte durmak zorundaydı­lar. Galatlar'ın en önemli mistik sa­vaş ganimetlerinden birisi insan ka­fasıydı.

Savaşçılar, ellerine geçir­dikleri kafaları sandıklarda, ya da raflı nişlerde saklarlardı. Ölü kafa­larının, yeryüzünde sahibinin güçle­rini barındırdığına ve buna sahip olan savaşçının da bu güçleri ken­dinde topladığına inanılırdı.

Kendi kültürlerine özgü savaş aletleri ve stilleri vardı
Kendi kültürlerine özgü savaş aletleri, üçgen uçlu kısa kılıç, mızrak ve kalkandı. Ayrıca,savaş arabası, ok ve yay da kullanırlardı. Sa­vaşmadan hemen önce, karılarını, çocuklarını ve mallarını toplayarak bir dağın tepesinde emniyete alırlar­dı. Bu nedenle her boyun kendine özgü bir dağı vardı. Bu dağın çevre­sine hendekler açarak bir savunma siperi oluştururlar, savaşırken de yarı çıplak dövüşürlerdi. Gövdelerini dar ve uzun kalkanlarıyla kapa­tırlar, belden aşağılarında ise yün­den dokunmuş bilekten bağlı, po­tur-şalvar benzeri bir pantolon gi­yerlerdi. Ata bindiklerinde kadın ve erkek aynı poturu giyerdi. Bu yün giysi, savaşmadıkları zamanlarda çiftçilik ve hayvancılık yapan bu toplumun simgelerinden biriydi.

Garip bir kurban geleneği: Erkekliğini sunmak
Galatya'ya yerleştikten sonra Galatlar, kendi tanrılarının yanısıra Anadolu'nun baş tanrılarından Kybele'ye tapınmışlardı. Galat inan­cında "gök", erkek-baba olarak; "top­rak" dişi-ana tanrıçayı dölleyen güç olarak kabul ediliyordu. Kybele de, geleneksel Galat inancına yakındı ve "yaratıcı doğa"yı, toprağı temsil eden dişi-ana bir tanrıçaydı. Gelene­ğe göre "Attis", her ilkbahar (22 Mart), ulu bir çamın altında erkekli­ğini tanrıçaya kurban ederdi. Attis,özellikle Pessinus'ta rahip ve yöneti­ci karışımı görevleri olan kişilere ve­rilen isimdi. Pessinus'taki on yüksek attis'in beş tanesi Galatlara, diğer beşi de Frigler'e ayrılmıştı. Böyle bir töreni tarihçi Fernand Lequenne şöyle anlatıyor:
"Bazen coşkunun en yüksek noktasına erişmiş bir adam birden ortaya atılır, taş bıçağı eline alır, sunağın üstünde erkekliğini kurban ederdi. Böylece "Gal" olur, Ana ile birleşirdi. O zaman özgürlüğünün simgesi olan Frigya başlığını giyebilirdi. Bundan sonra ona "arınmış","kusursuz",ya da "ermiş" de­nilirdi..."
Günümüzde Pessinus antik kentini gezenlerin gözlerine sık sık takılan ve kesilmiş izlenimi veren "fallus"lar yalnızca ilginç bir rast­lantı olmasa gerek.

Galatları Antakya’da filler durdurdu

Anadolu tarihinin o güne kadar gördüğü en savaşçı insanlar olan Galatlar'ı durdurmak çok zordu. Del­fi'de onları yıldırımlar ve gök gürül­tüleri durdurabilmişti, Toroslar'ın ge­çitlerinde de bu işi insanlar değil an­cak filler başarabildiler. M.Ö 275 yı­lında Galatlar, Toroslar'ı kısmen ge­çip Kilikya'ya indiler. I. Antiochos için, Antakya kapılarına dayanan Galat orduları durdurulmayacak bir güçtü. Ama, kumandanlarından bir Rodoslu, Galatlar'a karşı filleri kul­lanmayı önerdi. Galatlar'ın savaş arabalarına karşı ileri sürülen 16 fil, at­ları ürkütüp süvarilerini düşürdüler. Galatlar bir türlü toparlanamayınca Galatya'ya doğru kaçmaya başladılar. Zaferini kutlamak için Suriye'ye dö­nen Antiochos'a ise "kurtarıcı" anla­mına gelen ünvanı verildi. Tarihçi Lucianos'un bu olay konu­sundaki yorumu ise şöyleydi:"Kurtu­luşumuzu on altı file borçlu olduğu­muz için utansak daha yerinde olur!".

Galatlar yeni savaş teknikler karşısında şaşırıyor, yeniliyorlardı
Galatlar, her ne kadar "yaman savaşçı" olarak niteleniyorlarsa da o günlere göre yeni tekniklerin kulla­nıldığı savaşların sonunda sık sık "yenilen taraf olmaktan kurtulamı­yorlardı. Bu özellikle Roma'nın Anadolu'yu kendi eyaleti yapma öz­lemlerinin başladığı dönemler için fazlasıyla geçerliydi. Konsül Manli­us, bu amaçla M.Ö 189 ilkbaharında Efes'ten yola çıkıp uzun bir yürüyüşten sonra Pessinus'u geçerek Gordi­on önüne gelmişti. Kenti boşaltan Galatlar, Manlius'un bir yağma sava­şı yaptığını sanıp yanılmışlardı. To­listo-Boiler, Manlius'a en yakın yer olan Olympos'ta (yeri kesin değil), Tektosaglar da Ankara yakınındaki Magabia Dağı üzerinde savaş düzeni aldılar. Manlius, sıcak temastan önce, Galatlar üzerine uzaktan ok ve sapan taşı yağdırdı. Böylesi bir savaş tar­zından yine şaşkına dönen Galat­lar'dan, önce Tolisto-Boiler, sonra da Tektosaglar adeta imha edildiler. M.Ö 188 yılında ise Manlius, Galat boylarıyla Apameia'da (bugünkü Di­nar) yaptığı anlaşmada; artık yağma yapmamak ve kendi sınırları içinde kalmak koşulu ile Bergama Kralı II.Eumenes'le barış içinde kalabileceklerini bildirip anlaştı. O dönem­lerde Bergama Krallığı güçlü bir devletti. Roma da artık Anadolu'da bir tür hakem rolünü üstlenmişti ve Ber­gama'nın fazla güçlenmemesi için Galatlar'la Bergamalıların arasını aç­maya büyük özen gösteriyordu.

Galatlar Çanakkale’ye geri çekiliyor
Attalos'un niyeti bütün bölgeyi almaktı. Ama bir gece ay tutulunca Ai­gosages Galatları korkup geri çekil­diler. Kral, bunları Çanakkale Boğa­zı'na kadar götürüp oraya yerleştirdi.

Ancak, bütün Batı Anadolu'yu Ga­latlar'a karşı savunmuş bir kralın bu davranışı tüm bölge insanının tepkisi çekmişti. Aigosagesler burada rahat durmadılar. Çevrelerine akınlar ya­parak her yeri haraca bağladılar. Bergama çevresine bile akınlar ya­parak Attalos'u zor durumlarda bıraktılar. Aigosagesler'in akınların­dan yılan Bithinya Kralı I. Prusias, bunun üzerine kuvvetli bir orduyla Galatlar'ın üstüne gidip hemen ta­mamını ortadan kaldırdı.

Bergamalılar Galatları yenince Ege de bayram ilan edildi.Bergama Sunağı yapıldı
Benzer şekilde M.Ö 166 yılların­da II. Eumenes'e karşı kışkırtılan Galat boyları, Bergama Kralı ile çok kanlı bir savaşa girdiler. Zafer Ber­gamalılar'ın olunca, tüm Ege kentleri bayram ilan ettiler, atletizm yarış­maları düzenleyip Bergama'ya hediyeler yağdırdılar. Sardes kenti bu bayramı beş yılda bir olmak üzere sü­rekli kutladı. Miletos'da toplanan kent temsilcileri, krala altın bir taç hediye ettiler ve adına diktirmeyi dü­şündükleri altın heykelin yerini belir­leme kararını Eumenes'e bıraktılar. Kral da bunun yerine, günümüzde "Bergama Sunağı" olarak bilinen ve şimdilerde Berlin'de bulunan ünlü sunağı kazandığı bu zaferin anısına yaptırdı. Kralın anıtın kenarlarına yaptırdığı kabartmalarda, tanrılarla "gigantlar"ın (devlerin) mitolojik sa­vaşı sembolize edildi ve Bergamalı­ların, Galatlarla yaptığı savaş anlatıl­dı.

Galatlar, başlangıçtan beri Berga­ma'yı tehdit edip haraca kesmişlerdi. Bunu da daha çok Tolisto-Boiler yapmaktaydı. Bergama'nın ünlü kralı I. Attalos, kent kalesinin yanına ka­dar sokulan Tolisto-Boiler ile Tektosaglar'ı M.Ö 230'da iki defa yenmiş­ti. İkinci zaferde savaş, Afrodit Tapı­nağı'nın çevresinde olduğundan,olay "Afrodition Savaşı" olarak anıldı. I. Attalos Galatlar karşısında kazandığı zaferleri ölümsüzleştirmek için kent­te birçok anıt ve heykel diktirdi. I. Attalos'un bu parlak durumu fazla uzun sürmedi. Güneydeki Selevkos tahtına III. Antiochos oturunca, To­roslar'ı geçip Bergama Krallığı'nı sı­nırları içine soktu.

Hatta bir aralık Bergama devletinin gücü, Bergama kenti surlarından öteye işlemez oldu. Attalos, içine düştüğü zor durumdan kurtulmak için Trakya'daki Galat boylarından Aigosagesler'le anlaşma yoluna gitti. Onları kadın ve çocukla­rıyla Anadolu'ya geçirip, kendi kuv­vetlerine paralı savaşçı olarak kattı. Hiç vakit yitirmeden Misya üzerine yürüdü, Foça'ya kadar olan bütün sa­hili ele geçirdi.

Galatya Roma eyaleti oluyor
Nihayet, M.Ö 166 yılında Roma, Galatları, kendi sınırları içinde kal­maları koşulu ile özgür bir ülke (Ga­latya) olarak kabul etti. Bu durum, zaman içinde Roma'nın işine yaradı; bütün bölge giderek Roma'nın ege­menliğine girdi. M.Ö 133 yılında, akli dengesinin bozuk ve kendi ya­kınlarına düşman olan III. Attalos'un vasiyetnamesine, ölümünden sonra ülkenin Roma'ya devredilmesini koy­durması üzerine; M.Ö 129 yılında Ege ve İç Anadolu,o sırada resmen kurulmuş olan "Asya Eyaleti" sınırla­rı içinde sayıldı. M.Ö.25 yılında da Galatya Roma'ya ilhak edildi. Fakat Romalılar, dört yıl kadar idareyi ele almadılar; ülkeyi yerli Galat prensle­rine yönettirdiler. Augustus, bir ka­rarname ile M.Ö 21 yılında Galat­ya'nın bir "Roma eyaleti" olduğunu ilan etti.

Ankara yine merkez olarak kalıyordu. Galat ileri gelenleri asalet ün­vanları aldılar. Vahşi,yağmacı, savaşçı Galatlar, artık birer saygıdeğer Romalı olmuşlardı.

Antik Çağ'ın paralı askerleri
Galatlar, anlaştıkları ücreti al­maları ve başlarında büyük serüvenlere layık yiğit bir şef ol­ması koşuluyla,"ölene dek" bağ­lılıkları ile herzaman en ünlü ka­vim olmuşlardı. Yüzyıllar boyun­ca, Küçük Asya'da Galatlar'ın ka­rışmadıkları hiçbir önemli olay geçmedi.

Ateşli yeni çeşit askerler
Justinus'un yazdığına göre "Galyalı" isminin yarattığı dehşet, silahlarının daimi başarısı o de­rece etkiliydi ki, onlara başvur­madan hiçbir kral kendini güven­lik içinde duyamaz, ya da düş­müş bir kral tekrar tahtını elde etmeyi düşünemezdi. Tarihçi Jul­lianus ise,"Herkes, düzenbaz ve değersiz Grek askerlerinden ve Asyalı askerlerden pek göze ba­tacak şekilde ayrılan bu göz ka­maştırıcı, ateşli yeni çeşit asker­lerin peşinde koşuyordu..."diye yazmıştı.
Vücutları ve salınışları muhte­şemdi. Çeşitli ordularda paralı askerlik yaparken bile o ordunun silahlarını almaz, bunun yerine kendilerine özgü silahlarını, boy­nuzlu ya da boynuzsuz miğferle­rini, ayak bileklerinden sıkılı po­turlarını, çivili ayakkabılarını, or­tası çizgili kalkanlarını kullanır­lardı.
Kışın yünlerle örtünürlerdi. Ve tabii kutsal işaretlerini her yerlerine takıp takıştırırlardı. Ku­ral olarak, savaştıkları sırada ba­ğımsız milisler halinde şefleriyle bir arada bulunurlar, çoğunlukla karılarını ve çocuklarını da bera­ber götürürlerdi. Kendi değerle­rini iyi bildiklerinden, hizmetleri­ni pahalıya satarlar, bazen bu hesaba karıları ve çocuklarının hissesini de katarlardı. (Fernand Lequenne "Galatlar")

İncilde Galatlar
Coğrafyacı Strabo, Galatya nüfusunun Paflagonyalılar, Frigler, Galatlar, Likaonyalılar, İsa­urialılar ve Psidialılar gibi çeşitli etnik gruplardan meydana geldi­ğini vurgulamıştı. Bunlara ek olarak; Persler, Helenistik artıklar, Romalılar, yerli Anadolu köylüle­ri ve savaşçı dağ kabileleri gibi halklar da mevcuttu. Bütün bu et­nik grupların arasında da bir dil birliği bulunmuyordu. Örneğin, kentlerde yaşayan Galatlar, ça­ğın uluslararası iletişim ve kültür dili olan Grekçe kullanıyor ama Latince de öğreniyorlardı. Buna karşın, köylerde ve küçük yerle­şim birimlerinde yaşayan Galat­lar'ın kullandığı dil, batıda Gal­ya'nın Toulouse gibi merkezlerin­de kullanılan Keltçe'ydi. Bu farklılık, toplumun önde gelen ki­şilerinin isimlerinde de gözle­niyor; birçoğu Grek-Kelt karışımı isimlerle anılıyordu...

İsa'nın doğumundan 25 yıl ka­dar önce birer Roma vatandaşı olan Galatlar, onun çarmıha gerilmesinden bir 25 yıl kadar son­ra da Hıristiyanlık'la tanışmışlar­dı. 12 Havari'den biri olan Aziz Paulus, önce Hıristiyanlık'ı benimseyen ama aradan geçen yıllar içinde tekrar pagan inanış­lara dönen Galatlar'a şu mektu­bu yazmıştı:
"Sizi Mesih'in ina­yetine çağırandan böyle çabukça farklı bir İncil'e dönmekte olduğunuza şaşıyorum; o başka bir İncil değildir. Fakat sizi karıştıran ve Mesih'in İncili'ni bozmak isteyen bazı kimseler var. Fakat eğer biz, yahut gökten bir melek de size vaadettiğimiz İncil'den baş­ka bir İncil vazederse, lanetli ol­sun... Ey akılsız Galatlar, gözleri önünde İsa Mesih haça gerilmiş olarak tasvir olunan sizleri kim büyüledi?"
İncil'in "Paulus'un Galatyalılar'a Mektubu" bölümünün 5. babında Paulus, o dönemlerde Hıristiyanlık'ın en büyük rakibi olan Yahudilik'in en önemli ge­leneklerini uygulamamaları için Galatları ikna etmeye çalışmıştı. Bu geleneklerden biri de sünnet olmaktı.
"İşte, ben Paulus size diyo­rum: Eğer sünnet olunursanız, Mesih size hiç faide etmez. Çünkü, Mesih İsa'da ne sünnetlilik, ne de sünnetsizlik, fakat sevgi ile amil olan iman işe yarar. Sizi rahatsız edenler daha iyisi ken­dilerini hadım etsinler...

Bakın, kendi elimle size ne kadar büyük harflerle yazıyo­rum. Bedende iyice gösteriş yapmak isteyenlerin hepsi an­cak Mesih'in haçı için eza çek­mesinler diye sizi sünnet olun­maya icbar ediyorlar. Çünkü sünnetli olanlar kendileri de şe­riati tutmuyorlar; fakat sizin be­deninizle övünsünler diye sizin sünnet olunmanızı istiyorlar. Fa­kat, rabbimiz İsa Mesih'in haçın­dan başka bir şeyle hâşâ övünmeyeyim; o haç vasıtası ile bana dünya haça gerildi ve ben dün­yaya... Çünkü, ne sünnetlilik, ne de sünnetsizlik, ancak yeni hil­kat bir şeydir..."
Britanya’da Kelt kültürü hala yaşatılmaya çalışılıyor
MÖ 1. yüzyıldan itibaren Keltler, Gallo-Latin uygarlığıyla kaynaşmaya başlamıştı. VII. yüzyıla doğru ise, dillerini ve geleneklerini koruyabilen Keltler sadece Britanya Adala­rı'nda kalmıştı. Bu adalarda Kelt geleneği hâlâ titiz bir biçimde sürdürülüyor. Her yıl, temmuz ayının son pazar günü, 50 bine yakın saf Kelt, İrlanda'nın batı kıyısındaki Croagh Patrick böl­gesinde toplanıyorlar ve ataları­nı anıyorlar. Yüzlerce Kelt dilin­den bugüne kadar yaşayanların sayısı sadece dört.

En fazla Keltçe konuşanlar Galler de
İrlanda'nın batı kıyılarında ya­şayan bin kadar insan hâlâ Kelt diliyle konuşuyor, İskoçya'da Kelt diliyle konuşanların sayısı ise 90 bin civarında. Britanya Adaları içinde Keltçe konuşan insan sayısının en fazla olduğu bölge ise Galler (Wales). 500 bine yakın kişi hâlâ atalarının dilini terketmiş değil. Ancak, son yıllarda bu sayıda çok hızlı bir düşüş gözleniyor. Geçen yüzyıl Galler bölgesinde nüfu­sun yüzde 50'si Keltçe konuşur­ken, bu sayı bu yüzyıl içinde nüfusun yüzde 20'ine inmiş durumda...

Kıta Avrupası'nda ise sadece Fransa'nın Bretagne bölgesin­de yaşayan küçük bir nüfus Keltçe konuşuyor. Bu insanla­rın ataları, Sakson saldırısı so­nucu Britanya Adası'ndan kaçıp Fransa'nın bu bölgesine yerle­şenler. Ancak, Fransa'da kaç kişinin Kelt dilini gerçek anla­mında kullandığı bugün sapta­mak çok güç. Kimilerine göre sadece 20 bin, kimilerine göre ise en az 700 bin Breton Keltçe konuşuyor...

Focus / Kasım 1995