Sigmund Freud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sigmund Freud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2016 Salı

Şiddet ve Savaş

Erkan GÖKSU*


İNSANLIK TARİHİNİN DEĞİŞMEYEN
FENOMENLERİ:
ŞİDDET VE SAVAŞ

The Unchangeable Phenomenons of Human History:
Violence and War



Düşünce tarihinin temel taşlarından biri olan Sokrates’e izafe edilen bir diyaloga göre; büyük bilge öğrencilerinden “insan nedir?” sorusuna cevap vermelerini ister. Öğrenciler, hocalarının sorusunu garipserler. “Bunu bilmeyecek ne var; iki ayaklı ve tüysüz bir canlıdır” yanıtını verirler. Bu cevap büyük bilgeyi şaşırttığı kadar kızdırır da. Ertesi gün Sokrates, elinde tüyleri yolunmuş bir tavukla öğrencilerinin karşısına çıkar ve onlara belki de hayatlarının en önemli dersini verir: Yanında getirdiği tüysüz tavuğu havaya kaldırarak şöyle der; “Demek insan, böyle bir şey.”
Kendi geçmişinin farkında olan ve bu geçmişe ilgi duyan tek yaratık olan insan, varoluşundan beri “insan nedir” sorusunun cevabını aramıştır (Thomson 1983: 1-4). Tarih boyunca birçok düşünür buna cevap vermek amacıyla çeşitli fikirler ileri sürmüş, her bilim dalı, kendi ilgi alanları ve bilimsel verileri ışığında “insanın ne olduğu” sorusunu açıklamaya çalışmışlardır.[1] Bunu yaparken meseleyi felsefî boyutta değerlendirenler olduğu gibi, salt bilimsel verilere dayananlar, örneğin sadece biyolojinin, psikoloji ya da  budunbilim (etnoloji)in elde ettiği sonuçları gündeme getirerek insan gerçeğini kavramağa çalışanlar da olmuştur.

7 Aralık 2015 Pazartesi

Tarih, Psikanaliz ve Popüler Edebiyat

Bülent Somay


Giriş: “Tarih, Psikanaliz ve Popüler Edebiyat”, s. 7-19



İçinde yaşadığımız dünyayı anlamaya kalktığımızda bir engelle karşılaşıyoruz hep: "Anlama" fiilinin öznesi olan "ben", "kendim", aslında tam bir özne değil parçalanmış; tekil ve bütünleşik bir iradeyi temsil etmiyor. Dolayısıyla bu anlama çabalarımız da hep eksik gedik kalıyor, asla dış, "nesnel" gerçekliği tam olarak yakalayamıyor. Demek ki ne yapmamız gerekiyormuş? Önce bu "ben"i tam olarak anlamalı, onun kuruluşunu ve parçalanmışlığını, yapısını ve unsurlarını kavramalıyız. Ama o zaman da başka bir engel dikiliyor karşımıza: "Ben", verili, gökten inmiş ya da kendi iç dinamiğiyle oluşmuş bir "ben" değil; tersine, dışımızdaki "nesnel" dünyanın verili koşullarıyla biçimlenen bir benlik. Dolayısıyla, "ben"i kavramanın yolu da öncelikle dış dünyanın nesnel gerçekliğini anlamaktan geçiyor.