ulus devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulus devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2021 Perşembe

Avrupa'da Eski Roma'dan İtibaren İsim ve Soyadı Verme Geleneği

 


Klan ve aile, Roma'nın kişi adları sisteminin temelini oluşturur. Patrici  sınıfı üyesi bütün erkeklerin üç adı vardır. Praenomen veya birinci ad genellikle on iki adlık kısa bir listeden seçilir ve genellikle kısaltılmış olarak yazılır:

1.       C (G) = Gaius

2.       Gn = Gnacus

3.       D = Decimus

4.       Fl = Flavius

5.       L = Lucius

6.       M = Marcıus

7.       N = Numerius

8.       P = Publius

9.       (Q) = Ouintus

10.        R = Rufus.

11.        S = Sextus.

12.        T = Titus

Nomen kişinin klanını, cognomen ise ailesini yösterir. Dolayısıyla "C. Julius Caesar” Juliler klanından (gens), Caesar ailesinden (domus) Gaius demektir.

Aynı soylu klan üyesi bütün erkekler, aynı nomen (klan adı) paylaşırlarken, onların baba tarafından bütün erkek akrabaları da, hem aynı nomen’i hem de aynı cognomen’i (aile adı) paylaşırlar. Dolayısıyla herhangi bir anda, ortalarda dolaşan ve her biri ancak kendi praenomen’i ile ayırt edilebilen birçok Julius Caesar vardır. Ünlü generalin babası L. Julius Caesar'dır. Aynı ailenin birçok üyesinin üç adı da aynı ise ek sıfat  veya lakaplarla ayırt edilirler:

P. Cornelius Scipio Tribun. MÖ396-395

P. Cornelius Scipio Barbatus (Sakal) diktatör 306

P. Cornelius Scipio Asina (Dişi Eşek) konsül 221

P. Cornelius Scipio konsül 218  Africanus’un babası

P. Cornelius Scipio Africanus Major (Yaşlı Afrikalı 230-184) General konsül 205. 194 Hanninal’e karşı zafer kazandı

P. Cornelius Scipio Asiaticus (Asyalı) Africanus'un erkek kardeşi

P. Cornelius Scipio Africanus Minör (Genç Afrikalı) Africanus Major'un oğlu

P. Cornelius Scipio Aemilianus Africanus Minör Numantinus (Numanth MÖ 184- 129). Africanus Minör'ün kabul edilmiş oğlu. Kartaca’yı yıkmıştır.

P. Cornelius Scipio Nasica (Burun), konsül 101

P. Cornelius Scipio Corculum (Küçük Kalp), Pontifex Maksimus 150

Marius veya M. Antonius gibi pleblerin nomeni yani klan adı yoktur.

17 Şubat 2017 Cuma

Milliyetçilik

Craig Calhoun


http://ursay.org/2016/11/13/what-is-nationalism/
İkiyüz senedir, kimi zaman manşetlere çıkan, kimi zaman da
modasının geçtiği ilan edilen milliyetçilik, devrimlerde ve bağımsızlık
mücadelelerinde önemli bir rol oynamıştır. Ama o asıl,
milliyetçi projelerin ulaştığı başarının bir ölçüsüdür; bu öyle bir
başarıdır ki sanki bize uluslar hep varmış ve siyaseten hep özerkmiş
gibi gelir. En azından zengin Batı ülkelerinde, dünya görüşümüzün
-örneğin, vatandaşlığın ve pasaportların düzenlenişi, tarihe
bakışımız, edebiyat ve sinemayı sınıflandırma biçimimiz,
olimpiyat oyunlarında yarışma şeklimiz gibi- içine işlemiş olan
milliyetçiliği görmezden gelmeye yatkınızdır.

19 Aralık 2015 Cumartesi

Milliyetçilik

[Yazının tamamını okumak için aşağıdaki linke bkz.]

Emre GÖKALP



http://www.magnoliabox.
com/tag/careless%20talk
Ulusalcılık/Milliyetçilik, diğer taraftan,  heterofobiyi ve zenofobiyi yaygınlaştırarak ve bu duyguyu devlet otoritesine sadakat ve iktidar karşısında disiplin sağlama hizmetinde seferber eder. Milliyetçiliklere göre, günümüzde yabancılar kamusal tehditler ve “kirletici unsurlar” olarak, ülke sınırları içinde ve dışında olarak, her yerdedir. Her zaman “bizden” nefret eden ve “bize” karşı komplo düzenleyenler olarak evrensel düzeyde vardır.
(Hobsbawm,1992, s.205). Balibar’in (1991c, s.269) vurgulamış olduğu gibi, bu durum önemli bir paradoks oluşturmaktadır ve ulus, siyasal olarak tam anlamıyla yabancılaşmış bir topluma karşılık gelmektedir. Çünkü bir taraftan bireylerin kendilerini “evlerinde” hissedecekleri, çünkü “biz bize” olacakları bir ulus-devlet geçmişe dönük bir biçimde tahayyül edilir, diğer taraftan ise bu devlet içinde oturulamaz kılınır; durmadan düşmanın “içeride” olduğu keşfedilir ve bir taraftan da ulus “dış” düşmanlar karşısında birleşmiş bir topluluk olarak ortaya çıkarılmaya çalışılır (Balibar, 1991c, s.269). 

13 Aralık 2015 Pazar

Tarihteki Saptırmaları Tarihin İçinden Okumak





 30.09.2003  

İlhan Tekeli

Geçen haftalarda günlük gazetelerde daha çok Osmanlı tarihinin anlatısı içinde yer alan birçok olgunun hiçbir gerçek dayanağı bulunmadığı ya da bu dayanakların kuşkulu olduğu konusunda yazılar ve röportajlar yer aldı. Bu yazılarda Ulubatlı Hasan diye birinin bulunmadığı, Fatih'in Ayasofya'ya atıyla girmediği, Osmanlıların gemilerini Kasımpaşa sırtlarından aşırmasının yoruma açık olduğu, Katerina'nın Baltacı Mehmet Paşa'nın çadırına gitmesinin söz konusu 
olmadığı vb. konuları üzerinde bir magazin malzemesi edasıyla duruldu. 

Her bilimsel faaliyet gibi tarih de yanlış çıkarılmaya her zaman açık kalacaktır. Yeni araştırmalar, yeni arkeolojik bulgular, yeni bakış açıları tarihin anlatısını değiştirecektir. Bu her bilim alanı için normal olan bir durumdur. Oysa gazetelerde yanlışlığı iddia edilen olgularda söz konusu olan yanlışlıklar bilimin normal pratiği içinde yapılmış ve bilimsel gelişme içinde elenmesi söz konusu olan yanlışlıklar değildir. Bunun ötesinde kimi tarih yazıcılarının bazı olayları anlatırken mistifiye ederek toplumun ideolojisini yönlendirmek amacıyla saptırması eleştirilmektedir. Bu bir magazin edası içinde gündeme getirilmiş olsa da önemli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkmaktadır. Belli bir tarihsel döneme ilişkin gerçek dışı olgular tarihten elenmekte, ama bu olmamış olgular başka bir dönemin tarihine sokulmuş olmaktadır. Sapmaların yaratıldığı yılları anlamak için tarih anlatısındaki bu sapmaların yeterli bir biçimde yorumlanması gerekmektedir. Yani bu sapmalar bir yandan elenirken, öte yandan tarihe mal edilmiş olmaktadır.

Sosyal bilim alanındaki çalışmalar, günümüzde gelenek olduğu varsayılan birçok olgunun aslında yeniden icat edildiğini açıkça göstermiştir. Kısaca yaptığımız bu saptamalar göstermektedir ki tarihçiler dünyasında sürekli bir iç çatışma yaşanmaktadır. 
Toplumlarda bir yandan günün gereksinmeleri doğrultusunda tarihi saptırma, öte yandan da bu sapmaları açığa çıkarma, temizleme eğilimi bir arada bulunmaktadır. Tarih alanındaki bu temizleme diğer bilim alanlarında yanlışların elenmesi sürecinden çok daha zor olmakta, büyük dirençle karşılaşılmaktadır. Bu zorluğu kavrayabilmek 
için toplumda tarihi saptırma gereksinmesinin nereden kaynaklandığına açıklık kazandırmak gerekir.

Denilebilir ki tarihte sapmalar yaratmak gereksinmesi ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla yoğunluk kazanmıştır. Ulus devletin ortaya çıkmasıyla birlikte bireylerin kimliklerinin kendi yerel çevrelerinden koparılarak daha büyük ülke mekânını kapsayacak biçimde yeniden kurulması gerekmiştir. Emeğin sanayide çalışacak biçimde serbestleştirilmesi, ülke pazarının bütünleştirilmesi ve büyütülmesi vb. işlevler için bu gereklidir. İşte ulusçuluk ideolojileri bu yerel üstü mekânda yeni bir kimlik inşası işlevini yüklenmektedir. Bu ideolojiler de kimlik inşasını gerçekleştirmek için tarihe başvurmaktadır.

Ulusçuluk yöneldiği ulusun ezelden ebede kadar uzanan sürekliliğini kurmak ister. Ama çoğu kez bu devamlılık açıkça kurulamaz. Ulusçuluk ideolojisi ve bilinci aslında yeni ortaya çıkmıştır. Onu ezele kadar uzandırmanın yolu, genellikle "uyanma" metaforunun kullanılması yardımıyla bulunur. Uyuyan bilinç uyanmıştır. Bizim yeni olarak gördüklerimiz işte bu uyanış sonrasında olanlardır, onların kökleri uyanış öncesinde de bulunmaktadır, ama onları görebilmek için geçmişe bu gözlükle bakmak gerekmektedir.

Bir ulusun üyeleri kendilerini diğer uluslardan ayrı bir kimliğe sahip olarak hissedebilmek için, kendilerini diğer uluslardan farklı olarak görmelidirler. Ulusal ideolojiler bu farklılığın yaratılmasında iki farklı strateji kullanmaktadırlar. Bunlardan birincisi ötekiler yaratmaktır. Düşmanlıkları içteki dayanışmayı sağlayıcı bir araç olarak kullanmaktır. 

Ama "öteki" yaratmak tek başına yeterli olmamaktadır. O ulusun üyeleri farklılıklarını kendilerinin olumlu gördüğü değerler üzerinden kurabilmelidirler. İşte ezelden ebede kadar uzanacak özcü nitelikler taşıyan bu üstünlüklere inancı sağlamakta tarih kullanılmaktadır. Saptırılan bu tarihi başkaları kabul etmese bile bu durum, ulusçuluk ideolojisi bakımından o kadar önemli değildir. 
Önemli olan o ulusun üyelerinin buna inanmasıdır. Son zamanlarda 
dünyaya açılan Türkiye'de bu tür bir tutum sürdürülememektedir. Bu tutum gazete sütunlarında "Türkün Türke propagandası" olarak adlandırılarak eleştirilmektedir. Eğer Türkiye bu durumdan yakınıyorsa tarih alanında yapacak çok şeyi var demektir.

Burada ilginç bir özellik dikkati çekmektedir: Bir ulusun sadece gününde gösterdiği başarıyla yetinmemesi; geçmişinde de başarılar görmek istemesi. Günümüzün zihniyetine göre geçmişinde olumlu değerlerle yüklü olmayan bir toplumun günümüzde başarılı olması daha çok övünç duyulacak bir olgudur. Oysa ulusçuluk ideolojilerinde gösterilmek istenen, bu olumlu özelliklerin yeni yaratılmış başarılar olmayıp geçmişe uzanan bir sürekliliğinin söz konusu olmasıdır. Bunun iki nedeni olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi, ulus kimliğine özcü bir nitelik kazandırmak isteğidir. 
İkincisi ise bireylerin kurulan söylemlere güven duyar hale gelmesinde ve beklentilerinin stabilize edilmesinde bir şeyin sürekli tekrar edilmesinin araçsal önemidir.

Böyle karmaşık etkiler altında oluşmuş tarih anlatılarının yapı sökümlerinin sağlanması magazinsel ele alışlardan çok daha ciddi çabalar gerektiriyor. Küreselleşen ve ulus devletlerin dışa açıldığı bir dünyada ulusçuluk anlayışıyla geliştirilmiş tarih anlatıları varlıklarını sürdürmekte zorlanıyor. Anlamlarını yitiriyor, saptırmalar göze batar hale geliyor. Ötekiler yaratmanın anlamı 
kalmıyor, etkileşimli dünyada kof öğünmeler sürdürülemiyor. Postmodernite büyük anlatılara karşı çıkıyor. Hâkim tekil kimlikler yerini çoklu kimliklere bırakmaya başlıyor.

Küreselleşme ilerledikçe önümüzdeki dönemde ulus devletlerin de varlıklarını koruyacakları anlaşılıyor. Öyle ise ulusçuluğun yeni koşullar altında kendisini yeniden tanımlaması gerekiyor. Bu da ulusların kimliklerini başka biçimlerde temellendirmesini getirecek. Bu durumda ulusçuluğun tarihle kuracağı ilişkiler de değişecek, belki de tarihteki saptırmalara çok gereksinmesi kalmayacaktır. 
Küresel dünyanın ulusçuluğu ötekileştirmeye, kof üstünlük iddialarına dayandırılamayınca ulusçuluğun, belli bir mekânda yaşayanların birbirine ve yaptıklarına gereksinim duymalarına, belli bir kültür içinde yaşamanın ortak deneyimlerinin yarattığı duygudaşlıklara ve genel olarak da insan sevgisine ve insana saygıya dayandırılması gerekecektir. Denilebilir ki bu ulus anlayışı içinde zamandaki sürekliliklerden çok mekândaki süreklilikler önem kazanacaktır. O halde de tarih üzerindeki ulusçu baskılar azalacaktır. 

Nitekim tarih yazıcılığında gözlediğimiz empatik anlayışa önem veren, ötekileştirme yaratmaya çalışmayan, siyasal tarihi geri plana iten, mikro tarihleri ön plana çıkaran gelişmeler bu yöndeki arayışların bir kanıtı olarak görülebilir.   


Toplumsal Tarih 118. Sayı 







Ben, Biz, Onlar



Murat Belge

(…) İnsan, dünyaya, birey olarak doğar; öte yandan, şimdiye kadarki bütün tarihin kanıtladığı gibi, toplumsal bir varlıktır, herşeyini borçlu olduğu toplumdan ayrı varolamaz. Her “ben” böylece, şu ya da bu biçimde örgütlenmiş ve tanımlanmış bir “biz” grubunun üyesi olur.

“Ben”i bir “biz”in üyesi haline getirmenin en doğal ve dolaysız yolu dildir. Böylece, aynı dili konuşan insanlar, yani sonuçta bir “millet”, oldukça doğal ve organik görünen bir “topluluk” yaratır. Şüphesiz bunun içinde de bir çok ayrım vardır; aynı şehirden, aynı semtten olanlar, aynı okuldan veya aynı takımdan olanlar, aynı meslekten veya aynı görüşten, inançtan olanlar gibi. Bunların her biri zaman ve koşullara göre “biz” haline  gelip aynı millet içinde, ama kendi dışında kalanları “onlar” haline getirebilir.

“Biz” ve “onlar” ilişkisi, belirli bir gerilim taşıyan ilişkidir. Her zaman, içinde bir çatışma potansiyeli barındırır. Bu potansiyelin hangi dereceye kadar gerçekleşebileceği son analizde,   bütün bu “biz”leri içine alan toplumsal bütünün  “çatışma kültürü”ne  bağlı bir şeydir. (Hatta, belki “toplumsal bütün”de, “son analizde” nitelemesi için yeterli değildir. “Son analizde” gibi bir nitelemeyi belki de “dünya” için saklamalıyız. Ama “toplumsal bütün” ya da “toplumsal formasyon” bugünün koşullarında hala oldukça anlamlı bir birim.) Toplumda bu kültür önemli dozda “şiddet” ögesi barındırıyorsa, “biz”ler arasında çıkacak çatışmaların şiddet oranının yükselmesi de doğaldır.
  
“Çatışma kültürü” dediğim şey de sonunda bir soyutlamadır, elbette. En azından kendi başına bir varlık değil, bir bileşke. Örneğin, verili bir toplumda varolan  “korku”, “kaygı” “güvensizlik” gibi duyguların ve psikolojik yapılanmaların dozu da orada olabilecek çatışmaların niteliğinde belirleyici rol oynar, yani “çatışma kültürü” dediğim bileşkenin ögesidir.

Fakat bir toplumsal formasyon içindeki bütün ayrı ayrı “biz”ler, genellikle, tek bir büyük “biz” halinde bir araya gelir ve bu biçimiyle başka toplumsal formasyonlar (kural olarak, “milletler”)  karşısında kimliğini edinir. Dolayısıyla, öbürleri “onlar” olur. Bu “biz”ler ve “onlar” arasında olması istenen ya da olabileceği varsayılan ilişki o toplumun “çatışma” kültürü”nün önemli belirleyicilerinden biridir.


İnsan toplumsal yaşamak zorunda bir varlık olduğuna göre, toplumlar ve topluluklar birlikte  yaşamayı kolaylaştıracak çeşitli kurallar ve değerler üretirler. Özellikle elle tutulmaz değerlerin “biz”lik ruhunu yaşatacak, teşvik edecek, diri tutacak özellikte olması önemlidir. Bunun oluşumu aslında büyük ölçüde kendiliğinden, “yapıcı özne”leri olmayan bir süreçtir. En genel anlamda eğitimin elle tutulur ve tutulmaz kurumları çerçevesinde  ortaya çıkan pratiğe göre belirlenir. Dolayısıyla “biz” in kendini tanımlamakta başvurduğu kavramlar, değerler de gene toplumsal formasyonun genel kültürü ve ideolojisiyle yakından ilgilidir. (…)

 Türkiye Dünyanın Neresinde, sayı; 150-152

Toplumsal formasyon; Ekonomik, politik, ideolojik ve teorik bir dizi pratiğin oluşturduğu bütün.


8 Aralık 2015 Salı

Film Üzerine: Cezayir Savaşı (The Battle of Algiers)





 K. Murat Güney
 
Yönetmenliğini Gillo Pontecorvo’nun üstlendiği “The Battle of Algiers” filmi 1964 yılında ilk kez gösterildiğinde Cezayirliler Fransa’yla giriştikleri bağımsızlık savaşlarını kazanalı iki yıl olmuştu. O zamanlar nüfusu 9 milyon olan Cezayir’in bir milyon kaybına neden olan bu kanlı savaşın ardından çekilen filmde yönetmen özellikle 1954 ila 1957 arasında Cezayir şehri ve Cazbah bölgesi FLN’nin (National Liberation Front) hareketi çerçevesinde gelişen politik ve toplumsal olayları konu edinmişti. Filmin tarafgirliği ve içeriği üzerine tartışmaya başlamadan önce “The Battle of Algiers”in gösteriminin 1971 yılına kadar Fransa’da yasak olduğunu, o yıldan sonraki gösterimlerinin büyük çoğunluğunun da Cezayir’de yapılan işkencelere dair sahneler sansürlenerek yayınlandığını belirtmekte fayda var. Bu anlamda bir sinema eseri olmanın ötesine geçip, siyasal ve toplumsal bir olguya dönüşen film, Vietnam (Viet Minh), İrlanda (IRA) ve Nikaragua (Sandinistas) gibi başka coğrafyalarda süre giden ulusal bağımsızlık hareketleri taraftarlarınca da sıklıkla izlenmiştir.
Bu değinmelerden sonra artık sırasıyla, filmin tarafgirliğini; Cezayir ve Fransa ulusları arasındaki kutuplaşmaların filmde nasıl sembolleştirildiğini ve Cezayir’in bir ulus olma sürecine dair filmden yakalanabilecek ayrıntıları tartışabiliriz. Böylece “The Battle of Algiers” filmi üzerinden anti-colonial hareketin ve üçüncü dünyanın uluslaşma sürecinin nasıl hem bir ulus olarak tanımlanabilmek için batıya “benzeme” ve hem de bağımsız olabilmek için sömürgeci batılı ulusa karşı “farklılığını” ortaya koyma çabasını beraberinde getirdiğini göstermeye çalışacağım.

“The Battle of Algiers” şüphesiz taraflı bir film. Eski bir PCI (İtalya Komünist Partisi) üyesi olan ve Sovyetlerin 1956’da Macaristan’ı işgalinin ardından partiden istifa edip bağımsız bir solcu olarak üçüncü dünyadaki ulusal kurtuluş hareketlerini destekleyen (hatta bir iddiaya göre FLN için bizzat Fransa’dan İsviçre bankalarına para aktaran) yönetmen Gillo Pontecorvo, film boyunca Cezayirlilerin tarafından soruna yaklaşıyor. Cazbah’ın Fransızlarca bombalanması, Cezayirlilere yapılan işkencelere dair sahneler, genel greve katılanların uğradığı şiddetli baskıların açıkça ortaya konması, bu tavrın göstergeleri olsa gerek. Lakin karşı tarafın, yani Fransa’nın özellikle askeri komutan Colonel Mathiue karakteri aracılığıyla zeki, saygın ve ağırbaşlı temsili, filmin taraflar arasındaki tutumunu biraz olsun dengeliyor. Özellikle belgesel tarzında çekilen bombalama, gösteri yürüyüşleri ve genel greve dair görüntüler, siyah beyaz çekim ve oyunculuğu ile ağırlığını koyacak tanınmış aktörün bulundurulmayışı “The Battle of Algiers”in oldukça objektif bir yapım olarak algılanabilmesini sağlıyor.
Film boyunca Fransız ve Cezayir ulusları arasındaki kutuplaşma Fransız komutan Colonel Mathiue ve FLN liderlerinden Cafer ve Ali ‘La Pointe’ karakterleri aracılığıyla resmediliyor. Colonel Mathiue, Hindiçin ve Süveyş’teki topraklarını kaybeden ve itibarını yeniden kazanabilmek için kendisinin de ifade ettiği gibi sağcısından solcusuna Cezayir’i kaybetmemekte kararlı olan Fransız ulusu adına askeri müdahaleyi yöneten bir kahraman, karşısındaki Cafer ise ulusunun bağımsızlığı için mücadele eden ve en az Mathieu kadar aydın ve saygın bir Cezayir milliyetçisi olarak canlandırılıyor.
Bu üst düzey ve karşılıklı saygı temelinde(!) şekillenen düşmanlığa karşın film aynı zamanda kutuplaşmanın sokaktaki şiddet dolu yansımasını da gösteriyor. Bir Fransız askerine karşı düzenlenen suikastın ardından sokakta her şeyden habersiz oturmakta olan yaşlı bir Arap’ın Fransızlarca “sadece Cezayir yerlisi olduğu için” suçlanıp tartaklanması bu durumun en çarpıcı örneği. Benzeri bir şekilde, filmde de gösterildiği gibi, Cezayirlilerin şehrin Cazbah bölgesine adeta hapsedilerek giriş çıkışların sıkı kontrol altına alınması ve Fransızlar ile Cezayirlilerin böylece coğrafi olarak da net sınırlarla ayrılmasının, karşı milliyetçiliğin Cezayirliler arasında yaygınlaşmasına vesile olduğu söylenebilir. Bir anlamda FLN’nin terörist saldırıları çifte etki yaratmıştır: Saldırılar bir taraftan Cezayir’de yaşayan Fransızları korkutup tedirgin ederken, diğer taraftan şiddeti tırmandırarak Fransızları baskıyı arttırmaya kışkırtmış ve sadece “yerli” olduğu için baskı görenleri adeta Cezayirli olmaya zorlayarak ulusal bir Cezayirlilik bilincinin oluşmasında etkili olmuştur. Çekilen acıların Cezayir halkını birbirine yakınlaştırmasının ve böylece Fransızları da keskin çizgilerle öteki ve düşman olarak tanımlamalarının uluslaşma sürecinde önemli bir payı olduğu aşikardır.
Lakin Cezayir’in uluslaşma sürecinde terörizmin bir yöntem olarak tek başına yeterli olamayacağı FLN’nin lider kadrosu tarafından bilinen bir gerçekti. Bu noktada FLN’nin sosyal alanın yeniden düzenlenmesine dair filmde yansıtılan iki bildirisi büyük önem taşıyor. Bunlardan ilki içki ve uyuşturucu alımının, satımının ve kullanılmasının yasaklanmasına dairdir ve bu yasa bir zaman Çin’de sömürgeci İngilizlerin ülkeye kaçak yolla soktukları afyonun yasaklanmasıyla sembolleşen anti-colonial harekete benzerliğiyle dikkat çekiyor. İkinci bildiri ise evlilik reformuna dair. FLN’nin bildirisi uyarınca modern ve geleneksel evlilik ritüelleri sentezlenerek kayıt altına alınıyor. Böylece FLN hem (Hobsbawm’ın creation of tradition olarak adlandıracağı bir şekilde) ulusal yapay bir gelenek oluştururken hem de yasama, yürütme, kontrol altına alma mekanizmalarını üzerine alarak devletleşme yolunda ilk adımlarını atmış oluyor.
Filmin FLN’nin terörist bir örgütten toplumsal bir harekete nasıl dönüştüğüne dair en çarpıcı sahnesi şüphesiz Ali ‘La Pointe’ ve Cafer arasında geçen tartışma. Cafer, FLN’nin kitlesel bir hareketine dönüşmesi taraftarı olan elit ve entelektüel bir portre çiziyor, diğer yandan şiddet yanlısı, cahil ve halka daha yakın görünen Ali silahlı mücadelenin tek yol olduğunu düşünüyor. Cafer bu tartışmada Cezayir’in BM tarafından tanınan saygın bir ulus olabilmesi için şehir gerillası yöntemlerinin ancak başlangıçta etkili olabileceğini, hareketin halk tarafından benimsenmediği sürece zayıf düşeceğini vurguluyor ve Cezayir şehrinde örgütledikleri genel grevin, ulus bilinci oluşmasına hizmet edeceğini savunuyor. Grev gerçekten de bu amaca hizmet ediyor ve Cezayir kurtuluş hareketine uluslararası toplumda bir saygınlık ve meşruiyet zemini sağlıyor. Bu noktada durup bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Bir kere FLN liderlerinin büyük çoğunluğunu batılı görünümlü, elit ve büyük olasılıkla batıda (hatta Fransa’da) eğitim görmüş olduklar gözden kaçmayan bir gerçek. Ulusal bilinçlerini kazanmalarında bu eğitimin etkili olduğu söylenebilir. Kısacası FLN liderlerinin büyük çoğunluğu Avrupalı aydınlara “benzemek”tedir. Diğer tarafdan örgütledikleri eylem olan genel grev de Avrupa kökenli bir eylem olup Cezayir ve Arap gelenek ve tarihinde yeri yoktur. Tam da bu noktada talepleri, (ki FLN’nin nihai amacı Cezayir’in uluslar arası alanda bir ulus olarak “tanınması”dır.) yöntemleri, talepleri batıya (evrensele) “benzedikçe” Cezayir ulusal hareketi meşru, saygın ve diğer bağımsız uluslarla “eşit” olarak kabul edilmiştir. Diğer yandan benzeme süreciyle eş zamanlı olarak Cezayir ulusal hareketi, sömürgeci devlet Fransa’yla arasındaki farklılıkları netleştirip ondan ayrılmaya çalışmaktandır. Bu durum ilk başta bir paradoks gibi gözükmektedir ve bu çelişkinin de Benedict Anderson’u Imagined Communities adlı çalışmasında değindiği ulus kavramına ait üç paradokstan biri olan kavramın “formal universality” özelliğine karşılık “particularity in its manifestation” özelliğine de sahip olduğuna dair yaklaşımına denk düştüğü söylenebilir. Anderson’a göre ulus kavramı evrenseldir ve dünya uluslar şeklinde örgütlenmiştir, diğer yandan ulus olabilmek için her topluluk diğer uluslardan bir şekilde farklı olmak zorundadır. (Örneğin her ulusun bir ulusal dilinin olması evrensel bir gerçektir, diğer yandan her ulusal dil de birbirinden farklıdır.) Cezayir için de durum böyledir. Fransa, Cezayir’e göre hem diğer uluslarla eşit bir ulus olarak tanınabilmesi için örnek alınan ulus-devlet modelidir, hem de farklılığını tanımlayacağı düşmandır. Cezayir ne zaman bir kabile, aşiret topluluğu veya dinsel cemaat olmaktan çıkıp da batılı modele uygun bir ulusa dönüşmüştür (en azından kurumsal örgütlenme ve devlet bağlamında) o zaman batılı güçler Cezayir’i bağımsız bir ulus olarak tanıyıp oradan çekilmiştir. Baurillard Simulasyon ve Simulakr adlı kitabında bu yorumu daha da ileriye götürerek savaşı aslında Fransa’nın kazandığını ileri sürmüştür. Zira Fransa’nın karşısında artık denetlenemez birçok aşiret ve pre-modern topluluk yerine; tanımı ve sınırları belli, oyunu az çok kurallarına göre oynayan ve muhatap alabileceği bir devlet vardır. Yani Fransa kendini iyi kötü Cezayir’e zaten kopyalamıştır. Kısacası Anderson’un paradoksu aslında paradoks falan değildir. Hindistanlı sosyolog P. Chatterjee ise aksi görüştedir. Nation and ist Fragment adlı eserinde “Whose imagined community?” sorusunu yönelterek Anderson’un teorisini üçüncü dünyada yaşayanlar için kendi adlarına hayal edebilecekleri bir alan bırakmamakla eleştirir. Chatterjee’ye göre ulus olma sürecinde devletteki ile toplum ve kültürel alandaki dönüşümler birbirinden ayrılmalıdır. Örneğin Hindistan’daki uluslaşma sürecinde devlet tam anlamıyla batıyla birörnek gelişirken, sosyologa göre Hint kültürü batı kültürü ile sentezler oluşturarak özgünlüğünü korumuştur. Bu durumda anti-colonial hareket de bir “benzeme”den çok “farklılığını” ortaya koyma mücadelesidir. Her ne kadar devlet ile kültürel ve toplumsal yaşam arasında Chatterjee’nin vurguladığı denli derin bir ayrıklık olmadığı söylenebilirse (kültürün, sanatın ve toplumsal yaşamın da uluslaşma sürecinde batılı tarzda yoğun bir şekilde kurumsallaştığı gerçeği Chatterjee’nin teorisini bence zayıflatmaktadır) ve bugün artık iyiden iyiye küreselleşmiş ve medya teknolojileri ile kuşatılmış olan bir dünyada farklılıklardan söz etmek güç olsa da hala üçüncü dünya ila batı arasında farklar olduğu bir gerçektir. Bu durum belki de kendisini en açık şekilde Avrupa’nın Asya ve Afrikalı göçmenlere karşı yürüttüğü ayrımcı ve dışlamaya yönelik tavrında dışa vurmaktadır.
Bu uzun teorik tartışmalardan sonra tekrar “The Battle of Algiers” filmine dönecek olursak, filmin işte bu farklılık ve aynılıkların ortaya çıkışını yansıtması açısından tarihe tanıklık ettiğini söyleyebiliriz. Film sadece Cezayir’in ulusal kurtuluş hareketine değil aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 60’ların ortalarına kadar başta Afrika olmak üzere dünyanın dört bir yanında hızla yükselen anti-colonial hareketlere ışık tutmaktadır.
Özellikle 1954-57 arası Cezayir’de şehir savaşı ve NFL’nin kent içinde Fransız ordusu tarafından sindirilmesi olan bitenleri konu eden “The Battle of Algiers” 1962’de Cezayir’e bağımsızlığını getiren kitlesel gösteri ve çatışma görüntüleriyle sona eriyor. İlk terörist saldırılardan beri epeyce yol kat etmiş olan ve 60’lardan sonra yeşil-beyaz ay yıldızlı ulusal bayrakları ve milli marşlarıyla bir ulus olmak için gereken son ritüelleri de yerine getiren Cezayir’in o tarihten bugüne BM üyesi saygın bir ulus olarak tanınmaması için artık hiçbir neden bulunmuyor.

 http://davetsizmisafir.org/2005/01/05/cezayir-savasi-the-battle-of-algiers/

Film için link: https://www.youtube.com/watch?v=y-7j4WVTgWc