Nazizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2015 Çarşamba

Soykırımın Modern Toplum İçindeki Kökleri



AYDAN AYDIN

Radikal Kitap / 13/04/2007


1989 yılında Avrupa Amalfi Sosyoloji ve Sosyal Teori ödülünü alan Zygmunt Bauman’ın Modernite ve Holocaust adlı kitabı yayınlanmasına kadar Yahudi soykırımı konusunda söylenecek her şeyin söylendiğini düşünenler, kitapla birlikte Nazi Devleti’nin soykırım politikasının uygar dünyadan ve “gittikçe daha güzele doğru yol alan” insan toplumundan bir sapma olmadığını, aksine uygar toplumların tümünün tıpkı Nazi Almanyası gibi örgütlendiğinin iddia edildiğine tanık oldular.

Modernite ve Holocaust geçtiğimiz günlerde Versus yayınları tarafından Türkçe’de yayınlandı. Bauman kitabında tüm modern devletlerin, aralarındaki küçük ayrımlar bir yana konursa, aynı kalıba oturtulabileceğini öne sürüyor ve bu kalıbın bürokrasi ve işbölümü tarafından belirlendiğini iddia ediyor. Bauman, Nazi Almanya’sının da tıpkı diğer modern devletler gibi örgütlendiğinin altını çiziyor ve yahudi soykırımının bu kalıbın olası doğal sonuçlarından biri olduğunu belirtiyor.

Bauman’a gore Holocaust, ne birkaç fanatiğin katliam dürtülerinin ne de faşizmin acımasızlığının doğal bir sonucudur. Bauman tam tersine katillere güç veren ve faşizmin böylesine bir katliamı gerçekleştirebilmesine yol açan asıl nedenin; modern toplum olduğunu, “uygarlığın” yarattığı toplumsal ilişkilerde ve üretim biçimlerinde katliamın gizli dürtülerinin saklı olduğunu ifade ediyor. Yazar daha da ileri giderek soykırımdan sorumlu olanların sadece Naziler olmadığını, Naziler kadar Almanya’da yaşayan sıradan insanların da sorumlu olduğunu söylüyor. Bauman soykırıma giden yolun teknoloji, bürokrasi, merkezileşmiş ve bu anlamıyla toplumsal yaşamdan soyutlanmış şiddet, ahlaktan arındırılmış bilimsellik ve akıl sayesinde döşendiğini; insanların sorumsuzluğunun ve modern teknik işbölümünün yarattığı atmosferde üretilen uygar dünyaya özgü kayıtsızlığın bu yolu, Auschwitz’e dek götürdüğünü iddia ediyor.

Holocaust’un Hitler faşizminin bir sonucu olmaktan çıkarılması, benzer koşullar yaratıldığında benzer soykırımların da yaşanabileceğinin en kestirme yoldan söylenmesidir.

Bauman’a gore Nazilerin başarısının altında yatan temel sır modern toplumun örgütlenişi ile yakından ilgilidir. Naziler soykırım için özel bir sistem gerçekleştirmezler. Aksine onlar sadece toplumun örgütlenme biçimi içinde, kendilerine ait olan “basit” rolleri oynamakla yetinirler. Ardından da yine tüm modern devletlerde olduğu gibi, yurttaşlardan sadece yasalara uymalarını ve o güne dek rutinleşen işlerine devam etmelerini ister. Bu anlamıyla Alman toplumu, faşizm ile birlikte radikal bir dönüşüm geçirmez. Sadece günlük yaşamın sadeliğinde, her Alman görevini yerine getirmeye devam eder. İşçiler fabrikalarında çalışır, memurlar devletin resmi işlerini yapar, mühendisler gaz odalarını planlar, makinistler tutsakları kamplara taşır, gardiyanlar onların kaçmasını engeller, sağlık memurları elindeki “dezenfekte ilacı” ile dolu olan torabayı içinde ne olduğunu bilmediği bazı odaların özel bölmelerine boşaltır ve büyük çoğunluğu ile Alman halkı kendi bireysel eylemlerinin sonuçlarından “habersiz” ya da işleyişin rutinliğinden doğan kayıtsızlıkla olayları izlemekle yetinir.
Zygmunt Bauman
http://www.internationalcommunicationsummit.com/it/ics-guru/zygmunt-bauman

 “Unutmamak gerekir ki soykırıma katılanların çoğu, Yahudi çocuklara kurşun sıkmış ya da gaz odalarına gaz vermiş değildir... Çoğu bürokrat notları düzenlemiş, taslakları hazırlamış, telefonda konuşmuş ve konferanslara katılmıştır. Onlar masalarında oturarak tüm bir halkı yok edebilirler. Görünürde zararsız gayretlerinin nihai sonucunu bilselerdi, bu bilgi kafalarının uzak girintileri içinde kalırdı ancak. Yaptıklarıyla kitle katliamı arasındaki neden-sonuç ilişkisini bulmak zordu. İnsanların, gereğinden fazla kafa yormaktan kaçınma -ve dolayısıyla neden-sonuç zincirini en uç bağlantılarına dek gözden geçirmeye yanaşmama- gibi doğal eğilimleri ahlaksal yönden pek ayıplanamazdı. Bu hayret verici ahlaksal körlüğün nasıl mümkün olabildiğini anlamak için, silah fabrikasında çalışan, yeni büyük siparişler sayesinde fabrikalarının ‘idamının durdurulmasına’ sevinen, ama Etyopyalılarla Eritrelilerin birbirlerine yaptığı toplu katliamlara gerçekten üzülen işçileri düşünmek; ya da ‘hammadde fiyatlarındaki düşüş’ dünya çapında iyi bir haber olarak karşılanırken ‘Afrikalı çocukların açlıktan ölmesi’ne aynı şekilde, dünya çapında ve içtenlikle ağlamanın nasıl mümkün olabildiğini düşünmek yararlı olabilir.”

Yıldırım Türker’in dediği gibi “İşte, soluklanıp yeniden başlamamız gereken sıfır noktası budur.” Her zaman kişisel eylemlerin aritmatiksel olmayan toplamı, milyonlarca ölü eşitliğinde kendini ifade eder. Bauman’ın kitabı modern toplumun yarattığı üretim ilişkilerinin, örgütlenişinin, bürokrasisinin, insanın yabancılaşmasının, teknolojisinin, işbölümünün, akılcılığının sonuçlarını tüm korkunçluğuyla önümüze seriyor.

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6267

bkz. MODERNİTE VE HOLOCAUST
Zygmunt Bauman, Çeviren: Süha Sertabiboğlu, Versus Yayınevi, 2007, 312 sayfa, 16 YTL.

8 Aralık 2015 Salı

Kürşat Bumin: Kötülüğün Sıradanlığı




Kürşat Bumin

18 Kasım 2009 Çarşamba
'Kötülüğün Sıradanlığı' (devam)

Dünkü yazıda A.Turan Alkan'ın (Zaman) şu günlerde hemen her zeminde tartışılan "Dersim isyanı" (ya da Başbakan'ın ifadesiyle "Dersim katliamı") meselesine ilişkin bir zamanlar dinlediği bir "hatıra"dan hareketle kaleme aldığı önemli bir yazıyı değerlendirmeye çalışmıştık. Söz konusu yazı, çok kısaca söyleyecek olursak, "bireysel sorumluluk" kavramını merkeze alıyordu. 

Zamanında "Dersim harekâtı"na katılan o "Beş vakit namazında, mûtekid, Müslüman, mazbut" adam, nasıl olup da "Vaktiyle bir futbol karşılaşmasında veya aile düğününde yaşanan sıradan şeyleri anlatır gibi", "Boş bir çuvala dürter gibi süngülüyorduk" diyebiliyordu. "Kendini olup bitenlerden tecrîd etmiş, alıp kenara çıkarmış" bir tuhaf ruh hali içinde…

Takdir edersiniz ki konu son derece önemli. Farkındayım tabii ki; değil bir, bin köşe yazısı ile bile altından kalkılamayacak etik ve de politik bir sorunla karşı karşıyayız.

Tamam, anlatılan hikaye çerçevesinde düşünülecek olursa , "emir demiri keser" derler. Ama unutmayalım ki, emrin yerine getirilmesi sürecinde etrafınızda "son halka"yı yerine getirecek kimse bulamazsanız hiçbir şeyi "kesemezsiniz". Şaka değil, masumların "süngülenmesi"nden söz ediyoruz…
Hannah Arendt'in "Eichmann Kudüs'te" adlı eserini bu çerçevede hatırlatmıştım. Alt başlığında "kötülüğün sıradanlığı"ndan söz eden ve yayınlandığında etrafında büyük tartışmaların yaşandığı şu ünlü kitap yani.

İsrail istihbaratı tarafından Arjantin'de bulunup paketlenerek Kudüs'te hâkim karşısına çıkarılan Eichmann, bir soykırım suçlusudur. Katliamlara doğrudan katılmamış, Yahudilerin topluca yok edilmesi planlarını "bürosundan" yönetmiştir. Arendt'in bir Amerikan gazetesi adına izlediği duruşmalarda sanık sandalyesinde oturan kişiyle ilgili ilk izlenimi, bunca canavarlığı 'bürosundan" yöneten bu adamın hiç de bir canavara benzememesidir.. Ayrıca fanatik bir ideolog hali de yoktur. Hatta inançlı bir antisemit gibi de durmamaktadır. Tam tersine iyi bir eş, sevgi dolu bir baba, iyi bir komşu olarak nitelenebilecek birisi vardır karşımızda… O bir "memur" olarak, kendisinden istenen işleri titizlikle yerine getirmiş "normal" bir insandır. Dava bitiminde idam cezası ile cezalandırılacak olan bu soykırım suçlusu –"Dersim harekâtı"nda başından geçenleri sakin sakin anlatan ihtiyar gibi- "aramızdan birisi"dir.

Arendt, işte bu "beklenmedik" durumu anlayabilmek için "kötülüğün sıradanlığı" kavramını icat eder. Bu kavram zamanında bazılarınca ileri sürüldüğü gibi Eichmann'ı suçsuz çıkarmak için icat edilmemiştir kuşkusuz. Bu nazi memuru suçludur ve idam edilecektir; bu kavram önümüzdeki örnekten hareketle bizi felsefi bir tartışmaya davet etmektedir.

"Kötülüğün sıradanlığı" kavramı, önce, Eichmann'ın sürekli "banaliteler"i tekrarına, sadece "klişeler"le konuşmasına işaret etmektedir. Sanık konuşmamaktadır; o sadece başkalarının sözünü tekrar etmektedir. Bu "klişelerle konuşmak" konusu Arendt'in diğer eserlerinde de karşımıza çıkmaktadır. Filozof bu çerçevede, "klişeler"in dilimize ve günlük tartışmalarımıza girmesinden, "konuşma yetisi"nden ne derece yoksun olduğumuzun ve de şiddeti bir araç olarak kullanmaya meylettiğimizin göstergesi olarak söz etmektedir.

"Kötülüğün sıradanlığı" kavramı, yapıp ettiklerimizden etkilenmemeyi, yargılamayı reddetmeyi, risk alamamayı ifade etmektedir.
Duruşma salonundaki Eichmann'ın gözleminden çıkan sonuç, onun "düşünme" ve iletişim yetersizliğidir. Yalan söylediğinden değil, kendisini başkasının sözlerine, başkasının varlığına ve sonuç olarak gerçekliğe karşı korumak için son derece güçlü savunma mekanizmaları ile çevirmiş olmasından dolayı.
Arendt'e göre, Eichmann'ın çağının önce gelen canilerinden birisi olmasının nedeni bir aptal değil bilinçsiz birisi olmasıydı. O yaptığı kötülüğü bilmiyor ve duymuyordu, seçmemeyi seçmişti.

Demek ki iş dönüp dolaşıp geliyor "yargı yetisi"ne. Siyasette ve etikte iyi-kötüyü ayırt etme-edebilme yetisine sahip olmaya. Arendt'in bu "yeti"ye sahip olanlara ilişkin verdiği örnekler de önemli. Dönemin Almanyası'nda nazizme başından itibaren karşı çıkanları hatırlatırken, bu tutumun sınıfsal-kültürel gibi sınıflandırmaları tanımadığını belirtiyor. Farklı siyasi kanattan insanlar, sırasında iyi eğitimli, sırasında sade insanlar fark etmiyor. Bu çerçevede iki köylünün şu hikayesini de aktarıyor: Savaşın sonlarına doğru iki köylü "SS bayrağı" altına çağırılırlar. Bu iki genç kabul etmezler ve idam edilirler. Ailelerine yazdıkları mektupta vicdanları SS'lerin yerine getirdikleri emirlere uymaya izin vermediği için ölümü seçtiklerini söylerler. "İyi ve kötüyü ayıran yetilerine dokundurtmadan." Eğer kötülük yapmayı engelleyen düşünce ise, bu düşünce yüksek bir kültür gerektirmemektedir. Kötülüğü yerine getirmeyi reddedenler, kendileriyle diyalog alışkanlığı olanlardır. Kendilerini yargılamayı göze alanlardır. Çok daha gelişmiş bir değerler sistemine sahip olduklarından ya da iyi ve kötülüğe dair eski normların onların zihin ve vicdanlarında daha derinden kazındığından ötürü değil. Onları kötülükten uzak tutan kriter bambaşkaydı. Şu kriter yani: "Söz konusu eylemleri gerçekleştirdikten sonra kendileriyle barış içinde yaşamaları ne derece mümkündü?" Daha da önemlisi belki, öldürmeyi reddedenler, içlerinde bir "katil" ile yaşamayı göze alamayanlardı.

"İçimizdeki katil" ile yaşamayı göze alabilmek… Çok etkileyici –ve de ikna edici- değil mi?

http://www.yenisafak.com/yazarlar/kursatbumin/kotulugun-siradanligi-devam-19596