Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2016 Pazar

Sykes-Picot ve Orta Doğu'ya İlişkin Diğer Gizli Antlaşmalar


Melek Fırat
2001





Birinci Dünya Savaşında Orta Doğu'ya ilişkin Müttefikler arasında imzalanan çeşitli gizli antlaşmalar 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Moskova'daki sosyalist hükümet tarafından dünya kamuoyuna açıklanınca, sadece gizli toprak paylaşımı dolayısıyla değil, İngiltere'nin aynı bölgeye ilişkin olarak hem Araplara hem de Siyonistlere vermiş olduğu sözler dolayısıyla da büyük tepkiyle karşılandı.

29 Aralık 2015 Salı

Althusser’in çilesi ve felsefesi

Althusser’in çilesi ve felsefesi-I
 Taner Timur
1960’ların ikinci yarısında başlayan ve 16 Kasım 1980’e kadar süren dönemde Fransa’da Marksizm tartışmaları büyük ölçüde Althusser tartışmaları haline gelmişti. Bu dönemin bitiş noktası için kesin bir tarih vermemin bir nedeni var: 16 Kasım 1980’de ünlü Fransız filozofu karısını öldürmüş ve düşünce tarihinde benzeri pek bulunmayan bir dramın kahramanı haline gelmişti. Ve o zamana kadar entelektüel çevrelerde dillerden düşmeyen bir isim birdenbire “tabu” olmuş, belleklerden silinmişti.
Althusser’in ruhsal sorunları olduğu yakın çevresi dışında da bilinmeyen bir şey değildi. Ünlü düşünürün zaman zaman psikiyatri kliniklerini ziyaret ettiği yaygın bir söylenti konusuydu. İşlediği cinayet de bir cinnet anının eseri olmuş ve filozof hapishaneye değil, akıl hastanesine sevk edilmişti. Onu sevenler üzüldüler; çılgın jesti anlamaya çalıştılar ve Foucault’nun Ortaçağ delileri için kullandığı bir deyimle “kaybolmuş” filozofun sessizce yasını tuttular. Merhametin ölenden çok öldüren üzerinde toplanmasından rahatsız olanlar ise hüzünle Althusser’in karısını, Helen’i andılar. Ve bir süre sonra, görünüşe göre, olanlar unutuldu, her şey yeniden düzene girdi. Zaten 1980’lerde başlayan “küreselleşme” dalgası ve Sovyet sisteminin çökmesi de Marksizm tartışmalarını ikinci plana atacaktı.

28 Aralık 2015 Pazartesi

Alman-İngiliz Nüfuz Mücadelesi

Murat Özyüksel


[Yazının tamamı için aşağıdaki linke bkz.]

II. Meşrutiyet ve Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman-İngiliz Nüfuz Mücadelesi

https://en.wikipedia.org/wiki/Colmar_
Freiherr_von_der_Goltz
İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde Almanya Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki nüfuz mücadelesinde tüm rakiplerini tartışmasız bir biçimde geride bırakmıştı. Osmanlı ve Alman imparatorlukları arasındaki yakınlaşma, Osmanlı ordusunda reform çalışmalarını yürüten Alman askeri misyonu ve Anadolu-Bağdat demiryolları temelinde gerçekleşmişti.

Meşrutiyetin ilanı beklenmedik bir biçimde bu dengeleri alt üst etti. Osmanlı İmparatorluğu’nda ibre, birdenbire Almanya’dan, İngiltere ve Fransa’ya dönmüştü. Her şeyden önce İttihatçılar, bu ülkelerde geçerli olan liberal düşüncelerle donanmışlardı. Bunun tersini, Abdülhamit’in Almanya ile yakınlaşma nedenlerinden biri olarak öne sürebiliriz. Ancak gelişmeler hiç de beklendiği gibi olmadı.

Yaklaşık iki yıl içinde Almanlar bu fırtınayı atlatarak yeniden Osmanlı Devleti’ndeki eski konumlarını ele geçirmeyi başardılar. Onların bu başarısının dinamiklerinden biri, Osmanlı ordusunda Alman eğitiminden geçmiş subayların Almanya yanlısı tutumlarını korumalarıydı. Tabi bu faktörün etkili olabilmesi için ordunun politika sahnesinde yerini alması gerekiyordu ki, o da 31 Mart olayından sonraki süreçte gerçekleşti. 

19 Aralık 2015 Cumartesi

Sömürgeler neden gerekli?

Jules Ferry [Fransız siyasetçi] sömürgeci yayılma politikasını savunuyor.

https://tr.wikipedia.org/
wiki/Jules_Ferry
[...] Sömürge sorunu, bizimki gibi sanayilerinin doğası gereği büyük oranda ihracata yönelen ülkeler için bir pazar sorunudur [...]. Beyler, ele almam gereken ikinci bir nokta daha var [...], o da sorunun insanî ve uygarlaştırıcı yönü [...]. 

Beyler, aslında üstün ırkların aşağı ırklara karşı bir hakları olduğunu açıkça söylemek [...] gerekir... (Aşırı sol milletvekillerinin oturdukları sıraların çoğundan homurtular). [...] Tekrar ediyorum, üstün ırklar için bir hak vardır, çünkü onların bir ödevi vardır. Aşağı ırkları uygarlaştırmak onların ödevidir [...].

Beyler, Avrupa’nın bugün varmış olduğu noktada, etrafımızda bunca rakibin büyüdüğünü gördüğümüz bu rekabet ortamında, [...] içe kapanma ya da çekilme politikası, dosdoğru çöküşe götüren geniş bir yoldur sadece! İçinde yaşadığımız bu zamanda ulusların büyüklüğü, ancak gerçekleştirdikleri faaliyetlerle ölçülür [...].

Harekete geçmeden, dünyanın işlerine karışmadan, Avrupa’daki tüm birlik olasılıklarının dışında kalarak, Afrika’ya ya da Doğu’ya açılmayı bir macera, bir tuzak gibi görerek geçmişin parıltılarıyla yetinmek, büyük bir ulus için bu şekilde yaşamak, inanın bana, teslim olmak ve inanamayacağınız kadar kısa bir sürede birinci sıradan üçüncü, hatta dördüncü sıraya düşmek demektir.

J. Ferry’nin Fransız Millet Meclisi’nde yaptığı konuşma,
28 Temmuz 1885.

14 Aralık 2015 Pazartesi

Said Mehmet Efendi: Matbaa, Aydınlanma ve Diplomasi

Taner Timur

Osmanlı Devleti'ne matbaanın girmesi ile ilgili olarak akla gelen ilk isim, kuşkusuz, İbrahim Müteferrika'dır. Macar asıllı Osmanlı aydının büyük hizmeti Türkiye'de tarihle az çok ilgili her kez tarafından bilinir. Oysa bu fikri ilk benimseyen, İbrahim Müteferrika'ya telkin eden devlet adamı ve diplomat sıfatıyla da ülkede önemli rol oynayan Said Mehmed Efendi'nin adı çoktan unutulmuştur.
https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/fe/Mehmed_Said_Efendi_in_Paris_1742.jpg
Bu yazıda Said Efendi'yi tanıtmaya; daha genel planda da, onun elçiliği ve “aydınlanmacı” kişiliği vesilesiyle, 18. yüzyılın ilk yarısında önemli değişiklikler geçiren Osmanlı-Fransız gelişmelerine ışık tutmaya çalışacağım.
Aslında Osmanlı matbaacılığının ortaya çıkışında Said Mehmed Efendi'nin rolü bilinmeyen bir şey değildir. O dönemin vakanüsvisi Ahmet Vasıf Efendi'nin “mehasinü' Asar”ından günümüz yazarlarına kadar, matbaacılık tarihimizden söz eden bütün yazarlar Said Efendi'nin bu konuda oynadığı hayati role işaret etmişlerdir. Fakat bu bilgiler, devlet adamları tahrik etmemiş görünüyor.
Gerçekten kimdi Mehmed Efendi, 1720'de elçi olarak gönderilen Yirmi Sekiz Çelebi Mehmed Efendi'nin oğluydu. O zaman 23-24 yaşlarında olan Said Efendi bu diplomatik misyona babasıyla beraber katılmış ve Fransa'da açık fikirliliği, tecessüsü ve rahatlığıyla dikkatleri çekmiştir.

Çelebi Mehmet Efendi'nin olağan üstü elçiliği, özellikle de kaleme almış olduğu Sefaretname, Osmanlıların dış dünyayla ilişkilerinde tarihi bir önem taşır. Batı, “aydınlanma” yüzyılını yaşarken Osmanlılarda “Lale Devri”nin batı'ya farklı bir arayış içinde bakan, yaşam zevkiyle dolu, fakat çekingen ve ikircikli ruh hali içindeydiler. Çelebi'nin sefaretname'si Osmanlı yazınında Batının üstün yanlarını gören, Osmanlılarda kendilerine olan mutlak güveni sarsan Hıristiyan dünyasına karşı bağnaz küçümseme duygularını törpüleyen yönleriyle çarpıcı bir belge olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı tarihinde bir geçiş dönemini yansıtan içeriğiyle Fransız basınında da büyük yankılar uyandırmış ve belge her yönüyle incelenmiştir. İlginçtir ki o zaman Fransa'da yazılanlar arasında, elçinin oğlu Said Mehmed Efendi ile ilgili gözlem bilgilerde bol miktarda yer almıştır.

1720'deki Fransa seyahatinde Said Mehmed Efendi, bir bakıma asıl odağı olan babasından, daha özgür hareket etme olanağı bulmuştur. Çoğu kez yalnız başına dolaşmış; Sete şehrinde şeker imalathanesini ziyaret etmiş; Paris'te operaya gitmiş ve Clichy'de Prens Conti'nin şerefine düzenlediği davete katılmıştır. Bu arada “şarklı” insanları sadece cinsel fantazmların aynasında gören kimi soylu kadınların ilgi konusu olmaktan da kurtulamamıştı. Orleans Düşesi Charlott Elisabeth'in bir mektubunda yazdığına göre yüksek tabakadan üç kadın kendisini sarhoş etmişler ve onunla birlikte Versay sarayı'nın dehlizlerinde kaybolmuşlardı.

Said Mehmed Efendi'nin ilk Paris gezisinin en ilginç yönü kuşkusuz onun bir takım uçarı davranışları değildi. Genç Osmanlı, genel olarak Paris bilim ve sanat hayatına, özel olarak da matbaacılığa gösterdiği ilgi ve bu bağlamda Fransız dilini öğrenmek için sarf ettiği çabalarla dikkat çekmiştir.

Franz Babinger' in yazdığı gibi “diğer bir çok yaralı şeyin yanı sıra, kitapların matbaada, akıllıca ve kolay bir yoldan nasıl çoğaltıldığına burada şahit olmuş ve bu sanatı kendi vatandaşlarına da anlatmaya karalı bir şekilde memleketine dönmüştür."

Sait Mehmed Efendi Paris'ten İstanbul'a döndükten sonra Divan-ı Hümayum'da “mektupçu” görevine tayin edilmiş ve bundan böyle sadaret kethüdalığı, İsveç elçiliği ve sadrazamlık da dahil çeşitli görevlerde bulunarak daima Osmanlı yönetici zümresinin üst kademelerinde dolaşmıştır, Bu durum ve Fransızlarla kurduğu yakın ilişkiler doğal olarak o sıralarda yeni bir “Doğu Politikası” gelişmekte olan Fransa yönetici zümresinin de gözünden kaçmıyordu. Onlar da, Osmanlı başkentindeki temsilcileri aracılığıyla ,Said Efendi'yle ilişkileri pekiştirmeye ve ellerinden geldiği ölçüde onun yükselmesinde yardımcı olmaya çalışmışlardır. Bu çabaları daha iyi anlayabilmek için burada bir parantez açalım; gözlerimizi Fransa'ya çevirelim ve 18. yüzyılın ilk yarısında bu ülkede yaşananlarla ilgili bazı gözlemlerde bulunalım.

Fransa ve Doğu Politikasıı
Çelebi Mehmed Efendi'nin diplomatik misyonu, Fransa'da, XV. Louis'nin yaşının küçüklüğü dolayısıyla XIV. Louis'in yeğeni Phillippe d' Orleans'ın hüküm sürdüğü bir zamana rastlamıştı. Ne var ki XV. Louis büyüyünce de iktidara sahip olamadı. 1723'de rüştüne erdikten sonra Bourbon Dükü'nün etkisi altına düşmüş, 1726'da da iktidarı Kardinal de Fleury'ye teslim etmişti. Yine de bu dönem Fransa'nın, “Eski rejim” içinde, en parlak günlerine tanık oldu. Aynı şey Osmanlılar için de geçerliydi. O dönemin diplomasisini inceleyen bir Fransız bilim adamının ifade ettiği gibi, “bu dönem Osmanlı gücünün son bir yükselişine, Fransa'da da eski rejimin son başarılarına denk düşüyordu”

Fransa'nın Doğu politikasının temelleri XIV. Louis zamanında atılmıştı. “Güneş-Kral”ın “haşmet politikası”, Doğu'da İsveç, Polonya ve Osmanlı devleti ile ittifak halinde başarılı olabilirdi. Fakat bu koalisyon pek de kolay gerçekleşmedi. Örneğin 18. yüzyıl başlarında Dersaadet'te elçilik yapan Charles de Ferriol bütün gayretlerine rağmen İspanya veraset savaşında Osmanlıları hareke geçirememişti. Fakat elçi yılmamış ve tüm çabalarını Osmanlı-İsveç ve Polonya ilişkileri üzerine yoğunlaştırmıştı. Comte de Ferriol, "1711'de ülkesine dönerken kaleme aldığı genel raporunda şunu yazmıştı:
Tek amacım Türkleri gevşekliklerinden sıyırmak ve İsveç Kralı'na gerçek dostlarını tanıtmak ve onları, dost görünüp de her fırsatta Çar'ı destekleyenlerden ayırt ettirmekti."

Osmanlı yönetici sınıfı içinde kendine yakın kimseler bulmak, dostlar edinmek, bu koşullarda Fransa hükümetinin başlıca kaygılarından biri haline gelmişti. Paris'ten İstanbul'a tayin edilen Fransız elçilere gönderilen talimatlarda Osmanlı yöneticileri hakkında ayrıntılı bilgiler veriliyor; gerçek iktidarın kimlerin elinde olduğu anlatılıyor; kimlerle dost olunacağı, kimlerin düşman olduğu, kimlerin de satın alınabileceği konularında yol gösteriliyordu. Fransa'da bulunmuş, Fransızca öğrenmiş, açık fikirli bir insan olan Said Efendi'nin ismi de elbette ki aynı bağlamda ideal bir isim olarak görünecekti.

Said Efendi, 1726'da, Müteferrika ile de temasa geçerek matbaa hazırlıklarına başlarken, Fransa da yakından izlediği bu çalışmalardan yararlanabilmek için harekete geçmişti. Öyle görünüyor ki Fransa Osmanlı matbaacılığına yardımcı olurken, karşılık olarak beklediği ve hemen elde etmeyi umduğu şeylerden biri de Osmanlı Sarayı kitaplığında mevcut olduğunu sandığı eski Yunan ve Latin el yazmalarını ele geçirmekti.

Bizans Sarayının Osmanlıların eline geçtiği farz olunan 17. yüzyıldan beri Batı muhayyilesini kamçılayan bir saplantı olmuştur. Burada, ayrı bir yazı konusu olabilecek bu ısrarlı arayışlar üzerinde durmayacağım. Ancak, yazışmalardan, İstanbul'da matbaacılık çalışmalarının Fransızların bu yöndeki beklentilerine hız verdiğini öğreniyoruz ve Said Efendi'nin kariyeriyle de ilgili bu olguyu görmezlikten gelemeyiz.

Gerçekten de bu sıralarda Versay Sarayı'ndan İstanbul'da ki Fransız elçiliğine gönderilen bir yönergede bu konuda neler yapılabileceği inceden inceye anlatılıyordu. Bu talimat çerçevesinde yapılan –ve somut bir sonuç vermeyen- çalışmaları elbette ki her yönüyle bilmiyoruz. Buna karşılık biliyoruz ki, Said Mehmed Efendi'de, bir bakıma doğal olarak, Fransızların beklentilerini karşılayabilecek isimler arasında görülmüş ve kendisiyle temasa geçilmiştir. Osmanlı aydınının, Fransız kralının kütüphanecisi ve danışmanı olan Abbe Bignon'a yazdığ 21 Haziran 1727 tarihli mektup bu konuda bizlere fikir veriyor.
Abbe Bignon'un Said Efendi'ye yazdığı mektubu bulup okuyamadık. Fakat Said Efendi'nin Fransız rahibine, “alim, bilgin, samimi, açık sözlü dostumuz Abbe Bignon” başlığıyla yazdığı yanıttan kendisinden istenilen şeyin de “kıymetli kitaplar olduğunu anlıyoruz. Said Efendi mektubunda Fransız rahibe umut veriyor; bu konuda elinden geleni yapacağını vaat ediyor ve istenen kitapların bir listesi gönderilirse işinin daha da kolaylaşacağını söylüyordu; çünkü, Osmanlı devletinde, dil güçlükleri dolayısıyla söz konusu kitapların kayıtları yapılamamıştı.

Said Mehmed Efendi, Abbe Bignon'a yardım vaat ediyordu; ama, karşılık olarak beklediği şeyler de vardı. Bu beklentilerin başında, kuşkusuz, hazırlıkları yapılan matbaacılık konusunda teknik yardım geliyordu. Türk matbaacılığının kurucusu Fransız kütüphaneciye “bizim henüz acemi olduğumuz bu dalda sizler yetkin ustalarsınız” diyerek, bazı basılmış sayfalar gönderiyor ve düzeltmeler gerekiyorsa bunların yapılmasını rica ediyordu.
Matbaanın açılmasına Şeyhülislamdan fetva çıkmasından bir yıl sonra, 1728'de, İstanbul'da yeni bir Fransız elçisinin tayin edilmesi ile Osmanlı- Fransız ilişkilerinde yeni bir sayfa açıldı.

Louis de Villeneuve'nin Elçiliği
Marki de Villeneuve'ün İstanbul'a gelişi matbaanın kurulması gibi bir mutlu bir olaya rastlamıştı; fakat, aslında Osmanlı Devleti'nin durumu hiç de iç açıcı değildi. 1723'den beri aralıklarla devam eden İran savaşı ülkeyi bitap bırakmış; veba salgını, yangın, kıtlık gibi felaketler de savaşa gitmemiş onbinlerce insanın kırılmasına yol açmıştı. Kısaca iki yıl sonra Patrona ayaklanmasına yol açacak bütün nedenler ortadaydı.
Marki de Villeneuve'e merkezden gönderilen yönergede, o sırada “Türkler için en feci ve dikkate değer olay”, Avusturya İmparatorluğu'na yenilerek, onlara “Belgrad ve Temeşvar kalelerini terk etmeleri” olarak görülüyordu. İlginçtir ki yönergeye “bu kaleler onları koruyacak ve savunacak ellerde kaldıkça Hristiyanlık Türklerden daha az korkacak ya da hiç korkmayacaktır” diye bir gözlem eklenmiştir. Burada Fransa'nın diplomatik anlamda hasım olarak gördüğü Avusturya'ya, yine de Hristiyan alemin ortak duyarlılığı dolayısıyla sempatiyle baktığını, Türk'e karşı ise, müttefik de olsa, hasmane duygular içinde bulunduğunu görüyoruz.

Fransa'nın Villeneuve'den ticari ve dini konularda da bazı beklentileri vardı. Özellikle inanç konusunda, Rum ve Ermeni Kiliselerinin “cehalet ve kabalıktan doğan hata ve sapmalarına” son verilmesi ve mümkün olursa Türkler de dahil herkesin katolikliğe kazanılması başta gelen hedefler arasındaydı. Bunların dışında kuşkusuz, özel bir ilgi alanı olan kıymetli kitaplar da unutulmamıştı ve Sultanın kitaplığına nüfuz edilerek, oradaki Bizans'tan kalma eserlerin aranması da isteniyordu. Kendisine bu konuda Osmanlı matbaasını yöneten “Said Ağa'nın yardımcı olacağı da ayrıca belirtilmişti. Tite-Live; Polybe ve Trogue Pompee'nin kitapları özellikle aranan kitaplar arasındaydı.

Elçinin elbette ki esasen mevcut olmayan bu kitapları bulması söz konusu değildi. Onun asıl görevi, bu gibi ikincil isteklere de yanıt verecek tarzda, Osmanlı Devleti'ni Fransa'ya yaklaştırmak ve Osmanlı Devleti'nde bir Fransız Partisi kurmaktı. Zaten bir yıl önce, bu yönde olumlu bir gelişme daha olmuştu. 1729'da Bosna'ya gelerek Osmanlı Devleti'ne sığınmak isteyen Comte de Bonneval da, Said Efendi'nin aracılığı ile kabul edilmiş ve kendi istediği gibi “üç tuğlu” değilse bile, “iki tuğlu paşa” olarak Osmanlı hizmetine alınmıştı. Maceraperest Fransız kontunun “Humbaracı Ahmed Paşa” olarak İstanbul'daki hayatı pek incelenmemiştir.

1730'larda, Fransa yönetici çevrelerinde, daha önceleri düşünülen, arzu edilen “Osmanlı çöküşü” gündemden çıkıyordu. A. Vandal'ın, Villeneuve'nin elçiliğini anlatan eserinde yazdığı gibi “Fransa, Türkiye'nin varlılığının bizzat Hristiyanlığı huzuru için önemli olduğunu ilan etmişti” Fransa'nın gerçek hakimi Kardinal de Fleury'ye göre de “Osmanlı İmparatorluğu”nun tüm sınırlarının korunması” Avrupa'da barışın koşullarından biri haline gelmişti.

Ne varki Villeneuve'nin işi kolay değildi. Bu arada Osmanlı Devleti'nde patlak veren ayaklanma ve anarşik durum elçinin işini daha da zorlaştırmıştı. Ortalık biraz yatışınca, bu kez de yeni sultanın Paris'e göndermek istediği olağanüstü elçi konusunda, XIV. Louis dönemindekileri anımsatan protokol kavgaları baş gösterdi. Yeni tahta çıkan Sultan Mahmud'un bu görev için seçtiği eski kapıcıbaşı Bekir Ağa'yı Fransızların gözü pek tutmamıştı. Kimdi Bekir Ağa? Protokoldeki yeri neydi? Diplomatik heyetin masrafları nasıl karşılanacaktı? Fransız elçisi bütün bu sorular etrafında Paris'le yoğun bir yazışma içindeydi.
Fransa bir yandan Osmanlı Sarayı'nı kırmak istemiyor, öte yandan da Bekir Ağa'yı nasıl bertaraf edeceğinin hesaplarını yapıyordu. Aynı taleplerle karşılaşan İngiltere ve Hollanda'nın açıkça “hayır” demeleri Sultan Mahmud' u çok şaşırtmış ve kızdırmıştı. İlginçtir ki Fransızlar bu vesileyle Yirmi Sekiz Çelebi Mehmed Efendi'nin elçiliğinden bile pek memnun kalmadıklarını ortaya koymuşlardı. Villeneuve, 30 Eylül 1730 tarihli mektubunda olağanüstü elçi Mehmed Efendi'yi “hem kaleme aldığı sefaretname, hem de elçi M de Bonnac'a karşı tutumundan ötürü” “açgözlülük ve nankörlükle suçlarken, galiba genel bir izlenimi yansıtıyordu. Güçlükler sonunda diplomatik ustalıklarla çözüldüler ve Bekir Ağa Fransa'ya gitmedi.

Bekir Ağa'nın 1730'da gerçekleştiremediği Paris elçiliğini on iki yıl sonra Mehmed Said Efendi gerçekleştirdi. Aradan geçen zaman diliminde, Fransa lehine çok önemli gelişmeler olmuş; Osmanlı Devleti, Fransa'nın desteği ile Avusturya ve Rusya'ya karşı başarılı savaşlar vermiş, kaybedilen toprakları geri almıştı. Görüşmelere de, Osmanlıların son derece güvenini sağlamış olan elçi Villeneuve aracılık etmişti. O sırada Osmanlı hükümetinin Fransa'ya güveni o kadar fazlaydı ki, Kardinal de Fleury'e 1737'de gönderilen mektupta ‘Marki de Villeneuve'e itimadımız olduğundan murahhaslığa bir gayrisini nasb etmeyip bu işin yürütülmesine kendisi tayin edilmiştir” deniliyordu.

Fransa, Osmanlı Devleti'ne yardımının karşılığı olarak 1740 Belgrad Anlaşması ile daha önce ahidnamelerle aldığı ayrıcalıkları genişletti. Gerçekten de eski anlaşmalara eklenen yedi maddeyle Fransa elçisi protokolde İstanbul'daki diğer tüm elçilerin önüne geçiyor; Fransa Osmanlı Katoliklerinin bir çeşit koruyucusu oluyor ve Fransız Hükümeti Kudüs'teki ‘İsa Peygamber Kabri'ni idaresi altına alıyordu. Bu arada Kardinal de Fleury, Osmanlılara, Baron de Tott'un orduya düzen vermek için yollanacağını da müjdeliyordu.

Said Efendi'nin elçiliği de bu sıcak ilişkileri pekiştirmek için düşünülmüştü. Misyon 1741- 42 yıllarında gerçekleşti. Bu seyahati, olası sonuçlarıyla birlikte yorumlamadan önce, gerçekleşme koşulları itibariyle betimlemek istiyorum.

Said Mehmed Efendi'nin Paris Elçiliği
Sait Efendi'nin Paris elçiliği 2 Ağustos 1741'de İstanbul'da bindiği Fransız gemisiyle başladı. Yirmi yıl önce Paris'e giderken babası nasıl kendisini yanına almışsa, Sait Efendi de Paris misyonunda 15- 16 yaşındaki oğlunu yanına almıştı. Bunu dışında, Osmanlı heyeti, elçinin damadı, defterdarı, imrahoru, tezkirecisi, imamı, hekimi, tercümanları, terzisi, aşçısı, kahvecisi vb. Başta olmak üzere, 183 kişiden oluşuyordu. Bu rakama elçinin Malta'da satın aldığı 14 köle dahildi. Ayrıca, Said Efendi Paris'i görmeleri yararlı olacak “beş önemli Türk”ü de yanına almayı faydalı bulmuştu.


Seyahatin ilk kısmı doğrusu pek de parlak olmamıştı. Said Efendi'nin 17 Eylül-14 Ekim 1741 tarihleri arasında, “Toulon karantinası'nda istirahat ettiği günler herhalde hayli sıkıntılı geçmişti. Osmanlı elçisi karantinadan çıktıktan sonra, kendisini karşılamaya gelen Kral kahyası Marki de Joinville'nin refakatinde, Kral tarafından yollanan ve haşmetli bir merasim alayı oluşturan arabalara bindi ve uzun bir yolculuktan sonra 16 Aralık'ta Paris'in Saint-Antonie mahallesinde kendisine ayrılmış konağa yerleşti. Şehre Kralın, Kraliçenin ve yüksek aristokrasinin yer aldığı muhteşem bir merasimle girmiş; ateşli karşılama konuşmaları yapılmış, şiirler okunmuştu. Yakın dostu Humbaracı Ahmed Paşa'nın bir şiiri de okunan şiirler arasındaydı.

Said Efendi'nin Paris elçiliği 1742 Temmuz ayına kadar sürdü. Bu eğleşme süresinde elçimizin zamanı iki tip etkinlikle geçti. Bunlardan birincisi, başta Versay'a, Kral ve Kraliçeye olmak üzere, prenslere ve yüksek aristokrasiye yapılan protokol ziyaretleriydi. Osmanlı elçisinin kendisi de, Paris'teki konağında, Fransız bakanlara ve yabancı elçilere “muhteşem bir ziyafet” verdi. Said Paşa gayet iyi Fransızca bildiği halde, resmi ziyaretlerinde yanında tercümanlar bulunduruyordu. Kim bilir, bu tercümanlar belki de Sultanın güvendiği adamlardı.

Said Efendi'nin asıl ilgi çekici etkinlikleri kültürel etkinlikleri olmuştur. Oğlunu da götürdüğü operada, Kral locasında, ilk Fransız opera eserlerinden İsseyi izlemiş, daha sonra da Hotel des Comediens Français'nin çok iyi ışıklandırılmış salonlarında üç ayrı tiyatro eseri görmüştü. Ünlü Comediens Française'de ise Fransız ve İtalyan komedileri seyretti. Bunların dışında, Said Efendi, saray ressamlarından Quentin de la Tour 'u da ziyaret etmek ve babasının da portresini yapmış olan bu ünlü ressama, pastel olmasını arzu ettiği bir tablosunu yaptırdı. Duc d'Orleans'ın galerisinde ise en büyük ustaları taş baskıları karşısında büyülendi.

Seyahati esnasında Osmanlı elçisinin en çok ilgi gösterdiği şeyler, aslında, bilim ve teknoloji alanında gördükleri olmuştu. Said Efendi, bu bağlamda, Gobelins ve Savonnerie kraliyet fabrikalarını ziyaret etti. İran ve Levant halılarının da yapıldığı bu imalathanelerde Kral mimarı M. De Cotte kendisine güzel halılar hediye etti. Chevalier de Julienne'in kumaş ve lal renkli boya fabrikası ise özellikle dikkatini çekti ve Said Efendi orada kumaş imalatının çeşitli işlemlerini büyük bir dikkatle izledi.

Said Mehmed Efendi gezisinde, Paris'teki bilimsel çalışmaları izlemeye ve kitaplıkları ziyaret etmeye özel bir önem vermişti. Bu bağlamda, fizik dalında yıllardır deneyler yapan M. Pagny'nin kabinesi, “400'den fazla alet ve edevatıyla” Osmanlı elçisinin derinden etkilemiş, Said Efendi, saat 15:00'de girdiği kabineyi, saat 19:00'da terk etmişti. Büyükelçi, Kralın mühendisi ve “her türlü matematik aleti yapımcısı” M. Nicolas Bion'un kabinesinde de iki saat kaldı ve bazı aletler satın aldı. Daha sonra Bercy'de M. Pajot Onsenbray'ın fizik, kimya ve doğal tarih kabinelerini gezdi ve deneyleri izledi.

Tetkikleri sırasında Said Efendi kralın kitaplığını gezme fırsatı da buldu ve orada da iki saat incelemeler yaptı. Bu vesileyle kitaplığa yeni Osmanlı matbaasının ürünü olan beş kitap hediye etti. Aynı tecessüsle gezdiği Sainte-Genevieve kitaplığında ise kendisine iki orjinal Türkçe mektup gösterildi. Kanuni Süleyman'ın bir sadrazamı tarafından bir Hristiyan prense yazılmış bu mektuplar elçimizi hayretler içinde bırakmıştı.

Said Efendi'nin Paris misyonunun en heyecanlı anılarından biri de, beraberinde getirdiği Rum asıllı bir doktorun Paris Hukuk Fakültesi'ndeki tez savunması olmuştu. Mercure de France'nin İstanbullu bir pratisyen olarak sunduğu Diamantes Vlastus, Padua Üniversitesinde tıp okumuştu ve halen de Osmanlı elçisinin hekimliğini yapıyordu. Vlastus, görüşlerini dokuz jüri üyesiyle tartıştı ve iltifatlar, alkışlar arasında Paris'ten bir diploma almayı başardı. Jüri Başkanı Profesör Procope Couteaux, eski Yunan'a göndermelerle süslediği konuşmasında D. Vlastus'a da övgüler yağdırdı; fakat asıl yücelttiği Said Efendi oldu. Parisli profesör, Osmanlı elçisini “Türkmen ırkının bir filizi olarak değil; bir büyükelçi yada Romanya valisi olarak hiç değil, kişisel değeri” açısından selamlıyor ve onun şahsında Diyojen'in fenerle aradığı insanı, elinde fener olmadan bulduğunu söylüyordu. Salonu dolduran zarif hanımlar da zaten onu görmeye gelmiş ve anlamadıkları bir sürü şeyi onun için dinlemişlerdi. Profesör Procope, Paris'in bugün de Saint-Germain'de turistik bir mekan olarak kullanılan ilk kahvesini açan iş adamının oğluydu.

İstanbul'a Dönüş, Yankılar ve Sonuçlar
Said Mehmed Efendi. Bir sürü veda merasiminden ve son olarak da 13 Haziran'da Hotel de Ville'de bir havai fişek gösterisini izledikten sonra yine bir Fransız gemisine binerek yola çıktı; 1-2 Ekim 1742 akşamı İstanbul'a vardı ve Fransız elçisinin bir mektubuna göre kereye kimliğini gizleyerek çıktı. Le Boree adlı geminin kaptanı Şövayle de Caylus, topları ancak bir saat gecikmeyle gelen Humbaracı Ahmed Paşa şerefine ateşlemişti. Fakat misyon başarıyla tamamlanmış, yeni ilişkilerden iki taraf da memnun kalmıştı. Sadrazam Ali Paşa, Kardinel de Fleury'ye gönderdiği teşekkür mektubunda “elçimizin sözlü olarak anlattıkları, Majestelerinin her jestinin gerçek dostluk, içtenlik ve şefkat dolu olduğu konusunda Sultanımızı ikna etti” deniyordu.

Osmanlı elçisi Paris'teki gezisinde yüksek yönetici zümreyi aşan bir ilgi görmüştü. O sıralardaki mektuplaşmalarda ve daha sonra yazılan anılarda Said Efendi'nin gezintisi ayrıntılı tablolara konu olmuştur. Bu arada genç Osmanlı diplomatını, Aydınlanma ruhu içinde doğuyu daha iyi tanımaya çalışan düşünürler de dikkatle izliyorlardı. Bunlardan Voltaire, aristokrat dostlarıyla yazışarak Said Efendi'nin programını yakından izlemiş ve onunla birlikte bir akşam yemeği planlamıştı. Yemekten sonra bur dostuna yazdığı mektupta, Voltaire, “Türk elçisini gördüm ve beraberce bir akşam yemeği yedik. Bana bizim Hristiyan bakanlardan çok daha açık ve samimi biri olarak göründü” diye yazdı. Fransız düşünür bu sırada tamamlamış olduğu “Muhammed” isimli eserin temsilini de, elçiye saygısızlık olmasın diye, bu vesileyle tehir etmişti.

Said Efendi'nin Fransa Misyonunun Seyasal Sonuçları Neler Oldular?
F. Rousseau, o dönemle ilgili kitabında “Sultan'ın elçisinin 1741'de Paris'i ziyareti hiçbir siyasal sonuç doğurmadı; örf ve adetlerimizi bilen, düzgün Fransızca konuşan bu Türk'ü taşıdığı hediyelerle beraber göndermek için geçtiği yollara üşüşmek Parisli meraklıların tecessüsünü besleyen bir gıda oldu” diye yazmıştır. Gerçekten de Said Efendi'nin elçiliği doğrudan hiçbir siyasal sonuç doğurmadı. Osmanlılar zaten Fransa ile dostluk ilişkisi içindeydiler. Buna karşılık, seyahat bu dostluğun iki ülke tarafından nasıl algılandığı ve nasıl kullanılmak istenildiği konusunda hayli öğretici oldu.

Fransa'da o sıralarda Osmanlı rejimi despotik, insan haklarına saygısı olmayan bir rejim olarak görülüyordu. Villeneuve'nin yerini alan elçi Castellene'a 9 Aralık 1740'da gönderilen talimatta Osmanlı rejiminin 3 esasa (şiddet, kuruntu ve hanedan ailesine saygı) dayandığı ileri sürülmüştü. Oysa sadece Duc de Saint-Simon'un anılarının gösterebileceği gibi, keyfi tutuklama ve işkenceleriyle, saray cinayetleri ve müsadereleriyle Fransa eski rejimi de çok farklı değildi. Fark daha ziyade aydınlanma espirisinin Fransa yönetici zümrelerine de nüfuz etmiş olmasında ortaya çıkıyordu. Başka bir deyişle Fransa yönetici zümresi çıkarları doğrultusunda çok daha rasyonel hareket edebilme yeteneğine ve araçlarına kavuşmuştu. Bu fark onlarda doğululara karşı küçümseme duyguları yaratmıştı.
Said Efendi ve temsil ettiği saltanat gezi boyunca büyük bir saygıya mazhar oldu; haklarında çok övücü konuşmalar yapıldı. Bizzat Said Efendi'nin kişiliği de Fransızların doğulu imajına cok uygun değildi. Belki de bunun da etkisiyle Fransa'da doğululara karşı doğmuş bulunan üstünlük duygusu da tartışma konusu oldu. Said Efendi'nin ressam Aved tarafından yapılmış bir tablosu, Louvres'de sergilenirken, tabloyla ilgili ve Kralın onayından geçmiş bir mektupta Türk ve İranlı isimlerinin neden Fransa'da kötü karşılandığı sorgulanıyor ve alfabenin bazı sözcüklerinin farklı bir biçimde dizilmesinin zihnimiz, hatta bazen de kalbimiz üzerinde yaptığı etkileri görmek şaşırtıcıdır deniyordu.

Fransızlar, Said Efendi'nin Osmanlı devletindeki kariyerini yakından izlediler ve onu kendi politikalarının aracı yapmak istediler. Bunda, çeşitli nedenlerle, aradıklarını bulamadıkları anlaşılıyor. 1747'de Said Efendi, paşa ve kahya olduğu sırada bile diplomatik yazışmalar Katoliklik olan Ermenilerin tutuklandıklarını acı bir dille anlatıyorlardı.

Said Paşa Osmanlı toplumunda hep üst kademelerde oldu; hatta 1755'de 5-6 ay sadrazamlıkta yaptı. Fakat, 176'de ölene kadar, toplumsal ve kültürel hayat üzerinde büyük bir etkisi olmadı. İlginçtir ki bu kadar önemli bir Paris elçiliği yapan Said Efendi bizlere bir sefaretname bile bırakmadı; yada bıraktığı sefaretname tozlu raflarda kaybolup gitti. Ola ki Voltaire'le yemek yemiş ve Fransızca tartışmış bu Osmanlı, bağnaz ve hizipçi sistem içinde fazla gavurluğa bulaşmış olarak damgalanmıştı. Oysa, öyle görülüyor ki ancak onun bilime ve sanata dönük esprisinde Batı ile daha eşitçi ve onurlu ilişkiler kurulabilirdi. Yine de tarihçiler kendisinden olumlu bir biçimde söz ettiler.

Fransızlar Osmanlı Devleti'ni Rusya'ya karşı tampon devlet yapma politikalarını ısrarlı ve tutarlı bir biçimde sürdürdüler. Bunun aracı Osmanlı ordusunun kontrolünü ele geçirmek ve onu Rusya'ya baraj oluşturacak ölçüde modernleştirmekti. 1755'de Baron de Tott da, babasıyla beraber Fransız elçisi Comte de Vergennes'e refakat ederek İstanbul'a geldi.

Baron de Tott'un İstanbul macerası ve yazdığı kitap ayrı bir konudur. Kendisine verilen görev, Fransız diplomasi tarihçileri tarafından şöyle ifade edilmişti: “ Fransa'nın Baron de Tott gibi ajanları Osmanlı ordusunu ancak savaşa devam edebilecek kadar organize edeceklerdi.”

1774'de Küçük Kaynarca Anlaşması'ndan sonra Avrupa diplomasinin temel konusunu haline gelen ‘şark meselesi' içinde Osmanlı toplumunun işgal etmesi arzulanan yer buydu.

Taner Timur Prof. Dr
Toplumsal Tarih 2004 ( sayı 128 )


8 Aralık 2015 Salı

Emile Zola: Suçluyorum



İtham ediyorum; [Suçluyorum]


http://www.blogkhoahoc.net/emile-zola-la-ai-tieu-su-su-nghiep-cuoc-doi-va-dau-an-ca-nhan-d6522.html

Sayın Başkan,

Bir gün bana gösterdiğiniz iyi kabulden dolayı gönül borcunu haketmiş olduğunuz şeref konusunda duyduğum kaygıyı belirtmeme, şu ana dek pek mutlu olan yazgınızın en utanç verici ve en silinmez bir leke almak üzere olduğunu söylememe izin verir misiniz?

Siz, en alçakça itiraflardan tertemiz çıkıp gönülleri fethetmiş bir insansınız. Ancak şu çirkin Dreyfus Olayı isminiz için -yönetiminiz için diyeceğim- ne büyük bir çamurdur! Bir savaş konseyi, çok kısa bir süre önce tepeden gelen bir emirle Binbaşı Esterhazy'yi temize çıkarmayı, tüm gerçeğe ve tüm adalete ağır bir tokat indirmeyi göze aldı. Böylece herşey bitti. Fransa'nın alnına leke sürüldü. Tarih böylesine toplumsal bir cinayetin sizin başkanlığınız sırasında işlendiğini yazacaktır.

Onlar hiçbir şeyden çekinmediklerine göre, ben de herşeyi göze alıyorum. Gerçeği söyleyeceğim. Çünkü davayı ele alan mahkeme, gerçeği tam anlamıyla ve eksiksiz olarak ortaya çıkarmazsa onu söylemeye önceden söz verdim. Konuşmak ödevimdir, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim, uzakta, işlemediği bir suçtan ötürü işkencelerin en korkuncunu çeken suçsuz bir insanın görüntüsünden kurtulamaz.

Namuslu bir insan olarak tüm gücümle ayaklanıp bu gerçeği size haykıracağım sayın başkan. Şerefinizi düşünerek gerçeği bilmediğinize inanıyorum. Bu durum karşısında, gerçek suçlulardan oluşan kötülükçü güruhu size değil de, kime haber verebilirim? Siz ki ülkenin en yüce katında bulunuyorsunuz. İlk Önce Dreyfus'un yargılanması ve hüküm giymesi konusundaki gerçeği ele alalım.
Uğursuz bir adam herşeyi yürütmüş, herşeyi yapmıştır. Bu adam o zamanlar binbaşı olan yarbay Paty de Clam'dır. Dreyfus olayını yaratan odur. Dürüst bir soruşturma ile eylemleri ve sorumlulukları ortaya çıkarılmadığı sürece onu tanımak imkansızdır. O, romansı entrikalarla dolu, sisli, karmaşık bir kafa olarak ortaya çıkıyor. Okuduğu tefrika romanlar dolayısıyla, çalınmış belgelerden, isimsiz mektuplardan, ıssız yerlerdeki randevulardan, dedikodu yapan esrarengiz kadınlardan hoşlanıyor. Dreyfus'a bordroyu dikte etmeyi düşünen odur.Onu baştan sona aynalarla donanmış bir odada incelemeyi tasarlayan da odur. Binbaşı Forzinetti bu adamın, uyumakta olan sanığın yanına elinde fenerle girmek istediğini anlattı. Amacı sanığın yüzüne ansızın ışık tutup, uyku sersemliği içinde onun suçunu yakalamakmış. Herşeyi söylemem gerekmez. Araştırılsın. Herşey meydana çıkacaktır. Yalnız şunu belirteyim : Adli subay olarak Dreyfus olayını mahkemeye götürmekle görevli olan Binbaşı Paty de Clam, işlenen korkunç adli hatanın, tarih ve sorumluluk sırası bakımından ilk suçlusudur.

Bordro, genel felçten ölen Haberalma Dairesi Müdürü Albay Sandherr'in bir suredir elindeydi. Sızmalar olmuştu bu arada. Bugün olduğu gibi o zaman da belgeler yok oluyordu. Bordroyu kaleme alanın arandığı bu sırada, bu adamın ancak genelkurmaydan bir subay ve bir topçu subayı olabileceği düşünüldü: Bordronun ne kadar üstün körü incelendiğini gösteren ikili yanılgıydı bu. Çünkü yapılacak akıllıca bir inceleme sonucunda kolayca anlaşılır ki söz konusu olan bir kıta subayı idi. Kısımca bilinen bir öyküyü burada yinelemek istemiyorum. İlk kuşku Dreyfus üstüne düşer düşmez, Binbaşı Paty de Clam'in sahneye çıktığını görüyoruz.

O andan itibaren Dreyfus'u bulan Binbaşı Clam olmuştur. Dava onun sorunu haline gelmiştir. Haini karıştırmak, onu eksiksiz itiraflara zorlamak için Binbaşı tüm çabasını harcamıştır. Hiç kuşkusuz, işin içinde pek becerikli görünmeyen Savaş Bakanı General Mercier, kendisini kilise tutkusuna kaptırmış görünen Genelkurmay Başkanı General Boisdeffre ve vicdanı pek çok karanlık işi kabullenebilen Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Conse de var. Ama işin başında herkesten önce Binbaşı Paty de Clam bulunuyor. Hepsini o yönetiyor, hepsini ipnotizma ile uyutuyor. Çünkü bu Binbaşı aynı zamanda ruhani konular ile, gizli şeyler bilgisi ile uğraşıyor, ruhlarla konuşuyor. Zavallı Dreyfus'u bu adamın ne gibi deneylerden geçirdiği, hangi tuzaklara düşürmek istediği, nasıl mantıksız sorgulamalar yaptığı, ne denli kıvrandırıcı çılgınlıklara giriştiği bilinemez.

İlkten olup bitenleri gerçek ayrıntılarına değin bilenler mutlaka kabus geçirirler! Binbaşı Paty de Clam Dreyfus' u tutukluyor ve hücreye hapsediyor. Sonra koşup Bayan Dreyfus'un gözünü korkutuyor. Eğer birşey söyleyecek olursa kocasının mahvolacağını söylüyor. O sırada talihsiz Dreyfus yırtınıp duruyor, suçsuz olduğunu haykırıyor. Sonra sorgu , tıpkı bir 15. yy. güncesinde olduğu gibi, esrarengiz biçimde, karmaşık ve zalimce birtakım yollara başvurularak yapılıyor.Tüm bunların dayanağı bir tek çocukça kanıttır: Budalaca hazırlanmış olan bir çizelge. O çizelge ki yalnızca bayağı bir ihanet değil, aynı zamanda dolandırıcılığın da en küstahcasıydı. Çünkü verildiği söylenen tüm sırların hemen hepsi değersizdi. Bu konudaki direnişim boşuna değildi. Bu tohumdan sonraları gerçek suç çıkacaktır ortaya. Fransa’nın başına bela kesilen tüyler ürpertici adaletsizlik hastalığı kendisini gösterecektir. Adli hatanın nasıl işlendiği, bunun nasıl Binbaşı Paty de Clam'ın çevirdiği dolaplardan oluştuğu, General Mercier'in, General Boisdeffre ve General Conse'un nasıl aldanabildikleri, yavaş yavaş sorumluluklarını bırakıp nasıl bir yanılgıya düştükleri konusuna parmak basmak istedim. O yanılgı ki sonraları generaller bunu kutsal bir gerçek, asla tartışılmaz bir gerçek olarak kabul ettirmek gereğine inanmışlardır.Sözün kısası, başlangıçta ihmal ve akılsızlıktan başka birşey göze çarpmıyordu. Olsa olsa tertipçilerin, ortamın dinsel tutkularına ve meslek ilişkilerinden kaynaklanan önyargılara boyun eğdikleri seziliyordu. Budalalıklara aldırış etmiyorlardı.

En sonra Dreyfus, savaş konseyinin önüne çıkarıldı. Duruşmanın kesinlikle gizli yapılması istendi. Sınırı düşmana açıp Alman imparatorunu Notre Dame'a getirmeyi amaç edinen bir hain için bundan daha sıkı sessizlik ve güvenlik önlemleri alınamazdı. Ulus şaşkına dönmüştü. Korkunç birtakım olaylar kulaktan kulağa fısıldanıyor, tarihi tiksindiren satılmışlıklar dilden dile dolaşıyor ve doğal olarak ulus baş eğiyor. Yeterince ağır ceza yok. Ulus, suçlunun rütbesinin kamu önünde alınmasını alkışlayacaktır, onun pişmanlık acısı çekerek yüz karasıyla yaşamasını isteyecektir. Peki, ama o söylenemeyen şeyler, gizli duruşmalarda özenle üstü örtülen, Avrupa'yı ateşe verebilecek o tehlikeli nesneler gerçek miydi? Hayır, işin içinde Binbaşı Paty de Clam'ın romansı ve çılgınca kuruntularından başka birşey yoktu. Tüm bu yapılanlar yalnızca roman tefrikalarının en gülüncünü gizlemek için yapılmıştır. Bundan iyice emin olmak için savaş konseyi önünde okunan iddianameyi okumak yeterlidir.

Bu iddianame hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum. Şeytan Adası’nda çekilen ölçüsüz kefareti düşünüp de çileden çıkmamak elden gelmez. Dreyfus’un birçok dil bilmesi suçtur. Evinde hiçbir tehlikeli belgenin bulunmamış olması suçtur. Ara sıra doğduğu ülkeye gitmesi suçtur. Çalışkan olması, öğrenme kaygısı içinde olması da suçtur. Coşkulanması da suçtur. Coşkulanmaması da suçtur. Ya iddianamenin kaleme alınışındaki bönlükler, boşlukta kalan biçimsel iddialar! Bize suçlamanın 14 esas maddeden oluştuğu söylenmişti. Oysa ki tek bir maddeden; Çizelge maddesinden başka birşey bulamıyoruz. Ve hatta öğreniyoruz ki bilirkişiler de anlaşamıyorlarmış. Aralarından biri Bay Cobert, istenilen yönde karara varmadığı için askerce azarlanmış. Dreyfus’a karşı tanıklık etmeye gelen 23 subaydan da söz ediliyordu. Onların sorguları konusunda henüz bir bilgimiz yok. Ama eminiz ki hepsi de aleyhte tanıklık etmemişlerdir. Bu bir aile davasıdır ve şunu unutmamak gerekir: Davayı genelkurmay istemiştir ve sanığa hüküm giydirmiştir. Şimdi de ona ikinci kez hüküm giydirmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, elde bulunan tek kanıt bordroydu. Onun üzerinde de bilirkişiler anlaşamamışlardı. Konsey dairesinde yargıçların ister istemez beraate gidecekleri anlatılıyor. Bundan dolayı umutsuz bir inatla, hüküm giydirmeyi haklı göstermek için, bugün gizli, ezici bir belgenin varlığı ortaya atılıyor. Bu belge tüm yapılanları haklı çıkarıyormuş ama gösterilemezmiş! Bu bilinemez ve görünemez belgenin önünde bizim boyun eğmememiz gerekiyor demek! Bu belgeyi reddediyorum, tüm gücümle reddediyorum! Gülünç bir belge. Evet, belki de minnacık kadınların söz konusu olduğu ve herhangi bir yerinde Dreyfus’tan söz edilen bir belge! Ulusal savunmaya ilişkin bir belge asla olamaz! Yalandır bu! Ve üstlerinden gelinemeyecek şekilde yalan söylemeleri büsbütün iğrenç ve edepsizce bir tutumdur. Fransa’yı ayaklandırıyorlar, onun haklı coşkusunun arkasına saklanıyorlar. Yürekleri bulandırarak, kafaları karıştırarak ağızları kapatıyorlar. Bundan daha büyük bir kamu suçu olamaz.

Kısacası, Sayın Başkan, bir adli hatanın nasıl işlendiğini gösteren gerçekler bunlardır. Böylece manevi kanıtlar, Dreyfus’un durumu, dayanak yokluğu, Dreyfus’un sürekli olarak suçsuzluğunu haykırması bir gerçeği ortaya koymaktadır: Dreyfus, Binbaşı Paty de Clam’ın olağanüstü imgeleme yetisinin içinde bulunduğu kilise ortamının “pis Yahudi” avının kurbanı olmuştur. Çağımızın yüz karasıdır bu olay.

Şimdi Binbaşı Esterhazy olayına geliyoruz. Aradan üç yıl geçti. Birçok vicdanlar derin rahatsızlıklar duydular, kaygılandılar, araştırdılar, sonunda Dreyfus’un suçsuz olduğu kanısına vardılar.

Bay Scheurer Kestner'in başlangıçtaki kuşkularının, sonra kesin kanıya varışının tarihçesini yapmayacağım. Şu var ki Kestner kendi yönünden araştırma yaparken, genelkurmayda da önemli olaylar geçiyordu. Albay Sandherr olmuştu. Onun yerine haber alma dairesinin başına Yarbay Picquart gelmişti. Picquart bu sıfatla görev başında bulunduğu sırada, birgün eline bir mektup-telgraf geçer. Bu mektup yabancı bir gücün ajanı tarafından Binbaşı Esterhazy'ye gönderilmiştir. Bu durum karşısında Picquart kesinlikle soruşturma açmak zorunda kalır. Şu da var ki Yarbay Picquart, üstlerin isteği dışında hiçbir zaman herhangi bir eylemde bulunmamıştır. Bu nedenle kuşkularını üstlerine, yani General Conse'a sonra General Boisdeffre'e, sonra da General Mercier'in yerine savaş bakanlığına getirilen General Billiot'ya iletir. Pek çok sözü edilen ünlü Picquart dosyası, Billiot dosyasından başkası değildir. Bu, bir astın bakanına hazırladığı bir dosyadır. Bu dosyanın bugün de savaş bakanlığında bulunması gerekir. Araştırmalar 1896 yılının mayısından, eylül ayına dek sürdü. Şunu da belirtmek gerekir ki General Conse, Esterhazy'nin suçlu olduğu kanısına varmıştır. General Boisdeffre ile General Billiot da, bordrodaki yazının Esterhazy'nin yazısı olduğunu yadsıyamazlardı. Yarbay Picquart'ın soruşturması sonucunda böylesine keskin bir gerçek ortaya çıkmıştır. Ne var ki büyük bir heyecan yaratmıştı bu gerçekler. Çünkü Esterhazy hüküm giyerse, arkadan Dreyfus davasını gözden geçirmek kaçınılmaz bir zorunluluk halini alacaktı. Oysa genelkurmay her ne pahasına olursa olsun bunu istemiyordu.
Bu davada karar vermek için en elverişli an, anlamsız sıkıntılar içerisinde kaçırılmış olsa gerek. Şunu belirtmeli ki, General Billiot hiçbir biçimde lekelenmemiş bir insandı. Yeni gelmişti, gerçeği ortaya çıkarabilirdi. Hiç kuşkusuz kamuoyundan korktuğu için, genelkurmayı terk etmek zorunda kalmaktan çekindiği için bunu göze alamadı. İkinci derecedekiler bir yana, General Boisdeffre'yi, General Conse'u bırakmaktan çekindi. Sonra vicdani ile ordunun değeri saydığı şey arasında bir dakikalık bir çatışma oldu.İşte o an geçince iş işten gecmişti. O artık kendini kapıp koyvermişti, şerefini tehlikeye atmış bulunuyordu. Böylece Billot başkalarının suçunu üstüne almış, başkaları kadar, hatta başkalarından fazla suçlu duruma düşmüştü. Çünkü adaleti gerçekleştirmek elinde olduğu halde bunu yapmamıştı. Durum meydanda! 

General Billot, General Boisdeffre ve General Conse, Dreyfus'un suçsuz olduğunu bir yıldan beri biliyorlar. Öyle olduğu halde bu tüyler ürpertici gerçeği kendilerine saklıyorlar! Ve bu adamlar geceleri gene de rahat uyuyabiliyorlar! Ve çok sevdikleri karıları ve çocukları var!

Yarbay Picquart dürüst bir insan olarak görevini yerine getirmişti. Üstleri karşısında adalet adına direniyordu. Hatta onlara yalvarıyordu. İşi sürüncemede bırakmanın yanlış bir tavır olduğunu, gerçek öğrenildiği zaman korkunç bir fırtınanın kopacağını söylüyordu. Sonraları Bay Scheurer Kestner de General Billiot' ya aynı şeyleri söylüyor ve sorunu ele alması, toplumsal bir yıkıma dönüşecek ölçüde ağırlaşmasına göz yummaması için ona yurtseverce yalvarıyordu. Hayır! Suç işlenmişti bir kez, genelkurmay suçunu itiraf edemiyordu. Böylece Picquart başka bir göreve atanarak olabildiğince uzağa, Tunus’a gönderildi. Ona Moris Markisinin olduğu yerde görev verilerek günün birinde, kılıçtan geçtikten sonra yiğitliği övülmek istendi. Gözden düşmedi. General Gonse onunla sıkça mektuplaşıyordu. Ancak ortada açığa vurulması hiç de hoş olmayacak sırlar vardı.

Paris’te gerçek karşı konulmaz bir hızla yürüyordu ve beklenen fırtına bilindiği biçimde koptu. Bay Mathieu Dreyfus, Binbaşı Esterhazy’yi bordronun gerçek yazarı olarak ele verdi. O sırada Bay Scheurer Kestner davanın yeniden gözden geçirilmesi konusunda adalet bakanına dilekçe vermek üzereydi. İşte o günlerde Binbaşı Esterhazy ortaya çıkıyor. İlk Önce çılgın gibidir; İntihara ya da kaçmaya hazırdır. Sonra birden bire kafa tutmaya başlar, zorlu davranışıyla Paris’i şaşkına çevirir.Demek ki yardımına koşanlar olmuştur. Ona, çevrilen dolapları ve düşmanlarını bildiren imzasız bir mektup gönderilmiştir.Hatta esrarengiz bir kadın zahmete katlanıp bir gece ona genelkurmaydan çalınmış bir belgeyi getirir. Onu kurtarması gereken bir belgedir bu. Burada yine Yarbay Paty de Clam’in parmağını gördüğümü söylemekten kendimi alamıyorum. Onun doğurgan yaratma gücünün ürettiği çareler hemen belli oluyor. Dreyfus’un suçluluğu Yarbay Clam’in yapıtıydı. Şimdi bu yapıt tehlikeli durum almıştı.Bu durum karşısında Yarbay Clam nasıl eli kolu bağlı dururdu? Elbette yaptığını savunmak isteyecekti. Davanın yeniden gözden geçirilmesi ne demekti? Şeytan Adası’nda tüyler ürpertici bir biçimde son bulan o zırva, o trajik tefrika romanın yıkılışı olurdu bu! Yarbay Clam buna asla izin veremezdi.

Bundan sonra Yarbay Picquart ve Yarbay Paty de Clam arasında çatışma başlayacaktır. Birisi açıkça, diğeri maskeli olarak düelloya çıkacaktır. Çok geçmeden her ikisini de sivil mahkemenin karşısında bulacağız.Aslında, hep genelkurmayın kendisini savunmasından, işlediği suçu, tiksinçliği, saatten saate artan bir suçu itiraf etmek istemesinden başka birşey değildi bütün bu olup bitenler.

Herkes Binbaşı Esterhazy’yi koruyanların kimler olduğunu şaşkınlıkla soruyordu. En başta perde arkasından her türlü dolabı çeviren, herşeyi yöneten Binbaşı Paty de Clam koruyordu onu. Sonra General Boisdeffre, General Gonse ve bizzat General Billot. Bu generaller binbaşıyı temize çıkarmak zorundaydılar. Çünkü Dreyfus’un suçsuzluğunun ortaya çıkmasına imkan sağlayamazlardı.Böyle birşey yaparlarsa savaş bakanlığı halkın nefreti altında ezilirdi. Böylece bu olağanüstü durum, görevini tek başına yapan dürüst insan Yarbay Picquart’ın maskaraya çevrilmesiyle, cezalandırılmasıyla sonuçlanacaktır. Kurban edilen o olacaktır. Ey adalet, ne büyük bir umutsuzlukla daralıyor insanın yüreği! onun sahtekar olduğunu, Esterhazy’yi mahvetmek için telgraf kartını onun uydurduğunu söyleyecek kadar ileri gittiler.Peki ama neden? Hangi amaçla? Bir neden gösteriniz. O da mı Yahudiler tarafından satın alınmıştı? İşte böylesine alçakça bir görünüm karşısındayız. Ağır suç işlemiş lekeli kişilerin suçsuz oldukları söylenirken bir yanda yaşamı boyunca lekesiz kalmış, şerefli bir insan cezalandırılıyor! Bir toplum bu duruma geldi mi, kokuşmaya yüz tutmuş demektir!

İşte Esterhazy olayı budur Sayın Başkan: Temize çıkarılması gereken bir suçlu söz konusudur. Hemen hemen iki aydan beri yapılan işi saati saatine izleyebiliyoruz. Günün birinde uzun uzadıya coşku dolu sayfalara geçecek olan bu öykünün bir özetini yapıyorum burada. Sonuçta General Pellioux’nun, sonra da Binbaşı Ravary’nin vicdansızca soruşturmalar yaptıklarını gördük. Bu soruşturmalardan alçaklar biçim değiştirmiş, namuslu kişilerse lekelenmiş olarak çıktılar. Sonra da savaş konseyi toplantıya çağırıldı.

Bir savaş konseyinin yaptığını, öbür savaş konseyinin bozabileceğini nasıl umabilmişti? Yargıçların her zaman yapabilecekleri seçmelerin sözünü bile etmiyorum. Askerlerin kanına işlemiş olan yüksek disiplin düşüncesi, onların adalet gücünü zayıflatmaya yetmez mi? Disiplin demek itaat demektir. Savaş Bakanı, Büyük Şef, bir olay konusunda verilmiş mahkeme kararının önemini ve gücünü kamu önünde belirtirken, bir savaş konseyinin onu kesinlikle yalanlamasını mı bekliyorsunuz? Hiyerarşi bakımından olanaksızdır bu. General Billot yaptığı açıklama ile yargıçlara telkinde bulunmuştur. Onlar da ateşe atılırcasına, düşünmeden karar vermişlerdir. Dayandıkları kanının şu olduğu anlaşılıyor: “Dreyfus’a ihanet suçundan bir savaş konseyi hüküm giydirmiştir; Öyleyse Dreyfus suçludur. Şimdi biz bir savaş konseyi olarak onu suçsuz ilan edemeyiz. Çünkü biliyoruz ki Esterhazy’nin suçlu olduğunu kabul etmek, Dreyfus’un suçsuzluğunu açıklamak olacaktır.” Savaş konseyi bu saplantıdan asla kurtulamazdı.

Bu kişiler savaş konseylerimizin sonsuza dek kamburu olarak kalacak ve bundan böyle bu konseylerin kararlarını her zaman kuşku altında bırakacak olan bütünüyle haksız bir karar vermişlerdir. İlk savaş konseyi akılsızca davranmıştır. İkincisi kaçınılmaz bir karar ile ağır suç işlemiştir. Yineliyorum: İkincisinin özrü, yüksek komutanın, daha önceki mahkeme kararının dokunulmaz olduğunu açıklamasından başka birşey değildir. Öyle ki astlar bunun tersini öne süremezlerdi. Ordunun şerefinden söz ediliyor, onu sevmemiz, saymamız isteniyor. Bir tehlike karşısında harekete geçerek, Fransız yurdunu savunacak olan orduyu, tüm ulustan oluşan orduyu, elbette seviyoruz, elbette ona saygı duyuyoruz. Ama söz konusu olan o değildir. Biz onun şerefini ve saygınlığını düşündüğümüz için adalet istiyoruz. Burada söz konusu olan kılıçtır. Belki de yarın başımıza efendi kesilecek olan kılıç! Bu kılıcın kabzasını bağnazca öpmek mi? Asla!

Bir yandan şunu da kanıtladım: Dreyfus olayı karargah şubelerinin işidir. Genelkurmaydan bir subay, yine genelkurmaydan arkadaşları tarafından ihbar ediliyor ve genelkurmay ileri gelenlerinin baskısı ile hüküm yiyor. Genelkurmay suçlu duruma düşmeksizin Dreyfus’un suçsuz çıkması imkansızdır. Bundan dolayıdır ki, karargah şubeleri akla gelebilecek her türlü önleme baş vurarak, basında kampanya açarak, bildirilerle, nüfuzla Esterhazy’yi korumuşlardır. Sırf Dreyfus’u ikinci kez mahvetmek için bunu yapmışlardır.Cumhuriyet hükümeti, General Billot’nun bile düzenbaz takımı diye adlandırdığı bu kimselere yol vermeliydi. Herşeyi baştan başa yenilemeyi ve düzeltmeyi göze alacak olan, gerçekten güçlü ve akıllı, yurtsever bakanlık nerede? Nice kişiler tanıyorum ki, ulusal savunmanın hangi ellerde olduğunu bildikleri için kaygıyla titremektedirler! Yurdun alınyazısının karara bağlandığı o kutsal sığınak, ne aşağılık entrikaların, ne dedikoduların ve savurganlıkların yuvası haline gelmiştir!
Kamuoyunu şaşırtmak, onu çileden çıkartmak ağır bir suçtur. Sıradan ve gösterişsiz insanları zehirlemek, gericilik ve hoşgörmezlik tutkularını tiksinç Yahudi düşmanlığına sığınarak körükleyip azdırmak, suçların en ağırıdır! Eğer bu hastalık iyileştirilmezse insan haklarının özgürlükçü büyük Fransa’sı yıkılacaktır. Yurtseverliği, kin ve düşmanlık için sömürmek bir cinayettir. Ve en sonra, tüm insanlık bilimi geleceğin gerçek ve adalet yapıtını oluşturmaya uğraşırken, kılıcı çağdaş tanrı haline getirmek büyük bir cinayettir.

Derin bir tutkuyla arzuladığımız gerçeğin ve adaletin hiçe sayıldığını görmek ne büyük bir yıkımdır! Bay Scheurer Kestner’in yüreğinde bir çöküntü olabileceğinden kuşkulanıyorum. Öyle sanıyorum ki, sonucunda Bay Kestner, senatodaki gensoru sırasında bir devrimci gibi davranıp içini dökmediği, herşeyi yıkmadığı için pişman olacaktır. O büyük ve dürüst insan, doğruluk içinde geçen yaşamının insanı olarak kalmıştır. Gerçeğin kendi kendine yeterli olduğuna, özellikle herşeyin gün gibi açık göründüğü bir sırada başka türlü düşünülemeyeceğine inanmıştır. Yakında güneş parlayacağına göre ne diye herşeyi altüst etsindi? İşte bu güven dolu serinkanlılığı yüzündendir ki Kestner korkunç biçimde cezalanmıştır. Aynı şeyi Yarbay Picquart için de söyleyebiliriz. O ki ağırbaşlılığı ve yüksek onuru uğruna General Gonse’un mektuplarını yayınlamak istemiştir. Üstlerinin kendisine çamur attığı, onu en beklemedik ve onur kırıcı şekilde mahkemeye verdikleri bir sırada gösterdiği titizlik, disipline saygılı kalışı, ona büsbütün değer kazandırmaktadır. Ortada işleri tanrıya bırakan iki kurban, iki yiğit kişi, iki temiz yürekli insan var. Ve dahası, Yarbay Picquart’ın şu iğrenç durumla karşılaştığı görülmüştür: Bir Fransız mahkemesi, savcının bir tanığı kamu önünde suçlamasına olanak verdikten sonra, bu tanık açıklama yapmak ve kendini savunmak üzere mahkemeye alınınca, duruşma gizli yapılmıştır. Bunun da ağır bir suç olduğunu söylüyorum. Bu suç kamu vicdanını ayaklandıracak özelliktedir. Şurasını kesinlikle belirtmeliyim ki, askeri mahkemelerin adalet konusunda acayip düşünceleri vardır.

Yalın gerçek budur, Sayın Başkan ve bu tüyler ürpertici gerçek başkanlığınız için bir leke olarak kalacaktır. Bu davada hiçbir yetkinizin bulunmadığı, sizin çevrenizin ve anayasanın tutsağı olduğunuz kanısında değilim. Hiç değilse bir insanlık ödeviniz vardır: Bunu düşünecek ve yerine getireceksiniz. Bu davanın zaferle sonuçlanacağından asla kuşkum yok. Şimdi daha büyük bir kesinlikle yineliyorum: Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır. Herkesin aldığı durum bugün açıkça belli olduğuna göre, dava ancak bugün başlamıştır: Bir yandan gerçeğin gün ışığına çıkmasını istemeyen suçlular, öte yanda herşeyin aydınlanması için yaşamlarını vermeye hazır olan adaletseverler. Daha önce söyledim, yine söylüyorum: Gerçeği yeraltına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün, kendisiyle birlikte pek çok şeyi havaya uçurur. Bu tavırla ilerisi için yıkımların en gürültülüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını herkes görecektir.

Mektubum fazla uzadı Sayın Başkan; Bir sonuca varmanın zamanıdır.

Yarbay Paty de Clam’ı adli hatanın iblisçe düzenleyicisi olarak suçluyorum. Sonra da uğursuz yapıtını, üç yıldan beri en şaşırtıcı ve en baştan başa suç olan dalaverelere başvurarak savunmakla suçluyorum onu.

General Mercier’yi, hiç değilse düşüncesizliği yüzünden, çağımızın en büyük haksızlığında suç ortağı olmakla suçluyorum.

General Billot’yu, Dreyfus’un suçsuzluğu konusunda elinin altında bulundurduğu kesin kanıtları saklamakla, saygınlığı tehlikeye düşen genelkurmayı siyasal amaçla kurtarmak için, insanlığa ve adalete karşı ağır suç işlemekle suçluyorum.

General Boisdeffre’i ve General Gonse’u aynı suçun ortakları olarak suçluyorum. Birisi, hiç kuşkusuz papaz egemenliği tutkusu yüzünden, teki ise belki, karargah şubelerini dokunulmaz sayacak kadar mesleğe bağlı olduğu için suça ortak olmuşlardır.

General Pellieux ile Binbaşı Ravary’yi, vicdansızca soruşturma yapmakla suçluyorum. Bununla, soruşturmanın en aşırı yanlılıkla yapıldığını belirtmek istiyorum.

Üç yazı uzmanı, B. Belhomme, B. Varinard ve B. Couard’ı uydurma ve hileli raporlar düzenlemekle suçluyorum. Yapılacak tıbbi muayene sonunda bu kişilerin görme ve düşünme yetersizliğinden hasta oldukları saptanmazsa suçlamadan kurtulamazlar.

Savaş dairelerini, basında özellikle l’eclair ve l’echo de Paris gazetelerinde, kamuoyunu şaşırtmak ve işledikleri suçu örtbas etmek için tiksinç bir kampanya yürütmekle suçluyorum.

En sonra, birinci savaş konseyini, bir sanığa gizli kalan bir belgeye dayanarak hüküm giydirdiği için hukuku çiğnemekle suçluyorum. İkinci savaş konseyini de üstten gelen emre uyarak, bir suçluyu, suçunu bile bile temize çıkarıp ağır adli suç işlemekle, böylece birinci konseyin yasaya aykırı davranışını örtbas etmekle suçluyorum.

Bu suçlamalarda bulunurken, 29 temmuz 1881 tarihli Basın Yasasının 30 ve 31. maddelerine karşı geldiğimi, bu yasanın lekeleme suçlarına ceza belirlediğini bilmiyor değilim. İsteyerek kendimi tehlikeye atıyorum.

Suçladığım kişilere gelince: Hiçbirini tanımıyorum. Onları hiç görmedim. Kendilerine karşı ne hıncım var, ne kinim. Onlar benim için topluma kötülük eden kişilerden, kafalardan başka birşey değildir.

Benim burada yaptığım şey gerçeğin ve adaletin ortaya çıkmasını hızlandırmak için devrimci bir araca başvurmaktan başka birşey değildir.

Bir tek tutkum var; Bunca acılar çeken ve mutluluğa hakkı olan insanlık adına duyduğum aydınlık tutkusu. Coşkulu protestom, yüreğimden kopan çığlıktan başka bir şey değildir. Beni ağır ceza mahkemesi önüne çıkarmayı göze alsınlar ve herkesin önünde soruşturma açılsın! Bekliyorum.

Sayın Başkan, derin saygılarımın kabulünü dilerim.”    

Besteci Grieg ve Dreyfus Davası




Norveçli besteci Edvard Grieg, artık bütün dünyanın tanıdığı ve sevdiği  besteci olmuştu. Bütün büyük şehirlerden konser teklifi alıyordu. Bu arada konser vermek üzere Paris’e de çağrılmıştı.  Fakat besteci, Dreyfus davasının yeni sonuçlandığı günlere tesadüf eden bu daveti kabul etmek şöyle dursun, Fransız resmi makamlarına gayet ağır bir mektup yazarak, Fransız halkının düşmanlığını kazandı. Grieg mektubunda şöyle diyordu:

“Fransız olmayan herkes gibi ben de memleketinizdeki  adaletsizlik konusunda nefret duymaktan kendimi alamıyorum. Bu durum karşısında Fransız halkının karşısına çıkmak istemem.”

Grieg’in bu mektubu bütün Fransız gazetelerinde yayımlanmıştı. Halk arasında Norveçli besteciye karşı büyük öfke uyandı. Fransızlar da Grieg'in sınırlarından içeriye adım atmasını istemiyorlardı.

Aradan epey bir zaman geçtikten sonra, Grieg'in bir konser idare etmek üzere Paris'e gelmesi kararlaşınca Paris basını bestecinin aleyhinde halkı kışkırtıcı yayın yapmaya başladı. Grieg'in Paris'e ayak bastığı gün ortalık bir hayli karışmıştı. Besteci sinirlerini yatıştırmak için doktorun tavsiyesiyle uyuşturucu ilaç almak zorunda kaldı.

Konser salonunda halk ikiye bölünmüştü. Grieg'i alkışlamak isteyenler bir yanda, yuhalamak isteyenler öbür yandaydı. Besteci sahneye çıkınca yuhalayanların sesi alkışlayanlarınkini bastırdı. Grieg, birkaç kere orkestraya başla işareti vermek istediyse de salondaki gürültü yüzünden konser başlayamadı.

Böylece aşağı yukarı yarım saatten fazla zaman geçti. Gürültünün dinmesini beklemek boştu. Grieg son bir defa değneğini kaldırdı orkestrayı başlattı. Bestecinin Peer Gynt süitinin tatlı nağmeleri salonu doldurunca gürültüler de birdenbire kesildi. Birinci kısmın sonunda şiddetli bir alkış ortalığı inletti. İkinci ve üçüncü kısımların sonunda gösteri daha da atmıştı. Eser bittiği zaman besteci altı defa halkı selamlamak zorunda kaldı. O güne kadar hiçbir Fransız bestecisine bu derece büyük bir gösteri yapılmamıştı.


Hayat Ansiklopedisi, 3.cilt, s: 1383 

Müzik için Link:

Edvard Grieg - Peer Gynt Suites - 1 and 2: https://www.youtube.com/watch?v=O2gDFJWhXp8

Film Üzerine: Cezayir Savaşı (The Battle of Algiers)





 K. Murat Güney
 
Yönetmenliğini Gillo Pontecorvo’nun üstlendiği “The Battle of Algiers” filmi 1964 yılında ilk kez gösterildiğinde Cezayirliler Fransa’yla giriştikleri bağımsızlık savaşlarını kazanalı iki yıl olmuştu. O zamanlar nüfusu 9 milyon olan Cezayir’in bir milyon kaybına neden olan bu kanlı savaşın ardından çekilen filmde yönetmen özellikle 1954 ila 1957 arasında Cezayir şehri ve Cazbah bölgesi FLN’nin (National Liberation Front) hareketi çerçevesinde gelişen politik ve toplumsal olayları konu edinmişti. Filmin tarafgirliği ve içeriği üzerine tartışmaya başlamadan önce “The Battle of Algiers”in gösteriminin 1971 yılına kadar Fransa’da yasak olduğunu, o yıldan sonraki gösterimlerinin büyük çoğunluğunun da Cezayir’de yapılan işkencelere dair sahneler sansürlenerek yayınlandığını belirtmekte fayda var. Bu anlamda bir sinema eseri olmanın ötesine geçip, siyasal ve toplumsal bir olguya dönüşen film, Vietnam (Viet Minh), İrlanda (IRA) ve Nikaragua (Sandinistas) gibi başka coğrafyalarda süre giden ulusal bağımsızlık hareketleri taraftarlarınca da sıklıkla izlenmiştir.
Bu değinmelerden sonra artık sırasıyla, filmin tarafgirliğini; Cezayir ve Fransa ulusları arasındaki kutuplaşmaların filmde nasıl sembolleştirildiğini ve Cezayir’in bir ulus olma sürecine dair filmden yakalanabilecek ayrıntıları tartışabiliriz. Böylece “The Battle of Algiers” filmi üzerinden anti-colonial hareketin ve üçüncü dünyanın uluslaşma sürecinin nasıl hem bir ulus olarak tanımlanabilmek için batıya “benzeme” ve hem de bağımsız olabilmek için sömürgeci batılı ulusa karşı “farklılığını” ortaya koyma çabasını beraberinde getirdiğini göstermeye çalışacağım.

“The Battle of Algiers” şüphesiz taraflı bir film. Eski bir PCI (İtalya Komünist Partisi) üyesi olan ve Sovyetlerin 1956’da Macaristan’ı işgalinin ardından partiden istifa edip bağımsız bir solcu olarak üçüncü dünyadaki ulusal kurtuluş hareketlerini destekleyen (hatta bir iddiaya göre FLN için bizzat Fransa’dan İsviçre bankalarına para aktaran) yönetmen Gillo Pontecorvo, film boyunca Cezayirlilerin tarafından soruna yaklaşıyor. Cazbah’ın Fransızlarca bombalanması, Cezayirlilere yapılan işkencelere dair sahneler, genel greve katılanların uğradığı şiddetli baskıların açıkça ortaya konması, bu tavrın göstergeleri olsa gerek. Lakin karşı tarafın, yani Fransa’nın özellikle askeri komutan Colonel Mathiue karakteri aracılığıyla zeki, saygın ve ağırbaşlı temsili, filmin taraflar arasındaki tutumunu biraz olsun dengeliyor. Özellikle belgesel tarzında çekilen bombalama, gösteri yürüyüşleri ve genel greve dair görüntüler, siyah beyaz çekim ve oyunculuğu ile ağırlığını koyacak tanınmış aktörün bulundurulmayışı “The Battle of Algiers”in oldukça objektif bir yapım olarak algılanabilmesini sağlıyor.
Film boyunca Fransız ve Cezayir ulusları arasındaki kutuplaşma Fransız komutan Colonel Mathiue ve FLN liderlerinden Cafer ve Ali ‘La Pointe’ karakterleri aracılığıyla resmediliyor. Colonel Mathiue, Hindiçin ve Süveyş’teki topraklarını kaybeden ve itibarını yeniden kazanabilmek için kendisinin de ifade ettiği gibi sağcısından solcusuna Cezayir’i kaybetmemekte kararlı olan Fransız ulusu adına askeri müdahaleyi yöneten bir kahraman, karşısındaki Cafer ise ulusunun bağımsızlığı için mücadele eden ve en az Mathieu kadar aydın ve saygın bir Cezayir milliyetçisi olarak canlandırılıyor.
Bu üst düzey ve karşılıklı saygı temelinde(!) şekillenen düşmanlığa karşın film aynı zamanda kutuplaşmanın sokaktaki şiddet dolu yansımasını da gösteriyor. Bir Fransız askerine karşı düzenlenen suikastın ardından sokakta her şeyden habersiz oturmakta olan yaşlı bir Arap’ın Fransızlarca “sadece Cezayir yerlisi olduğu için” suçlanıp tartaklanması bu durumun en çarpıcı örneği. Benzeri bir şekilde, filmde de gösterildiği gibi, Cezayirlilerin şehrin Cazbah bölgesine adeta hapsedilerek giriş çıkışların sıkı kontrol altına alınması ve Fransızlar ile Cezayirlilerin böylece coğrafi olarak da net sınırlarla ayrılmasının, karşı milliyetçiliğin Cezayirliler arasında yaygınlaşmasına vesile olduğu söylenebilir. Bir anlamda FLN’nin terörist saldırıları çifte etki yaratmıştır: Saldırılar bir taraftan Cezayir’de yaşayan Fransızları korkutup tedirgin ederken, diğer taraftan şiddeti tırmandırarak Fransızları baskıyı arttırmaya kışkırtmış ve sadece “yerli” olduğu için baskı görenleri adeta Cezayirli olmaya zorlayarak ulusal bir Cezayirlilik bilincinin oluşmasında etkili olmuştur. Çekilen acıların Cezayir halkını birbirine yakınlaştırmasının ve böylece Fransızları da keskin çizgilerle öteki ve düşman olarak tanımlamalarının uluslaşma sürecinde önemli bir payı olduğu aşikardır.
Lakin Cezayir’in uluslaşma sürecinde terörizmin bir yöntem olarak tek başına yeterli olamayacağı FLN’nin lider kadrosu tarafından bilinen bir gerçekti. Bu noktada FLN’nin sosyal alanın yeniden düzenlenmesine dair filmde yansıtılan iki bildirisi büyük önem taşıyor. Bunlardan ilki içki ve uyuşturucu alımının, satımının ve kullanılmasının yasaklanmasına dairdir ve bu yasa bir zaman Çin’de sömürgeci İngilizlerin ülkeye kaçak yolla soktukları afyonun yasaklanmasıyla sembolleşen anti-colonial harekete benzerliğiyle dikkat çekiyor. İkinci bildiri ise evlilik reformuna dair. FLN’nin bildirisi uyarınca modern ve geleneksel evlilik ritüelleri sentezlenerek kayıt altına alınıyor. Böylece FLN hem (Hobsbawm’ın creation of tradition olarak adlandıracağı bir şekilde) ulusal yapay bir gelenek oluştururken hem de yasama, yürütme, kontrol altına alma mekanizmalarını üzerine alarak devletleşme yolunda ilk adımlarını atmış oluyor.
Filmin FLN’nin terörist bir örgütten toplumsal bir harekete nasıl dönüştüğüne dair en çarpıcı sahnesi şüphesiz Ali ‘La Pointe’ ve Cafer arasında geçen tartışma. Cafer, FLN’nin kitlesel bir hareketine dönüşmesi taraftarı olan elit ve entelektüel bir portre çiziyor, diğer yandan şiddet yanlısı, cahil ve halka daha yakın görünen Ali silahlı mücadelenin tek yol olduğunu düşünüyor. Cafer bu tartışmada Cezayir’in BM tarafından tanınan saygın bir ulus olabilmesi için şehir gerillası yöntemlerinin ancak başlangıçta etkili olabileceğini, hareketin halk tarafından benimsenmediği sürece zayıf düşeceğini vurguluyor ve Cezayir şehrinde örgütledikleri genel grevin, ulus bilinci oluşmasına hizmet edeceğini savunuyor. Grev gerçekten de bu amaca hizmet ediyor ve Cezayir kurtuluş hareketine uluslararası toplumda bir saygınlık ve meşruiyet zemini sağlıyor. Bu noktada durup bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Bir kere FLN liderlerinin büyük çoğunluğunu batılı görünümlü, elit ve büyük olasılıkla batıda (hatta Fransa’da) eğitim görmüş olduklar gözden kaçmayan bir gerçek. Ulusal bilinçlerini kazanmalarında bu eğitimin etkili olduğu söylenebilir. Kısacası FLN liderlerinin büyük çoğunluğu Avrupalı aydınlara “benzemek”tedir. Diğer tarafdan örgütledikleri eylem olan genel grev de Avrupa kökenli bir eylem olup Cezayir ve Arap gelenek ve tarihinde yeri yoktur. Tam da bu noktada talepleri, (ki FLN’nin nihai amacı Cezayir’in uluslar arası alanda bir ulus olarak “tanınması”dır.) yöntemleri, talepleri batıya (evrensele) “benzedikçe” Cezayir ulusal hareketi meşru, saygın ve diğer bağımsız uluslarla “eşit” olarak kabul edilmiştir. Diğer yandan benzeme süreciyle eş zamanlı olarak Cezayir ulusal hareketi, sömürgeci devlet Fransa’yla arasındaki farklılıkları netleştirip ondan ayrılmaya çalışmaktandır. Bu durum ilk başta bir paradoks gibi gözükmektedir ve bu çelişkinin de Benedict Anderson’u Imagined Communities adlı çalışmasında değindiği ulus kavramına ait üç paradokstan biri olan kavramın “formal universality” özelliğine karşılık “particularity in its manifestation” özelliğine de sahip olduğuna dair yaklaşımına denk düştüğü söylenebilir. Anderson’a göre ulus kavramı evrenseldir ve dünya uluslar şeklinde örgütlenmiştir, diğer yandan ulus olabilmek için her topluluk diğer uluslardan bir şekilde farklı olmak zorundadır. (Örneğin her ulusun bir ulusal dilinin olması evrensel bir gerçektir, diğer yandan her ulusal dil de birbirinden farklıdır.) Cezayir için de durum böyledir. Fransa, Cezayir’e göre hem diğer uluslarla eşit bir ulus olarak tanınabilmesi için örnek alınan ulus-devlet modelidir, hem de farklılığını tanımlayacağı düşmandır. Cezayir ne zaman bir kabile, aşiret topluluğu veya dinsel cemaat olmaktan çıkıp da batılı modele uygun bir ulusa dönüşmüştür (en azından kurumsal örgütlenme ve devlet bağlamında) o zaman batılı güçler Cezayir’i bağımsız bir ulus olarak tanıyıp oradan çekilmiştir. Baurillard Simulasyon ve Simulakr adlı kitabında bu yorumu daha da ileriye götürerek savaşı aslında Fransa’nın kazandığını ileri sürmüştür. Zira Fransa’nın karşısında artık denetlenemez birçok aşiret ve pre-modern topluluk yerine; tanımı ve sınırları belli, oyunu az çok kurallarına göre oynayan ve muhatap alabileceği bir devlet vardır. Yani Fransa kendini iyi kötü Cezayir’e zaten kopyalamıştır. Kısacası Anderson’un paradoksu aslında paradoks falan değildir. Hindistanlı sosyolog P. Chatterjee ise aksi görüştedir. Nation and ist Fragment adlı eserinde “Whose imagined community?” sorusunu yönelterek Anderson’un teorisini üçüncü dünyada yaşayanlar için kendi adlarına hayal edebilecekleri bir alan bırakmamakla eleştirir. Chatterjee’ye göre ulus olma sürecinde devletteki ile toplum ve kültürel alandaki dönüşümler birbirinden ayrılmalıdır. Örneğin Hindistan’daki uluslaşma sürecinde devlet tam anlamıyla batıyla birörnek gelişirken, sosyologa göre Hint kültürü batı kültürü ile sentezler oluşturarak özgünlüğünü korumuştur. Bu durumda anti-colonial hareket de bir “benzeme”den çok “farklılığını” ortaya koyma mücadelesidir. Her ne kadar devlet ile kültürel ve toplumsal yaşam arasında Chatterjee’nin vurguladığı denli derin bir ayrıklık olmadığı söylenebilirse (kültürün, sanatın ve toplumsal yaşamın da uluslaşma sürecinde batılı tarzda yoğun bir şekilde kurumsallaştığı gerçeği Chatterjee’nin teorisini bence zayıflatmaktadır) ve bugün artık iyiden iyiye küreselleşmiş ve medya teknolojileri ile kuşatılmış olan bir dünyada farklılıklardan söz etmek güç olsa da hala üçüncü dünya ila batı arasında farklar olduğu bir gerçektir. Bu durum belki de kendisini en açık şekilde Avrupa’nın Asya ve Afrikalı göçmenlere karşı yürüttüğü ayrımcı ve dışlamaya yönelik tavrında dışa vurmaktadır.
Bu uzun teorik tartışmalardan sonra tekrar “The Battle of Algiers” filmine dönecek olursak, filmin işte bu farklılık ve aynılıkların ortaya çıkışını yansıtması açısından tarihe tanıklık ettiğini söyleyebiliriz. Film sadece Cezayir’in ulusal kurtuluş hareketine değil aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 60’ların ortalarına kadar başta Afrika olmak üzere dünyanın dört bir yanında hızla yükselen anti-colonial hareketlere ışık tutmaktadır.
Özellikle 1954-57 arası Cezayir’de şehir savaşı ve NFL’nin kent içinde Fransız ordusu tarafından sindirilmesi olan bitenleri konu eden “The Battle of Algiers” 1962’de Cezayir’e bağımsızlığını getiren kitlesel gösteri ve çatışma görüntüleriyle sona eriyor. İlk terörist saldırılardan beri epeyce yol kat etmiş olan ve 60’lardan sonra yeşil-beyaz ay yıldızlı ulusal bayrakları ve milli marşlarıyla bir ulus olmak için gereken son ritüelleri de yerine getiren Cezayir’in o tarihten bugüne BM üyesi saygın bir ulus olarak tanınmaması için artık hiçbir neden bulunmuyor.

 http://davetsizmisafir.org/2005/01/05/cezayir-savasi-the-battle-of-algiers/

Film için link: https://www.youtube.com/watch?v=y-7j4WVTgWc