Anılardan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anılardan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2015 Salı

Eski Bir Askerin Kaleminden Kore Savaşı

Burçin Belge
2001

25 Haziran 1950'de Kuzey Kore Güney Kore'ye saldırdığında, bütün dünya, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ayağa kalkmıştı. Çünkü bu, Asya'nın uzak bir köşesindeki küçük bir ulusun kavgaya tutuşmasının çok ötesinde anlamlar taşıyordu. Kuzey Kore'nin arkasında Sovyet Rusya ve Komünist Çin vardı.
Olay, Doğunun Batıya, bir başka deyişle komünizmin kapitalizme savaş ilanı olarak duyuruldu. ABD'nin girişimiyle Birleşmiş Milletler (BM) Ordusu kuruldu ve 16 batılı milletin askeri Kore'de, Güney Kore'nin yanında yer aldı.
Milyonlarca kişinin ölümü, yaralanması, fiziki ve psikolojik anlamda sakatlığı ile sonuçlanan Kore Savaşı böyle başladı. Ve kendisi de emekli bir asker olan İbrahim Artuç, Kore'de Türk askerlerinin yaşadıklarını "Kore Savaşı'nda Mehmetçik" adlı kitabında anlattı.
Asker gönderme kararı Meclis'e danışılmadı
Peki neler yaşandı Kore Savaşı'nda? Bu sorunun yanıtları, Artuç'un kitabında şöyle veriliyor:

18 Aralık 2015 Cuma

İnönü Soruyor: Ordunuzu Nasıl Kurdunuz?


[İsmet Paşa, düzenli ordu birliklerinin askerden kaçışlar dolayısıyla çözülüp dağılışına karşılık, Çerkez Ethem birliklerinin sayıca artış ve güçlenişini görünce, bunu nedenini Ethem’in (Çerkez Ethem) ağabeysi Reşit’e sorar.]
Reşit Bey
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87erkes_Re%C5%9Fit
İsmet İnönü anlatıyor...
İnönü: “Siz gittiğiniz yerde vuruyorsunuz, kırıyorsunuz, yağma ediyorsunuz, sonra da halkın içinden bu halkın çocuklarını alıyorsunuz ve bunlar sizin sadık adamlarınız oluyor. Nasıl yapabiliyorsunuz bunu?” dedim. Güldü.
Reşit: “Usulü vardır onun”, dedi. Ben:
- “Nedir, nasıl bir usuldür?” dedim. 
Reşit Bey anlatmaya başladı:
- “Gidersin”, dedi. “İşin gereğini yaparsın, sonra da orada gözüne kestirdiğin adamları alırsın, onları suç ortağı yaparsın. Kendilerine talan yaptırırsın, düşmanı olanlara düşmanlarını vurdurtursun. Suça bulaşmış olurlar. Artık bunlar köylerine gidip de vatandaşları ile doğal ilişkiye giremez duruma gelirler. Bütün yaşamları boyunca kurtuluşları size bağlılıktadır”, deyip;
“Bunları siz yapabilir misiniz?” diye sordu. 
Ben:
-”Sizin yaptıklarınızın hiç birini yapamayız”, deyince
-”Öyleyse orduyu da yapamazsınız”, demişti.

Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, cilt 2, s: 579-580, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1995 içinde:
"İnönü'nün Hatıraları, Ulus Gazetesi, 28 Nisan-6 Mayıs 1968"

İstanbul’da İşgal Yılları ve Sansür




İ.Hakkı Sunata, Birinci Dünya Savaşı’nda  çeşitli cephelerde savaşır, Mondros Antlaşması’ndan sonra İstanbul’a ailesinin yanına döner, okuluna devam etmeye başlar (Darülfunun / Hukuk) İstanbul işgal altındadır, savaş boyunca hep İstanbul’dadır, bu arada anılarını günlük şeklinde yazar. Aşağıda anılarından küçük bir bölüm var.


“Mustafa Kemal Paşa Havza'da ve Amasya'da birtakım nutuklar söylemiş. Bunlar Ferit Paşa hükümetinin hoşuna gitmemiş. Bazı hükümet taraftarı gazeteler bunu o vakitler tenkit ediyorlardı [eleştiriyorlardı]. Herhalde Paşa bir şeyler yapıyor ama ben tam havadis [haber] alamıyorum. Acaba neler söyledi? İstanbul gazeteleri bundan tam olarak bahsedemiyorlar. Tek yaprak olarak çıkan gazetelerde sansürün sildiği yerler bomboş olarak çıkıyor. Erzurum'da bir kongre toplanmış, ne için ve ne karar vermişler, bilmiyorum. Belki bilen arkadaşlar vardır.

21 Ağustos'ta Hukuk-ı Hususiyye-i Düvel'den (devletler özel hukuku) imtihana girdim. Dokuz aldım. Bu, son imtihanımdı.  … 31 Ağustos günü Dahiliye Nezareti'ne müracaatla bir vazife istedim.”


İstanbul’da İşgal Yılları, İş Bankası Yayınları, 2006

15 Aralık 2015 Salı

Enver, Talat ve Cemal Paşalar İstanbul'dan nasıl kaçtılar?

Osmanlı İmparatorluğu'nu I. Dünya Savaşı'na sokan ve yenilginin baş sorumlusu olarak görülen Enver, Talat ve Cemal Paşaların İstanbul'dan nasıl kaçtıkları, ortaya çıktı.
İmparatorluğun yenilgisini belgeleyen imzalanan Mondros Mütarekesi'nden (30 Ekim 1918) kısa bir süre sonra ortadan kaybolan İttihat ve Terakki Partisi liderlerinin İstanbul'dan ne zaman ve nasıl kaçtıkları şimdiye kadar farklı biçimlerde açıklanıyordu.
Almanya'da yaşayan araştırmacı-yazar Dr. Mete Soytürk ünlü paşalarla, toplam dokuz üst düzey İttihatçı'nın kaçışlarını bizzat organize eden Alman Deniz Kurmay Yüzbaşı Hermann Baltzer'in bu konuyu ele alan yazısını bularak, Türkçe'ye çevirdi.
1933'de kaleme alındı
Yüzbaşı Baltzer'in paşaları 1 Kasım 1918 gecesi İstanbul'un çeşitli köşelerinden toplayıp, Tarabya'da dermirli Alman torpido gemisine nasıl götürdüğünü ve oradan Sivastopol'a nasıl yolcu ettiğini anlatan yazısı Kasım 1933'de "Orientrundschau" adlı dergide "Dünya Savaşı'nın üç büyük Türkü, Talat, Enver ve Cemal Paşa'nın Romantik Sonları. 1 Kasım 1918'den bir anı" başlığı altında yayınlanmış.
İşgal altındaki İstanbul'dan üç paşa ve arkadaşlarını kaçıran Balztzer, bu olaydan sonra İstanbul'da 8 ay daha kalmış ve bu sürede sürekli İngiliz ve Fransız işgal güçlerinden subayların sık sık "Paşaların ne zaman ve nasıl yurtdışına çıktıkları" yolunda sorularıyla karşılaşmış.
Baltzer'in 1933'te bu olayı anlatmasına rağmen, Türkiye'de halen bu konuda farklı açıklamalar bulunuyor ve tarih kitaplarında paşaların, bir Alman denizaltısıyla İstanbul'dan kaçırıldıkları ileri sürülüyor.
Savaşın yenilgiyle sonuçlanmasının ardından iktidardan düşürülen İttihatçı liderlerle ilgili olarak İstanbul'da "Galata Köprüsü üzerindeki sokak feneri direklerine asılacakları" yolundaki söylentilerin ortalığı kapladığı sırada, İstanbul'daki Alman Akdeniz Filosu Karargahı'nda paşaların kaçırılmasına karar verildiğini belirterek yazısına başlayan Yüzbaşı Baltzer, yakın tarihimizin bu ilginç dönüm noktasına tanıklığını aşama aşama anlatıyor.
"Parola ‚Enver'i söylediler"
"1 Kasım 1918'de, İstanbul'da Alman Akdeniz Filosu Karargahı'nda Türkiye'nin 1914 yılında bizim yanımızda savaşa girmesini borçlu olduğumuz, eski bakanlara nasıl bir yardımda bulunabileceğimiz konuşuldu. Bunun üzerine karargahın en genç kurmay subayı olarak ben paşaların kaçırılması planını gerçekleştirmeye aday oldum."
Kaçırma operasyonuna akşam saat 21.00 sularında başladığını anlatan yüzbaşı, askeri demiryollarına ait bir motorla Eminönü'nden denize açıldıklarını, önce Moda iskelesinde, parolayı sorduklarında "Enver"yanıtını aldıktan sonra Talat Paşa, eski İstanbul Valisi Bedri Bey ve beş kişi aldıklarını, ardından Arnavutköy'den yanında birkaç kişiyle birlikte Enver Paşa'yı, son olarak da Boyacıköy'den Cemal Paşa'yı alarak, Tarabya açıklarında duran Alman torpidosuna götürdüklerini, ayrıntılarıyla açıklıyor.
Tüm yolcuların ellerinde küçük birer valizle geldiklerini, motora biner binmez feslerini çıkarıp, birer şapka taktıklarını yazan Yzb. Baltzer, konuklarını eskiden Rusların Karadeniz Filosu'na ait olan ve birkaç haftadır Alman bayrağı altında görev yapan R-1 torpidosunun "geniş ve ferah kaptan kamarası"na bıraktıktan sonra, Tarabya'da oturan askeri rahibin evinde kalan gemi kaptanı Yüzbaşı Alfred Kagerah'ı çağırmaya gittiğini belirtiyor ve şöyle devam ediyor:
Şimdi Almanya'nın başpiskoposu olan Rahip Müller bu gece yarısı ziyareti karşısında epey şaşırdı. Biraz sonra kaptanı gemisine götürdüm ve Türk konuklarımızı mümkün olduğunca hızla Sivastopol'a götürüp, karaya çıkarma emrini ilettim"
"Kendilerini belirsiz bir gelecek bekliyordu"
Paşalarla vedalaşmasını "Geminin kaptan kamarasındaki yuvarlak masa etrafında toplanmış, sessizce oturan Türk konuklarımızın ellerini sıktım. Bu kişiler kendilerini belirsiz bir geleceğin beklediğini biliyorlardı. Fakat bir zamanlar Türkiye'nin en güçlü üç kişisinin sonunun, bir kaç yıl sonra yabancı diyarlarda feci bir şekilde olacağını kimse bilemezdi" sözleriyle anlatan yüzbaşı, geminin 2 Kasım 1918'de gönderdiği telsiz mesajında Türk karasularını terk ettiklerini ve açık deniz olduğunu bildirdiğini belirtiyor.
Yüzbaşı Baltzer'in ünlü paşalara ilişkin anıları burada sona eriyor.
Ancak, bu önemli belgeyi ortaya çıkararak, konuyu açıklığa kavuşturan Dr. Soytürk, 3 Kasım'da Sivastopol'a ulaşan yolcuların buradaki maceralarını da orada Ruslarla Almanlar arasında imzalanan barış anlaşmasından sonra deniz trafiğini denetlemek amacıyla görevli komisyonun başkanlığını yapan Alman Amiral Albert Hopman'ın anılarını yazdığı kitaptan bulmuş.
Burada torpidonun 3 Kasım sabah 08.00'de Sivastopol Limanı'na girdiğini açıklayan Amiral, geminin kaptanı karargahına gelerek, paşaların yanında olduğunu, Almanya'ya gitmek istediklerini kaydediyor.
"Gidip eski dostların ellerini sıkmak istedim, fakat gizlilik gereği bundan vazgeçtim" diyen Amiral Hopman, siyah gözlük takmış ve kılık değiştirmiş olan Enver Paşa'yla karargahının bulunduğu otelde karşılaştığını, ancak tanımamış gibi yaptığını anlatıyor.
Amiral'in anılarına göre Enver Paşa, burada Almanlardan Kafkasya'ya gidebilmek için araç istediğini, olumsuz yanıt alınca da bir Tatar yelkenlisiyle Karadeniz'e açıldığını ve maceralı bir yolculuk sonunda hedefine ulaştığını açıklıyor.
Bilindiği gibi Sıvastopol'da 3 Kasım'da ulaşan paşalar, İstanbul'u bir daha göremediler. Enver'den burada ayrılan Talat ve Cemal paşalarla, arkadaşları Almanya'ya gittiler.
Talat Paşa, 1921'de Berlin'de ve Cemal Paşa 1922'de Tiflis'te Ermeniler tarafından, Enver Paşa'da 1922'de Ruslarla girdiği bir çatışma vurularak öldürüldüler. (GK/BA)
http://bianet.org/bianet/siyaset/60508-enver-talat-ve-cemal-pasalar-nasil-kacti

9 Aralık 2015 Çarşamba

Stalingrad Savaşı'nda Alman Panzerleri İçinde

İlk Elden bir Tanıklık
İngiltere’deki Stalin Society’de Henry Metelmann tarafından yapılan konuşma, Şubat 2003
-----------------------------------------------------------------------

"Stalin Society’nin 23 Şubat 2003’deki yıllık toplantısında Henry Metelmann konuşmacı olarak katılarak bizi şereflendirdi. Yaşamının Hitler Gençliği örgütündeki gençlik yıllarından Stalingrad’da Alman ordusu saflarında savaşmasını da kapsayan kısmının  çarpıcı bir muhasebesini verdi. Nazi Almanya’sının yayılmacı politikasıyla günümüzün Anglo-Amerikan Emperyalizminin Irak’a saldırısı arasında güçlü koşutlukları ortaya koydu. Aşağıdaki yazı Metelmann'ın toplantı esnasında anlattıklarının ancak kısa bir özetidir." (Stalin Society'nin notu)


http://omniatlas.com/maps/europe/19430319/

1991’deki tasfiyesine kadar Büyük Britanya Komünist Partisi üyesiydim.

8 Aralık 2015 Salı

Anı: 1946 Seçimleri




Kazım Saban
1946 yılında Türkiye’de tek partili dönem sona erdi ve Demokrat Parti adında yeni bir parti kuruldu. Kurucuları; Celal Bayar (Gözlüklü Celal), Adnan Menderes, Refik Koraltan,  Fuat Köprülü ve adlarını hatırlayamadığım başka ünlü kişilerdi. Parti tam milletin sıkıntılı zamanında kuruldu. Bilhassa köylüler çok zor durumdaydı. Yokluk,pahalılık ve karaborsa almış yürümüştü. Parti Başkanı Celal Bayar,  Atatürk zamanında da Başbakanlık yaptığı için halka pek yabancı gelmiyordu. Bilhassa köylüler ‘’Gözlüklü Celal,  Demirkırat (Demokrat) adında parti kurdu, bolluk ve ucuzluk getirecek’’ diye seviniyorlardı.
Şeker buhranı vardı. Memurlara nüfus oranına göre tahsisen şeker veriliyordu. Köylüler zaten doyasıya çorba bulamıyordu ki şeker alsın, misafiri gelen ve mecburen şeker almak zorunda olanlar da kilosunu beş liraya karaborsadan alıyordu ki o zamanlar bir koyun  beş liraya satılıyordu. Bu durum da köylü zümresi Demokrat Partiye akın etti. Bu durumların farkında olan iktidar partisi de bazı tedbirler aldı, köylünün mahsülünden yüzde yirmi vergiyi kaldırdı, başka bazı iyileştirmeler yaptı. Seçim tarihini de öne aldı.
Milletvekili seçimi 7 Temmuz 1946 tarihinde, mahalli seçimler de takriben milletvekili seçiminden bir ay sonra  yapılacaktı. O zamanki seçim sistemi de, açık oy kapalı tasnif; oyu açık kullanıyorsun tasnif gizli yapılıyordu. Misal; A köyündede yapılan seçimde, tasnif sonucu 150 geçerli oy kullanılmış olup,  bu oyların 80'ni  A. partisine, 40'ı B. Partisine kullanılmıştır, gibi bir zabıt tanzim edilirdi. Kullanılan oy pusulaları da anında yakılarak yok edilir, tutulan tutanağın altını da sandık kurulu üyeleri ile köy ihtiyar heyeti imza eder iş biterdi. İtiraz edilemezdi.
Seçimden bir hafta kadar önce köy kâtipleri köy muhtarlarına boş kâğıt imza ettirdiler; bizim köye de getirdiler ama, muhtar olan ağabeyim imzalamadı.  Ağabeyim de, mahalli seçimlerde Adana ili il Encümen üyeliğine adaydı, bu nedenle evde pek kalamıyor, köyleri  geziyordu. Ağabeyim bana: “köyün seçmen listesine, nüfus defterine bakarak yirmi yaşından yukarı olanları yaz, mühürü İlyas Amcaya  verdim, ona tastik ettir” dedi. Ben de seçmen listesini yazdım. Ağabeyim, yirmi yaşından büyük olanları yaz, demişti fakat  ben on altı yaşından büyük kızları da yazdım. Kızlar da gelsin seçime bir renk katsınlar diye. İlyas amcaya da tastik ettirdim, listenin bir suretini köy bekçisine verdim, bu listeyi ev ev dolaştır tebliğ et, bu listede adı olanlar seçim günü gelip oy kullanacaklar, gelmeyenlere ceza verilecek, dedim.  Bekçi de aynen dediğim gibi  tebliğ etti.
Seçim gününden bir gün önce sandık kuru başkanı, üyeler ve parti müşahitleri geldiler. Sandık Kurulu Başkanı Hasan Yavuz ile muhtar vekili İlyas amca tartıştı. İlyas Atıcı, Hasan Yavuz’a “ Sabah sabah dolaşıp, neden  propaganda yapıyorsun ayıp değil mi, herkes reyinde hür değil mi? dedi. Hasan Yavuz da İlyas Amca’ya  “bana bak !  bana  Hasan Yavuz derler, propaganda yapsam ki ne olur! ” dedi. İlyas Atıcı da “benim kapımdaki köpek te yavuzdur, yavuz olsan ne olur ! ” dedi. Hasan Yavuz çok kızdı ‘’ ben buranın sandık kurulu başkanıyım, görevliyim, bana nasıl böyle hakaret edebilirsin !’’ diyerek zabıt tuttu. İlyas amca da öyle daldan – budaktan sakınacak adam değildi, çok cesur bir adamdı ama, ortam çok kötü, bir de yaşlılık var. Etraftakiler toplandılar. Hasan amcam ve Hüseyin amcam, “çok ayıp ediyorsun, sizinle öteden beri dostuz, bu yaptığın hiç sana yakışmaz. Baban yaşında biriyle uğraşmak yakışık almaz” dediler Hasan Yavuz’a. ”O adam bana büyük hakarette bulundu ama, sizin hatırınız kırılmasın” dedi ve tuttuğu zabtı yırttı attı. Amcalarım da “sen nasıl biliyorsan öyle yap, kimse sana karışamaz” dediler.
Demokrat Parti’nin gönderdiği müşahit Ayhan Kaytancı adında bir gençti, ona da senin yaşın müsait değildir, diyerek içeriye almadılar. İlyas Atıcı da küstü, içeriye girmek istemedi, köy mührünü ve kendi mührünü bana verdi. O zamanlar azalar imza kullanmazdı. Mühürleri bir torba içinde muhtarda olur, muhtar gereken yerlere basardı.  İlyas Atıcı mühürleri bana verdi. Hasan amcam da bana “içerde bir huzursuzluk  çıkarma,  Hasan Yavuz ne derse onu yap” dedi. Köylü vatandaşlar sevinç ve heyecan içinde geldiler, oylarını kullandılar, oy kullanım işi sona erdi, tasnife geçildi. 130 geçerli oy çıktı. Bu geçerli oylarin; 90'ı Demokrat Partiye, 30'u Cumhuriyet Halk Partisine, 10'u da muhtelif bağımsızlara yanlışlıkla kullanılmıştı. Yukarıda da izah ettiğim gibi seçim sistemi başkaydı, her şey bir zabıt ile hallediliyordu. Sandıktan çıkan sonucun tam tersini yazdılar; 90 oy CHP, 30 oy DP ve 10 oy da bağımsızlara.
Bağımsızlara verilen on oyu  doğru yazdılar çünkü bağımsızların müşahidi vardı. Böylece  zabıt tutularak imzalandı. Ben de muhtar vekilinin vekili olarak, köy mührünü ve muhtar  vekilinin   mührünü bastım. Kullanılan oy pusulalarını da önceden hazırladığımız mangalın içine koyduk ve bir de kibrit çaktık, güzelce yandı gitti. Böylece seçim de bitmiş oldu.
Bu şartlar altında yapılan genel seçimde, Demokrat  Parti 60 Milletvekili çıkarabildi. Birkaç milletvekilliğini de bağımsızlar aldı, geriye kalan milletvekillerin tamamını  CHP aldı. Bundan bir ay kadar sonra da İl Encümen Üyeliği seçimleri yapıldı. Ağabeyim bağımsız il encümen üyeliğine adaydı,  başka köylere gitmişti. Seçim günü sandık kurulu ve köy ihtiyar heyeti toplandı. İlyas Atıl  “sandık kurmaya gerek yok, köyde kaç seçmen olduğunu da biliyoruz. Zaten seçime katılan CHP  ile DP ve bir de bağımsızlar var, bunlara eşit miktarlarda bölüşelim, kimse de küsmesin, köylüyü de toplayıp  meşgul etmeyelim” dedi. Öteki üyeler de uygun gördüler. Hiç geçersiz oy da çıkarmadan 130 oyu üç böldük ve böylece zapta geçtik. Encümen seçimini de böylece tamamladık. Akşama ağabeyim geldi, “ne yaptınız seçimi” dedi. İlyas amca da durumu anlattı.  Ağabeyim ”yahu, insan hiç olmasa sandığı kurar” dedi. İlyas amca da: “Milletvekili seçiminde sandığı kurduk, köylüyü topladık ta ne oldu, yine bildiklerini yaptılar. Sandığı kurup, köylüyü toplayıp, köylüyü bir günlük işinden avare edince daha iyi mi olacaktı?’’ dedi. Böylece 1946 genel  ve yerel seçimlerini bitirmiş olduk. Bu yazıda adları geçenlerin hepsi rahmetli olmuştur. Hepsine Yüce Tanrı’dan rahmet dilerim.
https://kazimsaban.wordpress.com/2010/01/06/1946-genel-secimleri/#more-19

7 Aralık 2015 Pazartesi

Gayrimüslim Hayatlar




31/01/2003 
Yahya KOÇOĞLU

Ankara'da yaşayan Yahudiler daha şanslılardı...
İstanbul Azapkapı'da 1927 yılında doğdum. O zaman orası bir Yahudi mahallesiydi. 10 yaşındayken babamın işi nedeniyle Ankara'ya taşındık. Taşındığımız sene Türk Eğitim Derneği'nin okulu koleje döndürülünce
oraya kaydoldum. Başladığım okulda bir tek ben Yahudiydim. Altı sene sonra kız kardeşim geldi, ikinci Yahudi oldu.
Ama Ankara'ya giderken annem benim adımı Bedia, kız kardeşimin adını da Emel olarak değiştirdi. Orta sonda müdire hanım çağırdı ve "Nüfus kâğıdında Bedia adı yok, karışıklıklar oluyor" dedi. Ben de tekrar Beki oldum. Bazı arkadaşlarım bu olaya şaşırdılar ve yadırgayanlar da oldu.

Okulda tek Yahudi olduğunuzu söylediniz. Bunun yaşamınıza yansıması nasıl oldu?
Her zaman iyi bir talebeyseniz saygı görürsünüz. Ben sınıfın iyi talebelerinden biriydim. Ama çok başarılı olmama rağmen hiç iftihara geçemedim. Sonradan bakanlık yapan biriyle evlenen bir arkadaşım bana, "Ben senin hakkını yedim. Beni iftihara geçirdiler ama aslında bunu sen hak etmiştin, senin hakkındı" derdi.

Sen önce Türkçe öğren
O zaman 2. Dünya Savaşı yılları, Cumhuriyet gazetesi bile Alman taraftarıydı. Yahudi aleyhtarı karikatürler, fıkralar basında yer alırdı. Yine de benim başımdan anlatılmaya değer hiçbir kötü olay geçmedi. Bir kez askerlik dersi hocası takılmadı değil. Derste piyadenin yaka rengini sordu. 'Nefti' demek lazım, ben 'koyu yeşil' demişim. Herkese, askerliği bir ders olarak görmediği için dokuz-on veren bu hoca, bana "Sen önce git Türkçe öğren" dedi.
Babam dindar desem değil, ama gelenekçiydi. Örneğin yarın akşam 'hamursuz' (Pesah Bayramı. Yahudilerin sürgüne gönderildikleri Mısır'dan çıkışlarını kutladıkları bayram. Bu bayramda geleneksel olarak çok ince, az pişmiş ve mayalanmamış ekmek yenir) var. Hep beraber hamursuz yemek için toplanırdık. Bayramlarımızı yapardık tabii. Bayramlarda Yahudi mahallesine, sinagoga giderdik. Evimiz baştan sona temizlenir, bizler temiz giyinirdik. Ben Yahudi doğmuşum. Benim milletim dünyanın eziyetine katlanmış, dinine sadık olmuş. Madem bu kadar korudular, ben de korurum. Ama kalkıp da 'Benim dinim üstündür' demem hiçbir zaman. Bir gelenek olarak sürdürürüm.

Varlık Vergisi'ni nasıl yaşadınız Ankara'da?
Uygulamada Ankara'yla İstanbul arasında fark vardı. Çünkü Ankara'da Vali Nevzat Tandoğan vardı. Bir vekil kadar forslu bir adamdı. Babamın ortağı da Ankara'nın sayılı zenginlerindendi. Varlık Vergisi'nde babama ve ortağına 60 bin lira koymuşlardı. Bu para verilebilecek bir rakam değildi açıkçası. O 60 bin lira vergi, 6 bin liraya düşürüldü. Bu rakama inince tabii verildi. Ankara'da diğer Yahudilere gelince... Bazı ailelerin döşeklerinden başka bir şeyi kalmadı, ama Vali Tandoğan'ın ağırlığıyla hiç kimsenin evi satılmadı diye biliyorum. Mesela maaşlı çalışan bütün Rumlara 500 lira vergi konulmuştu. 


Ben Cumhuriyet çocuğuyum
Hasta yatağında görüştüğümüz bu kişi, Edirne'de 1923 yılında doğmuş. Kendisini 'Cumhuriyet çocuğu' olarak tanımlıyor. Trakya olaylarının hemen ardından İstanbul'da yaşamaya başlamış. Cemaatte görev yaptığı için adının gizli kalmasını istedi.
1923 yılında doğdum. Cumhuriyet çocuğuyum. Trakya olaylarını orada yaşadık. Daha sonra İstanbul'a taşındık. 1.5 senesi Yahudi okulunda olmak üzere Edirne ve İstanbul'da resmi ve özel okullarda okudum. Muhaceretin ne şekilde yaşandığını ve ne feci bir şey olduğunu yaşayarak gördüm. Trakya olayları sırasında bütün evleri, eşyaları bedavaya denebilecek bir fiyata aldılar. Çünkü evlerini, eşyalarını satanlar can korkusu yaşıyordu. Mesela 25 liraya bir ev satın almak mümkündü. Zaten bu olaylardan sonra orada hayat durdu.
Olaylar Kırklareli'nde başladı. Ertesi gün Edirne'ye sirayet etti. Edirne eşkıya doluydu. Evlere girdiler. Kadınlara dokundular. Ama bunları yazmayın, bunlar memleket aleyhinedir. Düşman, bunların anlatılmasını bekliyor. (Trakya olaylarıyla ilgili olarak anlattıklarının çok daha ağırları, daha önce yazıldığı için görüştüğüm kişinin 'yazmayın' istemine uymadım. Y.K.)

Atatürk'e 'imdat' telgrafı
Babam cemaat başkanıydı. Atatürk'e telgraf çekti. Olaylar şıp diye durdu. Atatürk de soruşturma için Şükrü Kaya'yı (dönemin Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Sekreteri ve Dahiliye -İçişleri- Bakanı) Edirne'ye gönderdi. Trakya'da ticaret, ziraat hep Yahudilerin elindeydi. Hepsini öldüreceklerdi. Tutuklanan insanların üzerlerinden çıkan bıçaklar bunu gösteriyor. Şükrü Kaya bizlere yönelik bir konuşma yaptı.
Ama önceden hazırlanmış bir konuşma metniydi bu. Yani, bunların olacağı biliniyordu. Olayların daha da büyümesini Edirne Emniyet Müdürü Ekrem Bey önledi. Büyük bir katliama mâni oldu. İnsanlar, "1915'te Ermenilerin başına gelenler bizim de başımıza gelecek" diye korkuyordu. Bizim evi, cemaatin başkanının evi diye gösteriyorlardı. Emniyet Müdürü Ekrem Bey, temaslarda bulundu ve önledi katliamı.
Olaylardan sonra Edirne ekonomisi bitmişti. Hâlâ da öyledir. Nasıl ki 6-7 Eylül'den sonra Türkiye kalkınamadı. '20 Kura Askerlik' vakasından sonra güvensizlik başladı. Bu hadiseler toplumda güvensizlik doğurdu. Halk Partisi'nin rolü büyüktür.

Atatürk'ün Türkleştirme politikalarından haberi yok muydu?
Vardı bazı şeylerden tabii... Atatürk bazı şeylerden haberdardı. Dişçisi Sami Ginzburg Yahudi'ydi. Etrafında çok sayıda Yahudi vardı. Babamlar, Atatürk'ün bizim evimize gelip kâğıt oynadığını anlatırlardı.
'Vatandaş Türkçe konuş' kampanyası bir eritme politikasıydı. Okullarda bu çok yoğun uygulandı. Ben bu nedenle çok iyi Türkçe öğrendim. Atatürk, memurların işlerinden çıkarılmasından habersiz olabilir mi? Ama Atatürk'ün Yahudi düşmanı olmadığına inanıyorum. Bunu etrafındaki adamlara bakarak söylüyorum. Atatürk, Almanya'dan bilim adamlarının gelmesine müsaade etti ve getirtti. Onlar İstanbul Üniversitesi'ni üniversite haline getirdiler. Darül Fünun'du daha önce, üniversite oldu.

Struma'ya yardım götürdük
İkinci Dünya Savaşı yıllarında neler yaptınız? 
Ben 2. Dünya Savaşı sırasında muhacirlerle uğraştım. Bulgaristan'dan, Romanya'dan, Polonya'dan gelen Yahudilere yardım ettim. Yardımlarımız ayrı bir teşekkülle değildi. Hahambaşılık muhacirlik komisyonu içindeydim. Türkiye, kolaylıkla kabul ediyordu. Hasta olanları Or Ahayim'e (Balat'taki Musevi Hastanesi. Adının anlamı, 'Yaşam Işığı'dır) götürdük. Gemilerle gelenleri karaya çıkarıyor ve otellere, fakirhanelere, hastaneye yerleştiriyorduk. Onu da Almanlar batırmaya çalıştılar. Bir grup Silivri'de karaya çıkmış. Hahambaşılığa haber vermişlerdi. Bir motorla Silivri'ye gittik. Ölenleri gömdük. Hastaları buraya getirdik. Karadeniz'den gelmişler ve Silivri'de karaya çıkmışlardı.
O zamanlar Karadeniz'de Alman gemileri bekliyordu. Geçen gemileri onlar vuruyordu. Ama Struma'yı Rus kaptanın birinin seyir defterinde yazılan yazıya göre Ruslar vurmuş. Struma burada kaldığı süre içinde kumanya götürdük. Kızılay'dan Kızılhaç'tan yardım götürürdük.

Varlık Vergisi'ne ilişkin ne söyleyeceksiniz?
Varlık Vergisi Yahudileri çok kötü yaptı. Bu memlekete halen Yahudi sermayesinin gelmeyişi bu nedenledir. 120 bin Yahudi vardı, 20 bin kişi kaldı. Bu nedenle gittiler. 
'Türkleştirme' operasyonu amacına ulaştı
1934 Trakya olayları, Nazilerin Almanya'da iktidara gelmesinden sonra ortaya çıkan antisemit hareketlerin Türkiye'deki ilk tezahürüdür. Uzun süren kışkırtıcı yazılardan sonra 3 Temmuz 1934 günü, Edirne, Çanakkale, Uzunköprü, Kırklareli, Babaeski gibi yerleşim yerlerindeki Yahudi mahallelerinde yağmaya girişildi. Yahudi evleri talan edilirken kadınlara tecavüz edildi. Yahudilerin mağazaları yağmalandı. Bu olaylar üzerine Trakya'da yaşayan yaklaşık 15 bin Yahudinin 13 bini apar topar İstanbul'a kaçtı.
Olayların aynı zamanda birden fazla yerleşim yerinde başlaması örgütlülüğünü gösterirken, kaçanların İstanbul'a ulaşmasının ardından
İstanbul gazeteleri konuyu ele aldı ve hükümet duruma müdahale etti. Ancak olaylarda bir jandarma ölmüş, bir Yahudi yaralanmış, onlarca kadına tecavüz edilmişti.
Trakya'nın stratejik önemi nedeniyle 'güvenilmeyen' Yahudi nüfusu tasfiye etmek amacını güden bu hareketin ardında yatan ikinci neden ise ticareti elinde tutan Yahudi tüccarları tasfiye etmekti. Olayların ardından, Trakya'daki Yahudi nüfusu kısa sürede göç etti ve Türkleştirme amacına ulaştı. Trakya kökenli Yahudilerden küçük bir bölümü, o dönemde İngiliz manda yönetimi altında bulunan Filistin'e göç etti. Ayrıca baskılara gösterilen tepkinin doğal bir sonucu olarak, Yahudi gençleri arasında Siyonizm güçlendi.
Trakya olaylarının yatışmasının ardından basın bu olayları çıkaranları ve kışkırtanları kınadı. Ancak basının ortak tavrı, saldırıları kınarken Yahudilerin Türkleşmediklerini de hatırlatmak şeklinde oldu.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=64632

23 Kasım 2015 Pazartesi

Falih Rıfkı Atay: İslam İhtilali






İslam İhtilalleri fikrini ciddiye almayanların başında görünüşe göre Mustafa Kemal gelmektedir. Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi Hindistan İhtilali ile görevlendirilen Atatürk, Enver Paşa’nın bu teklifini nasıl reddettiğini Falih Rıfkı Atay’a anlatmıştır:

"Enver Paşa bana Hindistan’a doğru sefer yapmak isteyip istemediğimi sordu.
Emrime üç alay vereceklerdi. İran’dan, halkı ayaklandıra ayaklandıra Hindistan’a kadar gidecektim.
—Ben o kadar kahraman değilim, dedim.
Talat Paşa, niçin bu görevi kabul etmediğimi sorduğu zaman da;
—Bize bir harita getirsinler, dedim. Durumu gösterdikten sonra da;
—Hem niçin üç alay? Tek bir adam gönderin yeter. Nasıl olsa kendi kuvvetini kendi yapmaya mahkûm değil midir?
—Bu fedailiği üstüne almalı idin… [dedi]
—Eğer böyle olsaydı sizin emriniz beklemezdim. Kendim gider, kuvvetler bulur, Hindistan’ı fetheder ve imparator olurdum, cevabını verdim."


Çankaya, Falih Rıfkı Atay, s: 87

(başlığı ben koydum DK)

Siperlerde Hayat: Birinci Dünya Savaşı

                                              

Dışarıda, (…) iki yanımda çamurlu buzlu paketleri sallıyorum. Bu üzüntü veriyor. (…) Benim siperime gelince iğrenç bir çamur deryası. Çamur her tarafa yayılmış, diz boyu balçık kirli suyu takip ediyor.
Beni birinci hattan ayıran 50 metrelik çamuru geçmek için girişimde bulunuyorum… Temizlikten mi bahsediyorsunuz? Hiç kimse burada kalmak istemiyor. Çamur ve ceset. Evet, ceset. Duvarların dibine gömdüğümüz sonbahar savaşının eski ölülerinin bazı kısımları gözüküyor.
Canımız çıkıyor artık bunu kaldıramayacağız. Kahve yok. Yolda devriliyoruz. Ve Martin ekmek çantasıyla birlikte su dolu çukura düştü. (…)
Protesto etmiyorlar. (…) Karavanalarını [asker yemeği] dolduruyorlar sessiz bir şekilde; kaynamış etleri, patatesleri soğuk yemekleri, sudan ve çamurdan korunmak için ayağa kalkarak yiyorlar. Elleri balçıklı, dokundukları ekmek dişlerinin altında gıcırdıyor.

Paul Tuffrau, Savaşçının Karnesi, Fransızların Ölüm ve Yaşamı 1914-1918

Bir Askerin Mektubu: Verdun Cephesinden


Verdun Cephesinden Bir Askerin Mektubu (ismi bilinmiyor)


4 şubat 1915, öğretmen Bay ve Bayan T.’ye...
Birkaç gün boyunca, çok keskin bir soğuk yaptı, sıcaklık eksi 14 dereceye kadar düştü. … Siperler yatabilecek kadar sıcak olmuyor hiç [...]. Geceleyin, aydınlatma fişekleri, üzerimize fırlatılan el bombaları, nöbetler [...] uyumayı imkânsız kılıyor [...]. Çoğunlukla yağmur yağıyor; yağmur suyu çamurdan gölcükler oluşturuyor [...], onların içinde yatmak zorunda kalıyoruz [...], ayaklarımız hep suyun içinde. Buna rağmen, hiçbirimizde yılgınlıktan en ufak bir iz bile yok. Kesin sonuca, yani zafere kilitlenmiş sarsılmaz  bir irade var. [...] Tüm bunların yakında biteceğine ve bana tanımayı ve sevmeyi öğrettiğiniz Fransa’dan "Hun"ları (Almanlar kastediliyor) kovacağımıza dair güçlü bir umut var içimde.

Çanakkale’den Bir Mektup Var


Sebebî hayatım, feyz-ü refikim, Sevgili Babacığım, Valideciğim,

Arıburnu'nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan kurşun geçti, hamdolsun kurtuldum. Fakat bundan sonra göreceğim muharebelerden kurtulacağımdan ümidim olmadığından bir hatıra olmak üzere şu yazılarımı yazıyorum.

Hamdü senâlar olsun Cenab-ı Hakk'a ki beni bu rütbeye kadar isal etti. Yine mukadderatı ilahiye olarak beni asker yaptı. Size de ebeveynim olmak dolayısıyla beni vatan ve millete hizmet etmek için ne suretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiştirdiniz. Sebeb-i Feyz-ü refikim ve hayatım oldunuz. Cenab-ı Hakk'a ve sizlere çok teşekkür ederim.

Kafkas Cephesinden bir Osmanlı Subayının Anıları

Minevert’e  (bir yer adı) geldikten sonra subaylara ve askerlere bir küskünlük geldi. Bir iki günlük dinlenme onlara açlığı hatırlattı. Asker ne bulursa yemeğe başladı. Köylüden satın aldıkları koyun, keçi, kuzu ve oğlak kesilir kesilmez işkembe ve bağırsaklarına varıncaya kadar her organ, karavanalarda üstünkörü pişiriliyor, çiğnenmeden yutuluyordu. Ekmek yerine buğday verildiği için bunu ya kavuruyor, ya da haşlıyorlar, bazı atların arpa içmesi gibi çiğnemeyip bunları âdeta içiyorlardı. Küskün subaylar, zorla, azarlamayla işe giden erlerin bu hallerine engel olamıyor, yahut çok ileri gidemiyorlardı. Askerin hakkı vardı. Yiyeceklerini veremiyorduk. Zorladığımızda, "Açlıktan ölelim mi? Karnımızı doyurun, istihkakımızı verin, bakın ki istemediğiniz hareketleri yapar mıyız!" sözlerini açık açık söyleyemiyorlardı, ama homurtularıyla belli ediyorlardı. Öğütlerimiz hiç kulaklarına girmiyordu.