K. Murat Güney

Yönetmenliğini Gillo
Pontecorvo’nun üstlendiği “The Battle of Algiers” filmi 1964 yılında ilk kez
gösterildiğinde Cezayirliler Fransa’yla giriştikleri bağımsızlık savaşlarını
kazanalı iki yıl olmuştu. O zamanlar nüfusu 9 milyon olan Cezayir’in bir milyon
kaybına neden olan bu kanlı savaşın ardından çekilen filmde yönetmen özellikle
1954 ila 1957 arasında Cezayir şehri ve Cazbah bölgesi FLN’nin (National
Liberation Front) hareketi çerçevesinde gelişen politik ve toplumsal olayları
konu edinmişti. Filmin tarafgirliği ve içeriği üzerine tartışmaya başlamadan
önce “The Battle of Algiers”in gösteriminin 1971 yılına kadar Fransa’da yasak
olduğunu, o yıldan sonraki gösterimlerinin büyük çoğunluğunun da Cezayir’de
yapılan işkencelere dair sahneler sansürlenerek yayınlandığını belirtmekte
fayda var. Bu anlamda bir sinema eseri olmanın ötesine geçip, siyasal ve
toplumsal bir olguya dönüşen film, Vietnam (Viet Minh), İrlanda (IRA) ve
Nikaragua (Sandinistas) gibi başka coğrafyalarda süre giden ulusal bağımsızlık
hareketleri taraftarlarınca da sıklıkla izlenmiştir.
Bu değinmelerden sonra artık sırasıyla, filmin tarafgirliğini; Cezayir ve
Fransa ulusları arasındaki kutuplaşmaların filmde nasıl sembolleştirildiğini ve
Cezayir’in bir ulus olma sürecine dair filmden yakalanabilecek ayrıntıları
tartışabiliriz. Böylece “The Battle of Algiers” filmi üzerinden anti-colonial
hareketin ve üçüncü dünyanın uluslaşma sürecinin nasıl hem bir ulus olarak
tanımlanabilmek için batıya “benzeme” ve hem de bağımsız olabilmek için sömürgeci
batılı ulusa karşı “farklılığını” ortaya koyma çabasını beraberinde getirdiğini
göstermeye çalışacağım.
“The Battle of Algiers” şüphesiz taraflı bir film. Eski bir PCI (İtalya
Komünist Partisi) üyesi olan ve Sovyetlerin 1956’da Macaristan’ı işgalinin
ardından partiden istifa edip bağımsız bir solcu olarak üçüncü dünyadaki ulusal
kurtuluş hareketlerini destekleyen (hatta bir iddiaya göre FLN için bizzat
Fransa’dan İsviçre bankalarına para aktaran) yönetmen Gillo Pontecorvo, film
boyunca Cezayirlilerin tarafından soruna yaklaşıyor. Cazbah’ın Fransızlarca
bombalanması, Cezayirlilere yapılan işkencelere dair sahneler, genel greve
katılanların uğradığı şiddetli baskıların açıkça ortaya konması, bu tavrın
göstergeleri olsa gerek. Lakin karşı tarafın, yani Fransa’nın özellikle askeri
komutan Colonel Mathiue karakteri aracılığıyla zeki, saygın ve ağırbaşlı
temsili, filmin taraflar arasındaki tutumunu biraz olsun dengeliyor. Özellikle
belgesel tarzında çekilen bombalama, gösteri yürüyüşleri ve genel greve dair
görüntüler, siyah beyaz çekim ve oyunculuğu ile ağırlığını koyacak tanınmış
aktörün bulundurulmayışı “The Battle of Algiers”in oldukça objektif bir yapım
olarak algılanabilmesini sağlıyor.
Film boyunca Fransız ve Cezayir ulusları arasındaki kutuplaşma Fransız komutan
Colonel Mathiue ve FLN liderlerinden Cafer ve Ali ‘La Pointe’ karakterleri
aracılığıyla resmediliyor. Colonel Mathiue, Hindiçin ve Süveyş’teki
topraklarını kaybeden ve itibarını yeniden kazanabilmek için kendisinin de
ifade ettiği gibi sağcısından solcusuna Cezayir’i kaybetmemekte kararlı olan
Fransız ulusu adına askeri müdahaleyi yöneten bir kahraman, karşısındaki Cafer
ise ulusunun bağımsızlığı için mücadele eden ve en az Mathieu kadar aydın ve
saygın bir Cezayir milliyetçisi olarak canlandırılıyor.
Bu üst düzey ve karşılıklı saygı temelinde(!) şekillenen düşmanlığa karşın film
aynı zamanda kutuplaşmanın sokaktaki şiddet dolu yansımasını da gösteriyor. Bir
Fransız askerine karşı düzenlenen suikastın ardından sokakta her şeyden
habersiz oturmakta olan yaşlı bir Arap’ın Fransızlarca “sadece Cezayir yerlisi
olduğu için” suçlanıp tartaklanması bu durumun en çarpıcı örneği. Benzeri bir
şekilde, filmde de gösterildiği gibi, Cezayirlilerin şehrin Cazbah bölgesine
adeta hapsedilerek giriş çıkışların sıkı kontrol altına alınması ve Fransızlar
ile Cezayirlilerin böylece coğrafi olarak da net sınırlarla ayrılmasının, karşı
milliyetçiliğin Cezayirliler arasında yaygınlaşmasına vesile olduğu
söylenebilir. Bir anlamda FLN’nin terörist saldırıları çifte etki yaratmıştır:
Saldırılar bir taraftan Cezayir’de yaşayan Fransızları korkutup tedirgin
ederken, diğer taraftan şiddeti tırmandırarak Fransızları baskıyı arttırmaya
kışkırtmış ve sadece “yerli” olduğu için baskı görenleri adeta Cezayirli olmaya
zorlayarak ulusal bir Cezayirlilik bilincinin oluşmasında etkili olmuştur.
Çekilen acıların Cezayir halkını birbirine yakınlaştırmasının ve böylece
Fransızları da keskin çizgilerle öteki ve düşman olarak tanımlamalarının
uluslaşma sürecinde önemli bir payı olduğu aşikardır.
Lakin Cezayir’in uluslaşma sürecinde terörizmin bir yöntem olarak tek başına
yeterli olamayacağı FLN’nin lider kadrosu tarafından bilinen bir gerçekti. Bu
noktada FLN’nin sosyal alanın yeniden düzenlenmesine dair filmde yansıtılan iki
bildirisi büyük önem taşıyor. Bunlardan ilki içki ve uyuşturucu alımının,
satımının ve kullanılmasının yasaklanmasına dairdir ve bu yasa bir zaman Çin’de
sömürgeci İngilizlerin ülkeye kaçak yolla soktukları afyonun yasaklanmasıyla
sembolleşen anti-colonial harekete benzerliğiyle dikkat çekiyor. İkinci bildiri
ise evlilik reformuna dair. FLN’nin bildirisi uyarınca modern ve geleneksel
evlilik ritüelleri sentezlenerek kayıt altına alınıyor. Böylece FLN hem
(Hobsbawm’ın creation of tradition olarak adlandıracağı bir şekilde) ulusal
yapay bir gelenek oluştururken hem de yasama, yürütme, kontrol altına alma
mekanizmalarını üzerine alarak devletleşme yolunda ilk adımlarını atmış oluyor.
Filmin FLN’nin terörist bir örgütten toplumsal bir harekete nasıl dönüştüğüne
dair en çarpıcı sahnesi şüphesiz Ali ‘La Pointe’ ve Cafer arasında geçen
tartışma. Cafer, FLN’nin kitlesel bir hareketine dönüşmesi taraftarı olan elit
ve entelektüel bir portre çiziyor, diğer yandan şiddet yanlısı, cahil ve halka
daha yakın görünen Ali silahlı mücadelenin tek yol olduğunu düşünüyor. Cafer bu
tartışmada Cezayir’in BM tarafından tanınan saygın bir ulus olabilmesi için
şehir gerillası yöntemlerinin ancak başlangıçta etkili olabileceğini, hareketin
halk tarafından benimsenmediği sürece zayıf düşeceğini vurguluyor ve Cezayir
şehrinde örgütledikleri genel grevin, ulus bilinci oluşmasına hizmet edeceğini
savunuyor. Grev gerçekten de bu amaca hizmet ediyor ve Cezayir kurtuluş
hareketine uluslararası toplumda bir saygınlık ve meşruiyet zemini sağlıyor. Bu
noktada durup bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Bir kere FLN liderlerinin büyük çoğunluğunu batılı görünümlü, elit ve büyük
olasılıkla batıda (hatta Fransa’da) eğitim görmüş olduklar gözden kaçmayan bir
gerçek. Ulusal bilinçlerini kazanmalarında bu eğitimin etkili olduğu
söylenebilir. Kısacası FLN liderlerinin büyük çoğunluğu Avrupalı aydınlara
“benzemek”tedir. Diğer tarafdan örgütledikleri eylem olan genel grev de Avrupa
kökenli bir eylem olup Cezayir ve Arap gelenek ve tarihinde yeri yoktur. Tam da
bu noktada talepleri, (ki FLN’nin nihai amacı Cezayir’in uluslar arası alanda
bir ulus olarak “tanınması”dır.) yöntemleri, talepleri batıya (evrensele)
“benzedikçe” Cezayir ulusal hareketi meşru, saygın ve diğer bağımsız uluslarla
“eşit” olarak kabul edilmiştir. Diğer yandan benzeme süreciyle eş zamanlı
olarak Cezayir ulusal hareketi, sömürgeci devlet Fransa’yla arasındaki
farklılıkları netleştirip ondan ayrılmaya çalışmaktandır. Bu durum ilk başta
bir paradoks gibi gözükmektedir ve bu çelişkinin de Benedict Anderson’u
Imagined Communities adlı çalışmasında değindiği ulus kavramına ait üç
paradokstan biri olan kavramın “formal universality” özelliğine karşılık
“particularity in its manifestation” özelliğine de sahip olduğuna dair
yaklaşımına denk düştüğü söylenebilir. Anderson’a göre ulus kavramı evrenseldir
ve dünya uluslar şeklinde örgütlenmiştir, diğer yandan ulus olabilmek için her
topluluk diğer uluslardan bir şekilde farklı olmak zorundadır. (Örneğin her
ulusun bir ulusal dilinin olması evrensel bir gerçektir, diğer yandan her
ulusal dil de birbirinden farklıdır.) Cezayir için de durum böyledir. Fransa,
Cezayir’e göre hem diğer uluslarla eşit bir ulus olarak tanınabilmesi için
örnek alınan ulus-devlet modelidir, hem de farklılığını tanımlayacağı
düşmandır. Cezayir ne zaman bir kabile, aşiret topluluğu veya dinsel cemaat
olmaktan çıkıp da batılı modele uygun bir ulusa dönüşmüştür (en azından
kurumsal örgütlenme ve devlet bağlamında) o zaman batılı güçler Cezayir’i
bağımsız bir ulus olarak tanıyıp oradan çekilmiştir. Baurillard Simulasyon ve
Simulakr adlı kitabında bu yorumu daha da ileriye götürerek savaşı aslında
Fransa’nın kazandığını ileri sürmüştür. Zira Fransa’nın karşısında artık
denetlenemez birçok aşiret ve pre-modern topluluk yerine; tanımı ve sınırları
belli, oyunu az çok kurallarına göre oynayan ve muhatap alabileceği bir devlet
vardır. Yani Fransa kendini iyi kötü Cezayir’e zaten kopyalamıştır. Kısacası
Anderson’un paradoksu aslında paradoks falan değildir. Hindistanlı sosyolog P.
Chatterjee ise aksi görüştedir. Nation and ist Fragment adlı eserinde “Whose
imagined community?” sorusunu yönelterek Anderson’un teorisini üçüncü dünyada
yaşayanlar için kendi adlarına hayal edebilecekleri bir alan bırakmamakla
eleştirir. Chatterjee’ye göre ulus olma sürecinde devletteki ile toplum ve
kültürel alandaki dönüşümler birbirinden ayrılmalıdır. Örneğin Hindistan’daki
uluslaşma sürecinde devlet tam anlamıyla batıyla birörnek gelişirken, sosyologa
göre Hint kültürü batı kültürü ile sentezler oluşturarak özgünlüğünü
korumuştur. Bu durumda anti-colonial hareket de bir “benzeme”den çok
“farklılığını” ortaya koyma mücadelesidir. Her ne kadar devlet ile kültürel ve
toplumsal yaşam arasında Chatterjee’nin vurguladığı denli derin bir ayrıklık
olmadığı söylenebilirse (kültürün, sanatın ve toplumsal yaşamın da uluslaşma
sürecinde batılı tarzda yoğun bir şekilde kurumsallaştığı gerçeği
Chatterjee’nin teorisini bence zayıflatmaktadır) ve bugün artık iyiden iyiye
küreselleşmiş ve medya teknolojileri ile kuşatılmış olan bir dünyada
farklılıklardan söz etmek güç olsa da hala üçüncü dünya ila batı arasında
farklar olduğu bir gerçektir. Bu durum belki de kendisini en açık şekilde
Avrupa’nın Asya ve Afrikalı göçmenlere karşı yürüttüğü ayrımcı ve dışlamaya
yönelik tavrında dışa vurmaktadır.
Bu uzun teorik tartışmalardan sonra tekrar “The Battle of Algiers” filmine
dönecek olursak, filmin işte bu farklılık ve aynılıkların ortaya çıkışını
yansıtması açısından tarihe tanıklık ettiğini söyleyebiliriz. Film sadece
Cezayir’in ulusal kurtuluş hareketine değil aynı zamanda İkinci Dünya
Savaşı’nın bitiminden 60’ların ortalarına kadar başta Afrika olmak üzere
dünyanın dört bir yanında hızla yükselen anti-colonial hareketlere ışık
tutmaktadır.
Özellikle 1954-57 arası Cezayir’de şehir savaşı ve NFL’nin kent içinde Fransız
ordusu tarafından sindirilmesi olan bitenleri konu eden “The Battle of Algiers”
1962’de Cezayir’e bağımsızlığını getiren kitlesel gösteri ve çatışma
görüntüleriyle sona eriyor. İlk terörist saldırılardan beri epeyce yol kat
etmiş olan ve 60’lardan sonra yeşil-beyaz ay yıldızlı ulusal bayrakları ve
milli marşlarıyla bir ulus olmak için gereken son ritüelleri de yerine getiren
Cezayir’in o tarihten bugüne BM üyesi saygın bir ulus olarak tanınmaması için
artık hiçbir neden bulunmuyor.
http://davetsizmisafir.org/2005/01/05/cezayir-savasi-the-battle-of-algiers/
Film için link: https://www.youtube.com/watch?v=y-7j4WVTgWc