Ermeni Tehciri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ermeni Tehciri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2017 Salı

Amele Taburları

ERIK JAN ZÜRCHER

Amele taburunda çalışan bir grup erkek.
https://en.wikipedia.org/wiki/Labour_Battalions_(Ottoman_Empire)#/media/File:Labor_Battalions_(Amele_Taburu).png
Dönemin diğer orduları gibi Osmanlı ordusunda da -hem barış hem de savaş zamanında- amele taburları vardı. Bu taburlar, Osmanlı ordusunu oluşturan yedi ordunun “menzil müfettişlikleri”ne bağlıydı. Amele taburlarının sayısı savaş boyunca değişmekteydi. Ama her durumda 70 ile 120 arasında aktif tabur olduğu söylenebilir.(1)

24 Nisan 2016 Pazar

Ermeni Tehciri'ne Dair Osmanlı Devlet Adamlarının Görüşleri


Ahmet Rıza: “Divan-ı Ali Harbi Umumiye ... tehcir namı altında yapılan mezalimin servet ve selameti memlekete su-i tesiratını tetkik ve muhakeme eyleyecektir. Halbuki hatiat ve mezalim-i siyasiye ile beraber KATLİAM, ALENİ ŞEKAVET (haydutluk) masuniyet-i şahsiyyeye (kişi dokunulmazlığı) ve emval ve mesakine (meskenler) tecavüz gibi bilcümle Osmanlılar hakkında birçok ef’al ve cinayat dahi irtikab edilmiş ve bilhassa Arap, Ermeni, Rum vatandaşlarıma şimdiye kadar TARİH-İ OSMANİ’de emsali görülmedik mezalim icra olunmuştur” 
(Meclis-i Ayan Zabıt Ceridesi, 1. Cilt, 21 Teşrinisani 1918, s.117, TBMM Basımevi, 1990).

15 Aralık 2015 Salı

Sarı Gelin belgeseli üzerine

AYKUT KANSU
04/05/2003

TRT'de yayınlanan "Sarı Gelin" belgeselinde beni rahatsız eden konulardan biri Ermeni propagandistlerin geçmiş zamanlarda sahte belgeler kullanarak yaptıkları iddialarını çürütürken, bu diziyi hazırlayan ekibin sanki 1915 yılında böyle olaylar olmamış gibi bir hava yaratma çabaları. İki mesele -yani belgelerde tahrifat yapılması ile gerçekten bir trajedinin yaşanıp yaşanmadığı konusu- birbirinden tamamen ayrıdır ve böyle bir bağlamda ele alınması ve "sonuçlandırılması" son derece sorunludur. 1915 yılında meydana gelen trajedinin boyutları meydanda ve bu trajedi yalnızca birkaç belgenin sorgulanması ile reddedilebilecek ölçeğin çok üstündedir.

Bir diğer konu Amerikan Dışişleri Bakanlığı belgelerinde Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi belgelerin olmadığı iddiası. Diziyi hazırlayanlar ısrarla, sanki Morgenthau'un anıları tek Amerikan kaynağıymış gibi, Morgenthau'un itibarı üzerine pek de gerçeği yansıtmayan biçimde şüphe belirtiyorlar. Halbuki, resmi Amerikan belgelerine bakanlar 1915 yılı ve sonrasında Türkiye'deki Ermenilerin trajedisi üzerine çok fazla sayıda Türkiye içindeki çeşitli konsolosluklardan gelme yazılı belge ve görsel malzeme bulabilirler.

Atatürk Türkiyesi'nin tavrı
Toynbee'nin İngiliz hükümeti adına daha savaş bitmeden hazırladığı "The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire" adlı mavi kitapta sunulan belgelerin de tek kalemde bir kenara atılması mümkün görünmüyor. Kaldı ki, ne Amerikan ne de İngiliz belgeleri bu trajedi üzerine toplanmış ve yayınlanmış yegâne belgeler değil. Bu belgelere başvurmadan da bu trajedinin tarihi yazılabilir ve yazılıyor.

Bu konuda belki de en güvenilir kaynak olan resmi Alman ve Avusturya belgelerinden hiç söz açılmaması çok anlamlı. Alman ve Avusturya arşivlerinde 1915 yılında yaşanmış olan trajedinin hemen hemen tüm boyutlarıyla ilgili binlerce belge var. Bu belgelere, diziyi hazırlayanların İngiliz ve Amerikan belgeleri konusunda yapmaya çalıştıkları gibi, salt propaganda malzemesi gözüyle bakılamaz.

Los Angeles Examiner gazetesinde 1926 yılında Atatürk'le ilgili olarak çıkan habere diziyi hazırlayanlar açısından niçin bu kadar önem atfedildiğini de anlayamadım. Diziyi hazırlayanlar belki resmi Türk tarih tezinin belli başlı isimlerinden Faik Reşit Unat'ın 'Tarih Vesikaları' dergisinde 1961 yılında çıkan "Amasya Protokolleri" makalesine ve burada yayınladığı belgelere -ve bu belgelerin eklerine baksalar orada Atatürk'ün Anadolu ve Rumeli Mudafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi adına İstanbul'daki hükümet ile vardığı mutabakatı göreceklerdi. Bu mutabakatla "tehcir dolayısıyla irtikabi cürmedenlerin kanunen mucazatı adlen ve siyaseten elzemdir" maddesi ortaklaşa olarak kabul edildi ve bu trajediye karışmış olanların yeni siyasal yapıda yerinin olamayacağı ilkesi benimsendi. Her ne kadar Kemalistler sonradan Şükrü Kaya gibi Ermeni Tehciri olayında sorumlu olanları Türkiye Cumhuriyeti'nde sorumlu mevkilere getirmişse de bu ve buna benzer belgeler Atatürk ve diğer devlet yetkililerinin 1915'deki trajediyi reddetmediğini göstermesi açısından önemli.

Son olarak söylemek istediğim: Her zaman propaganda yapılabilir ve karşılıklı olarak yapılıyor. Ancak bunun bilimsel bir belgesel gibi sunulması bilim adına yapılan bir saygısızlıktır. Ben bu dizide birkaç kimse dışında ne Türk, ne Ermeni ne de diğer ülke vatandaşı olan ve bu konuda söyledikleri ve yazdıkları ile uluslararası akademik camiada itibarı olan kimselerin görüşlerine başvurulmamış olmasını hem yadırgadım, hem de "olağan" karşıladım. Diziyi hazırlayanlar eğer gerçekten dürüst bir belgesel hazırlama niyetinde olsalardı, bu konuyla ilgili gerçekten akademik görüş belirtebilecek yetkin insanlarla görüşme yapar ve konuya serinkanlı yaklaşan bilim adamlarının son 15-20 yıldır yaptıkları araştırmalardan faydalanırlardı. Su anda akademik dünyada bu dizideki konular tartışılmıyor, bilakis çok daha kapsamlı ve anlamlı sorular soruluyor ve gerçeklik ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Türkiye'deki kamuoyunun böylesine önemli bir tarihi konuda bu dizi yüzünden yine karanlıkta bırakılıyor olması akademik kaygılar taşıyanlar açısından son derece üzücü.
 http://www.radikal.com.tr/radikal2/sari-gelin-belgeseli-uzerine-870138/

14 Aralık 2015 Pazartesi

Ermeni Tehciri Üzerine Tartışmalar

Baskın Oran

Ermeni Tehciri konusunda günümüzde üç büyük tartışma vardır.

Bunlardan birincisi, Osmanlı Devletinin çok sayıda Ermeni'nin
ölümünden sorumlu olup olmadığıdır. "Sorumludur" diyenler, bunun devlet tarafından Ermenileri ortadan kaldırmak için planlı biçimde düzenlendiğini ileri sürerler. "Sorumlu değildir" diyenlere göreyse, Ermeni Tehciri, özel bir atmosferde (1914-15 kışındaki Sarıkamış felaketi, Mart 1915 Çanakkale savunması, 1915 Van Ermeni ayaklanması, milliyetçi Ermeni çetelerinin Rus ordularına yardım etmesi; ve bütün bunların İmparatorluğun dağılmasını simgelediği psikolojisi) gerçekleşmiş olmakla birlikte, ne Meclis-i Mebusan'a (zaten 1 Mart 1915'te kapatılmıştı) ne de hükümete mal edilebilir. Doğrudan doğruya, Balkanlarda ve Orta Doğu’da Osmanlı'ya yer kalmadığını düşünerek İmparatorluğu Orta Asya Türklüğüyle birleştirerek kurtarmak isteyen ve bu ülküyü gerçekleştirmek için hükümete bile haber vermeden dünya savaşına girmiş olan İttihat ve Terakki'nin Merkez-i Umumisi içindeki bir çekirdeğin eseridir.

Hazırlıkları hükümete haber vermeden yapılan Tehcir, bir yasaya dayanır. İttihat ve Terakki hükümeti 24 Nisan 1915'de çıkardığı bir kararnameyle Ermeni liderlerini tutuklayarak örgütlerini kapatmış, ardından da 27 Mayısta üç maddelik bir "Geçici Tehcir Yasası" çıkarmıştır. Bu yasada "Ermeni" sözcüğü geçmez (Madde 1: "[Ordu) halk tarafından herhangi bir suretle hükümetin emirlerine ve memleketin savunmasını ve güvenliğini korumaya ilişkin uygulamalara karşı koyma, silahla saldırı ve mukavemet görürse hemen askeri kuvvet ile şiddetli bir biçimde cezalandırmaya ve saldırıyı yok etmeye yetkili ve mecburdur"; Madde 2: "[Ordu) askeri kurallara aykırı veya casusluk ve ihanetlerini hissettikleri köy ve kasabalar halkını ayrı ayrı veya topluca başka yerlere gönderebilir ve yerleştirebilirler”; Madde 3: "Bu kanun yayın' tarihinden itibaren geçerlidir”. 

Sorun, yine söz konusu çekirdeğin yönetimindeki gizli örgüt Teşkilat-ı Mahsusa'nın Anadolu'da özellikle Dr. Bahaettin Şakir yönetiminde yaptığı tehcir uygulamalarından çıkmıştır.

Bu nedenle, eğer olağan devlet mekanizması tarafından planlansaydı ve yönetilseydi büyük ölçüde tekdüzelik gösterecek olan yasa uygulaması, bu çekirdeğin etkili olması veya olamamasına göre bölgeden bölgeye ve kişiden kişiye büyük farklılıklar göstermiştir. Örneğin kimi yerlerde iki saat, kimi yerlerde on beş gün önceden tebligat yapılmıştır. Kimi yerlerde Ermenilerin mallarını satarak hazırlık yapmalarına izin verilmiştir, kimi yerlerde verilmemiştir. Kimi yerlerde Ermenilerin Müslümanlığı kabul ederek (ihtida) tehcirden kurtulmalarına olanak tanınmıştır, kimi yerlerde tanınmamıştır. Kimi yerlerde sürülen Ermenileri jandarma halka karşı korumuştur, kimi yerde onları halk bizzat korumuş ve idam tehdidine rağmen evinde saklamıştır. Kimi vilayetlerde, örneğin Vali Rahmi Bey'in engellediği İzmir’de ve (Ermeni liderleri dışında) İstanbul’da tehcir uygulaması yapılmamıştır.

Ermeni tehciri konusundaki ikinci büyük tartışma, soykırım amacının olup olmadığı üzerinedir. "Vardır" diyenler tehcirin İttihat ve Terakki'nin Türkleştirme politikasının bir parçası (yani, ideolojik) olduğunu, yalnızca doğudaki ve savaş alanlarındaki değil bütün Anadolu'daki ve hatta Trakya'daki Ermenilere uygulandığını, yalnız erkeklerin değil kadın ve çocukların da sürüldüğünü, yolda sürekli olarak infazların yapıldığını, bütün Anadolu'yu Mezopotamya'ya dek yürüyerek geçmenin özellikle yaşlılar ve çocuklar için zaten ölüm anlamına geldiğini, bu işin planlı ve sistematik olduğunu ileri sürerler.

"Yoktur" diyenler ise, bunun, doğuda isyan ederek savaş içinde orduyu arkadan vuran Ermenilerin zarar veremeyecekleri yerlere doğru bir yer değiştirmesi operasyonu olduğunu; planlı, programlı ve ideolojik bağlamlı olmadığını; nitekim yalnızca Rusya etkisindeki Gregoryen Ermenilerin sürüldüğünü; savaş içinde tren tahsisinin olanaksızlığını; ölümlerin o koşullarda salgın hastalıktan ileri geldiğini ve öldürmelerin istisnai olduğunu; savaş içindeki bu zorunlu önlemin bir soykırımla hiç ilgisi bulunmadığını; asıl öldürülenlerin Müslümanlar olduğunu; nitekim savaşta 1,5- 2 milyon Müslüman'ın hayatını kaybettiğini belirtirler.

Üçüncü büyük tartışma, Tehcir'de ölenlerin sayısı konusundadır. Savaş sonunda Anadolu Ermenilerinden hayatta kalanlar noktasında iki taraf arasında bir fikir birliği olduğu söylenebilir: 1.000.000. Tartışma, savaş öncesindeki Anadolu Ermeni nüfusu üzerindedir, çünkü ölen Ermenilerin sayısını verecek olan budur. Burada Türk kaynakları 1.300.000 rakamını verirken, Ermeni kaynakları 2.500.000 üzerinde ısrar etmekte, yabancı kaynaklar ise 1.500.000 ila 1.800.000 arasında durmaktadırlar. Sonuçta bir taraf 300.000 rakamına, diğer taraf 1.500.000 rakamına ulaşmaktadır. Diğer yandan, Sevres antlaşması yapılmadan hemen önce Müttefiklerin Osmanlı devletine gönderdikleri ültimatomda 1915-19 döneminde ölen Ermenilerin sayısı 800.000 olarak verilmiştir (bkz. s.123).

Bu üç tartışmanın sonucu ne olursa olsun, Türk-Ermeni çatışmasının iki taraf için de üzücü anılarının bugüne etkisi çok olumsuz olacaktır. 1990'larda Ermeni diasporası "soykırım"dan başka hiçbir şey dinlemek istemeyerek, Türk tarafı da olayı kendi içinde bile tartışmayarak ve yok sayarak diyalogu koparacaktır. Bundan hem uluslararası alanda durmadan sıkıştırılan Türkiye; hem ekonomik bakımdan İran’a, askeri bakımdan da Rusya'ya muhtaç olan Ermenistan Cumhuriyeti; hem de birincisini vatan ikincisini anavatan sayan Türkiye Ermenileri büyük zarar görecektir. Olaydan yararlanan yalnızca diaspora ve onun yaşadığı üçüncü ülkeler olacaktır. Çünkü bunlardan birincisi soykırım iddialarına o ülkelerde asimile olmalarını önleyecek bir "milli dava" olarak sarılacak; ikincisi ise bunları hem Ermeni kökenli oyları toplamak, hem Türkiye'yi sıkıştırmak, hem de Ermeni tasarılarını meclislerinden geçirmemek karşılığında Türkiye'den ihale koparmak amacıyla kullanacaktır.


Baskın Oran, Türk Dış Politikası, cilt 1, İletişim Yayınları 2001, s:102-103