Hannah Arendt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hannah Arendt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2017 Çarşamba

Yahudi Soykırımında Hollanda Örneği

Hannah Arendt

Hollanda'nın kurtuluşundan sonra; işbirlikçiler ve  moffenmeiden * Hollandalı direnişçiler tarafından teşhir ediliyor.
Tehcir operasyonları, hemen hemen diğer bütün ülkelerde olduğu gibi HOLLANDA'da da devletsiz Yahudilerle başladı. Bu ülkedeki Yahudilerin neredeyse hepsi Almanya’dan iltica etmişti ve savaştan önceki Hollanda hükümeti tarafından resmen "istenmedikleri" ilan edilmişti. Toplam yüz kırk binlik Yahudi nüfusun yaklaşık 35 bini yabancı Yahudilerden oluşuyordu. Belçika'dan farklı olarak, Hollanda sivil bir hükümetin yönetimine verilmişti; Fransa'dan farklı olarak da, ülkenin kendisine ait bir hükümeti yoktu, zira kraliyet ailesiyle birlikte kabinenin tamamı Londra’ya kaçmıştı. Bu küçük millet tümüyle Almanların ve SS’in insafına kalmıştı.

Yahudi Soykırımında Belçika Örneği

Hannah Arendt

Belçikalı siviller Alman ordusundan kaçıyor.  12 Mayıs 1940
Haziran 1942’de Berlin'de yapılan toplantıda, Belçika ve Hollanda’ dan tehcir edilecek Yahudilerin sayısının çok düşük tutulmasının nedeni muhtemelen Fransa için belirlenen sayının yüksek olmasıydı. Yakın bir zamanda yakalanıp tehcir edilecek Yahudilerin sayısı Belçika için on bini, Hollanda içinse on beş bini geçmiyordu. Bu iki ülke için belirlenen rakamlar kısa bir süre sonra bayağı yukarılara çekildi; bunun nedeniyse muhtemelen Fransa operasyonunda karşılaşılan güçlüklerdi.

31 Aralık 2015 Perşembe

Fatmagül Berktay ile Hannah Arendt Üzerine Söyleşi

Prof. Dr. Fatmagül Berktay*, geçen yıl yüzüncü doğum yıldönümünde Türkiye'de de anılan Alman düşünür Hannah Arendt'in** siyaset teorisi üzerine çalışıyor... Berktay ile Açık Gazete'den Çiğdem Şahin, Arendt ve görüşlerinin günümüze yansımasını konuştu.
8 Şubat 2007

- Son zamanlarda Hannah Arendt çalıştığınızı biliyorum ve bir söyleşinizde  Arendt çalışmanızın sebebinin şimdiye kadar  yapılanlardan farklı bir iktidar ve politika kavramsallaştırmasına  sahip olması olduğunu belirtmişsiniz. Bu farklılığı ana hatlarıyla açıklar mısınız hocam…

- Öncelikle şunu söyleyeyim, farklı bir politika ve farklı bir iktidar kavramsallaştırmasına gerçekten  çok ihtiyacımız var. Çünkü bu güne kadar iktidar deyince hep genellikle birilerinin birileri üzerindeki tahakkümü, Politika deyince de  hep kıt kaynakların paylaştırılması, hangi kaynaktan kimin ne kadar faydalanacağı gibi sorunlar ve bu sorunların çözüm alanı anlaşılmıştır.  Oysa Arendt hem iktidarı hem politikayı tanımlarken çok farklı bir noktadan hareket ediyor ve yeni bir politika yaklaşımı ortaya koyuyor.Bu, bugün ezberimizde olandan ve alışageldiğimizden çok farklı bir kavramsallaştırma..

15 Aralık 2015 Salı

Hannah Arendt'te Politik Sorumluluk ve Yurttaş Sorumluluğu

(24.12.2006)

“Bu dünyadan gitmek zorunda kalacağımız gün, arkamızda daha iyi bir dünya bırakmak, iyi bir insan olmuş olmaktan daha önemli olacaktır.” (H. Arendt, Vies politiques, 227-228)

http://www.publicseminar.org/2015/03/hannah-and-me-understanding-politics-in-dark-times/
Arendt’in bu sözlerinde cisimleşen temel tez, aslında onun “dünyaya karşı sorumluluk”  kavramı adı altında ortaya koyduğu ve politika teorisinde kollektif sorumluluk kavramı merkezinde geliştirdiği bir yurttaş etiğidir. Bu politik etik, politikaya dışşal ya da onun parçası olan bir etik değil, kendisi politik olan bir etiktir.

Arendt’in yurttaşlık etiğinin merkezi kavramı olan sorumluluk bir yandan Aristoteles’in “philia”- dostluk kavramına referans eder, diğer yandan da Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi’nde ortaya koyduğu “genişletilmiş zihin”, temsil  edici düşünme kavramlarına dayalı olan ve yurttaş etkinliğinin özünü seyretme ve yargılama olarak tanımlayacağı Kantçı bir perspektife yerleşir. Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi’nin bir yeniden okumasıyla ortaya konulan bu yurttaşlık teorisi aslında Arendt’in Batı Aklı’nın karşı karşıya kaldığı “kötülük”ün kaynaklarını araştırırken analiz ettiği modern insanlık durumunun açmazlarını aşmanın araçlarını düşündüğü noktada ele geçirilebilir bir teoridir.

Arendt, modern insanlık durumunu kavramaya yöneldiğinde, Batı Ethos’unun Sokrates’ten beri tesis etmeye çalıştığı moral öznenin, evrensel ya da rasyonel ölçütlere referans ederek kendi yaşamını düzenleyecek olan ve bunu otonom iradesiyle yapacak olan öznenin, insanlığın karşı karşıya geldiği bu büyük “kötülük”e nasıl izin verdiği ve hatta bu kötülüğe katılmasının ve destek olmasının nasıl mümkün olduğunu sorarak başlar. Başka terimlerle ifade edilirse; bu ahlaksal özne, “diğeri”nin yok edilmesine nasıl izin verdi ya da bu şiddete nasıl katılabildi? Bu kötülüğün mümkün olması Arendt’e göre iki temel fenomenin göstergesidir. Öncelikle, evrensel ya da rasyonel referanslara başvurmanın bizi “iyi insan” yapması, yaşanılan dünyanın “iyi” olmasını garanti etmediği açıktır. İnsanların vicdanı, faşizmi engellemedi, hatta faşizm ve soykırım vicdanlı insanlarla gerçekleşti. Çünkü, vicdanlar kendilerini yasaya uymuş olmakla temizlediler. İkinci olarak Arendt, totalitarizm koşullarında tüm evrensel ve rasyonel referans noktalarının silikleşmesi hatta kaybolması fenomenine işaret eder. İnsanlar, kendisine başvurarak düşündükleri ve yargıladıkları evrensel bir kural ya da değeri kaybettiklerinde, aslında yargılama yetilerini kaybettikleri ve onlar için artık yasaya uymanın bir düşüncesiz edim, düşünmeden, yargılamadan, değerlendirmeden yerine getirilen bir ödev haline geldiği bir durumda, her şey mümkündür. Çünkü, evrensel ve rasyonel referanslar kaybolduğunda geriye düşünmeyen irade kalır. Bu tür bir irade, kendisine kapalı, diğerine bağlanmayan, dolayısıyla ortak yaşam ilkesini diğeriyle bağıntıda değil de yasayla kendi zihnine kapalı bir biçimde yaşayan kör iradedir.[1][1]

Arendt’in Eichmann davası sırasında ortaya koyduğu bu analizler, onun “kötülüğün sıradanlaşması” terimi altında ele aldığı modern insanlık durumuna ilişkin tespitleridir. Arendt, “kötülüğün sıradanlaşması”nı mümkün kılan şeyin, düşünme yoksunluğu, yargılama yetisinin kaybı olarak belirler. Bu nedenle ona göre, yüzyılın yaşadığı kötülüğün açığa çıkardığı moral sorun aslında vicdanlarla ilgili bir sorun değil, ortak yaşam kipinin ortadan kalkmasıyla ilgili bir sorundur ve politik bir sorundur. Modern ahlaksal özne için zihinde kategorik olarak tasarlanan diğeri referansı, birlikte yaşanan somut diğerlerinin yaşamını güvence altına almadığına göre, şimdi yapılması gereken insanın kendi yaşam ortakları olarak diğerleriyle birlikte iyi  yaşamasının koşullarını aramaktır ve bu, politik bir sorundur. Ortak yaşamın ilkeleri, paylaşılan ilkeler olmalıdırlar; bu ilkeler birlikte eylemin ilkeleri olarak hepimizin aynı haklara sahip olmasını garanti etmeliler. Çünkü müşterek yaşam alanında, politik alanda biz, inayet değil adalet istiyoruz. Bu bağlamda Arendt, birlikte eylem aracılığıyla kurulan ortak dünya idesine dayalı bir kolektif sorumluluk kavrayışı altında yurttaşlığın modalitesini ortaya koymaya yönelmektedir.

Bir anlamda yurttaşlık etiği olarak adlandırabileceğimiz bu modalitenin temel kavramı kolektif sorumluluktur. Arendt politik-kolektif sorumluluk ile moral ya da hukuksal sorumluluk kavramlarının birbirinden ayrılması gerektiğini söyler.[2][2] Moral ya da hukuksal sorumluluk idesi, gerçekte yükümlülük içeren bir karakterdedir ve moral ya da hukuksal suçla bağıntılıdır; bu nitelik moral ya da hukuksal zeminde sorumluluğun “diğeri” ile ilişkide değil, yasa zemininde tanımlanmasından kaynaklanır ve bu nedenle ya birey ve toplum arasında ya da birey ve ahlaksal-dinsel yasa arasında tesis edilen bir sorumluluk ilişkisidir. Oysa politik/kolektif sorumluluk, özneler arası bağıntıda tanımlanan, yani bireyin tüm diğerleriyle ilişkisinde var olması gereken, bu nedenle de söz ve eylemle görünür kılınması gereken bir sorumluluktur. Bu anlamda örneğin politik işlere katılmama, sorumluluktan uzak durma değil, sorumsuzluktur.

O halde yurttaşlık etiği, diğer insanlarla karşılaşmada temellenir, diğeri bu etikteki temel kavramdır. Çünkü politik insan, yurttaştır ve politikanın etiği ne salt bir meşruiyet problemine indirgenebilir ne de soyut bir eğilimler tespitine. Tersine politikanın kendi içinde taşıması gereken politik etik, insanların insansal dünyayı paylaşma talep ve arzularında temellenir. Politika, insanların ortaklaşa gerçekleştirdikleri bir eylem olduğuna göre, politik etik bu ortaklaşa eylemde ortaya çıkar ve bu, her bir insanın dünyayı paylaştığı diğerlerine karşı ve aynı zamanda bu dünyaya karşı sorumlu olduğu kabulünde temellenir.[3][3]  Çünkü, Aristoteles’in dediği gibi, toplum, birbiriyle denk olan ve bu nedenle her bir kişinin diğerinin “autrui”si (diğer-ben olarak diğeri) olduğu ve bu ilişki içinde her birinin diğerine ve dolayısıyla kendisi dışındaki herkese karşı sorumluluk duyduğu bir insansal ilişki formudur. Bu tür bir ilişkiyi Aristoteles, philia, arkadaşlık olarak adlandırır; philia, sitede yurttaşlar arası ilişkinin adı olarak, diyalog, eşitlik ve saygı gerektirir. Arkadaşlığın temel karakteristiği, sevgi ve dikkatin, sempati ve moral saygının, tarafların bireysel otonomi ve güçlerini ortadan kaldırmaksızın burada biraraya gelmesidir. Böylesine bir birarada oluşta insan diğerine, Arendt’in deyimiyle, kendini onun yerine koyarak davranacaktır. O halde, politik etiğin temel kavramı tıpkı politikanın temel kavramı gibi diğeridir ve diğer insanlarla karşılaşmada temellenir.

Her tür etik, bir “iyi” tanımladığına göre, politik etiğin “iyi”si nedir? Mademki politik etik, yurttaşlık etiği, dünyaya ve dünyayı paylaştığımız diğerlerine karşı sorumlulukta temellenir, o halde politik etiğin “iyi”si, insansal dünyayı daha anlamlı kılma, diğerleriyle diyaloğu, tartışmayı ve düşünmeyi korumadır. Böylece yurttaşlık etiği, bireyi kendindeki moral vicdanla değil, onu diğerleriyle ilişkisinde, dünyayla ilişkisinde yargılamayı gerektirir.

Bu sorumluluk etiği her tür politik yargının haklılığının ve her eylemin meşruiyetinin de temelidir. Yani her eylem, insanların ortaklaşa sahip oldukları, dolayısıyla intersubjektif olan ortak duyuya (sensus communis) başvurarak yargılanacaktır ve bu ortak duyu aslında ortaklaşalık üzerinde kurulu bir anlamlar topluluğudur ve ortak duyunun bildirdiği, kelimenin geniş anlamında etik olan, nihai amaç, daha anlamlı bir dünya kurmaktır.

Arendt dünyaya karşı sorumluluk anlayışını, Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi’nde sensus communis’i tanımlama tarzına dayanarak geliştirir.

“Sensus communis kavramından, kamusal duyu idesi anlaşılmalıdır; yani kendisi içinde her bir diğerinin temsil edildiği bir düşünme formuyla ortaya konulan yargının tüm insanlığın ortak aklını taşıyacakmışçasına kurulacağı bir düşünme tarzı, eleştirel bir yeti idesi anlaşılmalıdır.”[4][4]

Kant’ın yargı gücü, yargılama yetisi olarak adlandırdığı bu eleştirel düşünme formu Arendt’e göre yurttaşlık modalitesinin temelidir. Başka deyişle, yurttaş, sözünün ve eyleminin kılavuz yetisi yargı gücü olan öznedir. Arendt’in yargılama, düşünme yetisine yapacağı bu özel vurgu onun Eichmann davasından çıkardığı şu sonuçla ilgilidir: Hiçbir rejim aslında o rejim altında yaşayanların gönüllü desteğiyle ayakta durmaz; hatta baskı ve korku olmadığı durumlarda bile, eğer insanlar düşünmüyor ve yargılamıyorlarsa, en barbar rejim bile varlığını sürdürebilir. Yargılamama durumu, her zaman onaylama durumu değil, çoğunlukla kayıtsızlık durumudur ve kayıtsızlık son tahlilde bir sistemle uyum içinde olmak demektir. Çünkü yargılama yetisi, iyiyi kötüden ayırma yetisi ortadan kalktığında, irade düşüncesizleştiğinde, onu kendi iyisinin aracı kılacak kudrete sahip her türlü gücün var olması ve varlığını sürdürmesi mümkün olacaktır.

Ancak, insanlığın tüm evrensel ve rasyonel referanslarını kaybettiği durumda nasıl yargılayacaklar? Arendt’e göre zaten modern insanlık krizinin kaynaklarından birisi de budur. Ortak yaşamda düşünme ve yargılamanın evrensel ya da rasyonel referanslara bağlanması, müşterek yaşamın özel yaşamın, bireysel yaşamın düzenleyici ilkeleriyle örgütlenmesi, modern insanın ortak duyuyu kaybetmesine neden olmuştur. Çünkü ortak yaşamı aşan ya da ona onun dışından gelen ilkeler, ortak yaşamda paylaşılarak tesis edilen ilkeler olmadığından, bu alana tahakküm ederek, aslında bu alanın otonom varlığını imkansız kılmışlar ve bunun sonucunda da modern insanlık krizi aslında politik alanın lağvedilmesi krizi olmuştur. Oysa, Arendt’e göre, ortak yaşamın ilkeleri, ortak yaşamın içinden tesis edilmelidirler ve ortak ilkeler olmalıdırlar.

O halde, Kant’ın sensus communis tanımında ortaya koyduğu bir düşünme ediminin, yargılama yetisinin varlığı politik alanın varlığı için de ön koşuldur. Bu, Arendt için politik alanda eylemek ve konuşmanın aslında yargılamak olacağı anlamına gelir. Çünkü yargılama yetisi, herhangi bir önceden verilmiş, kalıcı kurala ya da evrensel bir ilkeye başvurmadan, çoğulluk ve çeşitlilik durumunda, bu durumu aşan bir aşkın ilkeye başvurmadan düşünen yetidir. Bu, yargılayan öznenin, yurttaşın kendisini tek başına düşünen bir özne olarak değil, diğerleriyle birlikte düşünen özne olarak görmesi ile mümkün olacak bir edimdir ve Arendt’in kendisini diğerinin yerine koyarak düşünme olarak tanımladığı bir yurttaşlık edimidir.[5][5] Çünkü yurttaş, diğerleriyle bağıntı içinde bir var oluş durumudur. O halde yargılama, toplumsal bir tutumdur ya da bir anlamda kendisini ortak alanda gerçekleştiren kolektif bir düşünmedir.

Yargılama yetisi, yurttaşı bir topluluk içine sokmakla kalmaz, onu insanlığa bağlar. Çünkü yargılama yetisine eşlik eden dünyaya karşı sorumluluk ilkesidir. Burada hemen, Arendt’in sorumluluk ilkesinin sadece diğerine değil, bir çoğulluk olarak tüm diğerlerine karşı sorumluluk olduğunu ve bu anlamda yalnızca bizimle birlikte yaşayanlara karşı değil, bizden sonra yaşayacaklara karşı sorumlu olmayı içerdiğini söyleyelim. Bu nedenle sorumluluk yalnızca şimdi kategorisine bağlanmayan gelecek kategorisini de içeren bir modaliteye sahiptir. Çünkü yurttaş, yalnızca bir praksis topluluğu kurmak sorumluluğunda olan bir özne değil, aynı zamanda bu dünyayı mümkün en iyi dünya yapmakla sorumlu olan öznedir. Bu, ancak ve ancak, birlikte eylem içindeki yurttaşların her birinin kendi bakış açılarını tüm diğer bakış açılarını hesaba alarak tesis ettikleri bir ortak alanın yaratılmasıyla mümkündür.

Felsefelogos, 2004/3, sayı 24




[1][1] Bkz. Arendt H., Penser l!évenement, çev. C.Habib, Belin, Paris, 1989, ss.115-122

[2][2] Arendt H., “Collective Responsibility”, in Respomsibility and Jugement, Ed.J.Kohn, Schocken Pub. , 2003, ss.150-151

[3][3] Roviello A.M., Sens Commun et Modernité chez Hannah Arendt, Ousia, 1987, s.45

[4][4] Kant I., Critique de la faculté de juger, çev. A. Philonenko, Vrin, p.41, s.130

[5][5] Arendt, Juger, çev. M. R. D’Allonnes, Seuil, 1991 s.114-116

12 Aralık 2015 Cumartesi

İyi Örnek: Yahudi Soykırımında Danimarka Örneği




Hannah Arendt 

http://www.hannaharendtcenter.org/?cat=930

...Danimarka'daki Yahudilerin hikâyesi sui generis'tir (nevî şahsına münhasır) ve -ister işgal edilmiş, ister Mihver Devletlerinden biri, ister bağımsız veya tümüyle bağımlı olsun- hiçbir Avrupa ülkesi Danimarka halkı ve hükümeti gibi davranmamıştır. Bu hikâye, şiddet içermeyen eylemin ve çok güçlü şiddet araçlarına sahip bir düşmana direnişin bünyesindeki muazzam güç potansiyeli hakkında bir şeyler öğrenmek isteyen bütün siyasal bilimler araştırmacılarına mutlaka okuması tavsiye edilecek türden bir hikâyedir. 

Kuşkusuz, diğer Avrupa ülkelerinin sadece birkaçı "Yahudi meselesini doğru dürüst anlamadı", çoğu "radikal" ve "nihai” çözümlere aslında karşıydı. Danimarka, İsveç, İtalya ve Bulgaristan gibi ülkeler antisemitizmden neredeyse hiç etkilenmedi; ama coğrafi açıdan Almanya'nın etki alanına giren üç ülkeden sadece Danimarka, Alman efendilerine bu konu hakkında gerçekten ne düşündüğünü söylemeye cesaret etti. İtalya ve Bulgaristan, Almanların emirlerini sabote etti ve karmaşık bir oyunu ikiyüzlü, riyakâr davranarak oynamaya çalıştı; marifet isteyen bir oyundan alnının akıyla çıkıp kendi Yahudilerini kurtardı, ama Yahudi politikasına asla karşı çıkmadı.Yaptıkları, Danimarkalıların yaptığından tümüyle farklıydı. 
Danimarka hükümet yetkilileri, kendilerine büyük bir ihtiyatla sarı amblem konusunu açan Almanlara, bu nişanı koluna ilk geçirecek kişinin Kral olacağı yanıtını verdiler; ayrıca, Yahudi karşıtı herhangi bir tedbire başvurulması durumunda hemen istifa edeceklerini belirtmeyi de ihmal etmediler. Almanların Danimarkalılara, sayıları altı bin dört yüzü bulan Yahudi kökenli Danimarka yerlileri ile savaştan önce iltica talebi kabul edilen ve Alman hükümetinin artık devletsiz ilan ettiği bin dört yüz Alman Yahudisi arasındaki hayati önem taşıyan ayrımı bile kabul ettirememiş olması, bu meselenin bütünü açısından son derece belirleyiciydi. 

Tekliflerinin reddedilmesi karşısında Almanlar şaşkına dönmüş olmalı; zira bir hükümetin, kesinlikle vatandaşlığa kabul etmediği, hatta çalışma izni bile vermediği insanları koruması çok "mantıksızdı". (Yasal açıdan, Danimarka'daki mültecilerin savaştan önceki hali Fransa'dakinden pek farklı değildi; ama Fransa'da, Üçüncü Cumhuriyetin devlet hizmetindeki yolsuzluklar bazı mültecilerin rüşvetle veya "bağlantıları" sayesinde vatandaşlık belgesi edinmesini mümkün hale getirmişti ve bu ülkede mültecilerin çoğu yasadışı olarak çalışabiliyor, çalışma izni olmadan da iş yapabiliyordu. Ancak İsviçre gibi Danimarka da pour se debrouilier [idare edilebilecek] bir ülke değildi.) Gelgelelim Danimarkalılıar Alman yetkililere, devletsiz mülteciler artık Alman vatandaşı olmadığına göre, Nazilerin, Danimarkalıların rızası olmadan bu mülteciler üzerinde hak iddia edemeyeceğini söylediler. Devletsiz olmanın bir işe yaradığı ender durumlardan biriydi bu. Yine de Yahudileri kurtaran sadece devletsiz olmaları değildi elbette, bilakis Danimarka hükümetinin Yahudileri korumaya karar vermiş olmasıydı. Nitekim, cinayet bürokrasisi için son derece önemli olan başlangıç hamlelerinden hiçbiri yapılamadı ve operasyonlar 1943 sonbaharına kadar ertelendi.

Daha sonra olanlar gerçekten inanamazdı; diğer Avrupa ülkelerinde olup bitenlere kıyasla, işler iyice çığırından çıkmıştı. Ağustos 1943'te -Almanların Rusya saldırısı başarısızlıkla sonuçlandıktan, Alman Afrika Kolordusu Tunus'ta teslim olduktan ve Müttefikler İtalya'yı işgal ettikten sonra- İsveç hükümeti 1940'ta Almanya'yla yaptığı, Alman birliklerinin bu ülkeden geçmesine izin veren anlaşmayı feshetti. Bunun üzerine, Danimarkalı işçiler işleri biraz hızlandırmaya yardım edebileceklerini düşündüler; Danimarka'daki tersanelerde karışıklıklar başladı, işçiler Alman gemilerini onarmayı reddedip grev yaptılar. Alman askeri yetkilisi acil durum ilan etti ve sıkıyönetim başlattı, Himmler "çözüm"ü fazla uzayan Yahudi meselesini halletmenin tam zamanı olduğunu düşündü. Danimarkalıların direnişinden başka, Himmler'in hesaba katmadığı bir şey daha vardı: Yıllardır bu ülkede yaşayan Alman yetkililer o eski Almanlar değildi artık. Askeri komutan General von Hannecken'in Alman birliklerini Reich yetkilisi Dr. Werner Best'in emrine vermeyi reddetmesi yetmezmiş gibi, Danimarka'daki özel SS birimleri (Einsatzkommandos) de -Best'in Nürnberg'de verdiği ifadeye göre- çoğu defa "merkez bürolar aracılığıyla uygulamaları emredilen tedbirlere" karşı çıktı. Yılların Gestaposu, Heydrich'in eski hukuk danışmanı, o zamanın polisle ilgili en meşhur kitabının yazan, Paris'teki askeri idarede görevli olduğu zaman yaptığı işlerle üstlerini memnun eden Best de güvenilir biri değildi artık; yine de Berlin'dekilerin, Best'in kaypaklığının nerelere vardığını öğrendiği şüphelidir. Bununla beraber, işlerin yolunda gitmeyeceği daha en baştan belliydi ve Eichmann’ın bürosundaki en iyi adamlardan biri Danimarka’ya gönderildi - o zamana kadar, Rolf Günther'in bu iş için gerekli "amansız sertliğe" sahip olmadığını iddia eden tek bir kişi bile olmamıştı. Günther Kopenhag'daki meslektaşlarının üzerinde baskı kuramadı ve von Hannecken artık bütün Yahudileri zorla çalıştırmayı gerektiren bir emir yayımlamayı bile reddediyordu.
Best, Berlin’e gitti ve Danimarka'dan gelen bütün Yahudilerin, hangi kategoriye girerlerse girsinler, Theresienstadt'a [toplama kampı] gönderileceği sözünü aldı - Nazilere göre çok büyük bir ödün verilmişti. 1 Ekim de Yahudiler yakalanıp apar topar götürülecekti - gemiler limanda hazır bekliyordu - ne DanimarkalIlardan ne Yahudilerden ne de Alman birliklerinden hayır geleceği düşünüldüğünden, Almanya'dan polis birimleri geldi ve kapı kapı dolaşıp Yahudileri aramaya başladı. Best son anda, polislerin zorla evlere girmesine izin verilmediğini, çünkü böyle bir durumda Danimarka polisinin olaya müdahale edebileceğini ve bu konuda Danimarkalılarla tartışmamalarını söyledi. Dolayısıyla, sadece kendi rızasıyla kapısını açan Yahudileri yakalayabileceklerdi. 
Toplam 7800'den fazla Yahudi arasından, evinde olan ve polisi içeri almaya rıza gösteren tam 477 kişi çıktı. Kıyamet Günü'nden birkaç gün önce, muhtemelen bizzat Best'in bir şeyler çıtlattığı Alman sevkiyat görevlisi Georg F. Duckwitz, Danimarkalı hükümet yetkililerini planın tamamından haberdar etti; yetkililer de en kısa zamanda Yahudi cemaatinin önde gelen isimlerini durumdan haberdar etti. Diğer ülkelerdeki Yahudi liderlerinden büyük bir farkla, bu haberi sinagoglarda, Yılbaşı ayinleri vesilesiyle açık açık herkese duyurdular. Yahudiler evlerini terk edip saklanacak vakti ancak buldular; ama neyse ki Danimarka’da saklanmaları çok kolaydı, zira "Kralından en sıradan vatandaşına kadar Danimarka halkının her kesimi" onları ağırlamaya hazırdı.
Danimarka'nın Almanya tarafından işgali esnasında Danimarkalı balıkçılar (önde) 
Yahudileri dar boğazdan güvenlikleri için tarafsız İsveç'e götürüyor. İsveç, 1943.
— Museet for Danmarks Frihedskamp
Danimarka'nın İsveç gibi bir komşusu olmasaydı, belki de savaşın sonuna kadar saklanabilirlerdi. Yahudileri İsveç'e göndermek makul görünüyordu ve bu iş Danimarka balıkçı filosunun yardımıyla yapılacaktı. Parası olmayan Yahudilerin ulaşım masraflarını -kişi başı yüz dolar- çoğunlukla zengin Danimarka vatandaşları karşıladı, zaten işin belki en şaşırtıcı tarafı da buydu; çünkü sıradan Yahudilerin sınırdışı edilme masraflarını kendi ceplerinden ödedikleri, zengin olanlarının da (Hollanda'ya, Slovakya'ya ve daha sonra da Macaristan'a) çıkış izni için koca bir servet döktüğü bir dönemde yaşıyorlardı. Bölge yetkililerine rüşvet veriyor veya sadece nakit kabul eden ve Hollanda belgelerini kişi başı beş-on bin dolara satan SS'lerle "yasal olarak" pazarlık ediyorlardı. Yahudileri sahiden sevgiyle karşılayan ve onlara gerçekten yardım etmek isteyen insanların olduğu yerler için bile para vermeleri gerekiyordu, yani fakir insanların kaçma şansı hiç yoktu.
Bütün Yahudilerin Danimarka'dan gemilere bindirilip beş ila on beş millik bir mesafeyi aşarak İsveç'e ulaştırılması ekimin ortalarını buldu. İsveçliler 5919 Yahudiyi kabul etti; bu Yahudilerin en az 1000'i Alman kökenlilerden, 1310'u yarı-Yahudilerden, 686’sı da Yahudilerle evli olan ama aslen Yahudi olmayan insanlardan oluşuyordu. (Danimarkalı Yahudilerin neredeyse yansı bu ülkede kalmış ve savaş boyunca saklanmışlardı.) DanimarkalI olmayan Yahudilerin durumu diğerlerine göre daha iyiydi, hepsi çalışma izni almıştı. Alman polisinin eline düşen birkaç yüz Yahudi Theresienstadt’a gönderildi. Genelde yaşlı veya fakir olan bu Yahudiler ya haberi geç almışlar ya da bu haberin gerçekte ne anlama geldiğini kavrayamamışlardı. Danimarka'daki kurumların ve özel şahısların bu konuda sürekli "yaygara koparması” sayesinde, gettoda başka hiçbir gruba tanınmayan ayrıcalıklarla yaşadılar. 48 kişi öldü, ama grubun yaş ortalaması göz önünde bulundurulduğunda çok da yüksek bir rakam sayılmazdı bu. Her şey sona erdiğinde, Eichmann'ın kanaati "çok çeşitli nedenlerle, Danimarka'daki Yahudi karşıtı faaliyetlerin tam bir fiyaskoyla sonuçlandığı" yolundaydı; buna karşılık Dr. Best "operasyonun amacının Yahudilerin büyük bir bölümünü ele geçirmek değil, Danimarka’yı Yahudilerden temizlemek olduğunu ve artık bu amaca ulaşıldığını" beyan etti.
Siyasal ve psikolojik açıdan, bu olayın en ilgi çekici tarafı belki de Alman yetkililerin Danimarka'da oynadığı rol, yani Berlin’den gelen emirleri göz göre göre sabote etmeleriydi. Bildiğimiz kadarıyla, Nazilerin açık bir yerli direnişle karşılaştığı tek vaka bu ve görünüşe göre bu direnişe maruz kalanlar sonuçta bu konudaki fikirlerini değiştirdiler. Anlaşılan koca bir halkın yok edilmesini, olayların doğal bir sonucu olarak görmüyorlardı artık. 
İlke düzeyinde direnişlerle karşılaşınca, "sertlikleri" güneşte kalmış tereyağı gibi eriyip gitmişti; hatta sahiden cesaret göstermeye bile başlamışlardı. "Sertlik" idealinin -belki de bir insan bunu yapamaz diyeceğiniz birkaç vahşet dışında- ne pahasına olursa olsun uyuma duydukları amansız arzuyu gizleyerek kendilerini kandırmalarını sağlayan bir efsaneden başka bir şey olmadığı, Nürnberg Duruşmalarında iyice meydana çıktı. Birbirlerini suçladıkları ve birbirlerine ihanet ettikleri bu duruşmalarda davalılar, bütün dünyayı "aslında her zaman buna karşı olduklarına" ikna etmeye çalıştılar veya -daha sonra Eichmann’ ın da yapacağı gibi- üstlerinin, kendilerinin en iyi vasıflarını "İstismar ettiğini" öne sürdüler. (Kudüs'te, Eichmann "iktidarda olanları" kendisinin "itaatkârlığını" istismar etmekle suçladı. "İyi bir hükümetin tebaası şanslıdır, kötü bir hükümetin tebaası ise şanssızdır. Benim hiç şansım olmadı.") Atmosfer bayağı değişmişti; her ne kadar çoğu sonunun ölüm olacağını bilse de, içlerinden biri bile Nazi ideolojisini savunma cesareti gösterememişti. 

Nürnberg’de, Werner Best karmaşık, çift taraflı bir rol oynadığını ve Danimarkalı yetkililerin yaklaşan felaketten kendisi sayesinde haberdar olduğunu iddia etti; buna karşılık, belgelenmiş kanıtlar Danimarka operasyonunu Berlin’de bizzat Best'in teklif ettiğini gösteriyordu; ama Best bunun da oyunun bir parçası olduğunu söyledi. Danimarka'ya iade edildi ve orada ölüme mahkûm edildi, ama karara itiraz edip temyize gitti ve şaşırtıcı bir sonuç aldı; "yeni kanıtlar" sayesinde, cezası beş yıl hapse çevrildi ve cezasını çektikten sonra salıverildi. Anlaşılan, gerçekten elinden gelenin en iyisini yaptığı konusunda Danimarka mahkemesini ikna etmeyi başarmıştı.

"Kötülüğün Sıradanlığı/Eichmann in Jerusalem", Batı Avrupa - Fransa, Belçika, Hollanda Danimarka, İtalya bölümü içinde, Metis Yayınları

8 Aralık 2015 Salı

Kürşat Bumin: Kötülüğün Sıradanlığı




Kürşat Bumin

18 Kasım 2009 Çarşamba
'Kötülüğün Sıradanlığı' (devam)

Dünkü yazıda A.Turan Alkan'ın (Zaman) şu günlerde hemen her zeminde tartışılan "Dersim isyanı" (ya da Başbakan'ın ifadesiyle "Dersim katliamı") meselesine ilişkin bir zamanlar dinlediği bir "hatıra"dan hareketle kaleme aldığı önemli bir yazıyı değerlendirmeye çalışmıştık. Söz konusu yazı, çok kısaca söyleyecek olursak, "bireysel sorumluluk" kavramını merkeze alıyordu. 

Zamanında "Dersim harekâtı"na katılan o "Beş vakit namazında, mûtekid, Müslüman, mazbut" adam, nasıl olup da "Vaktiyle bir futbol karşılaşmasında veya aile düğününde yaşanan sıradan şeyleri anlatır gibi", "Boş bir çuvala dürter gibi süngülüyorduk" diyebiliyordu. "Kendini olup bitenlerden tecrîd etmiş, alıp kenara çıkarmış" bir tuhaf ruh hali içinde…

Takdir edersiniz ki konu son derece önemli. Farkındayım tabii ki; değil bir, bin köşe yazısı ile bile altından kalkılamayacak etik ve de politik bir sorunla karşı karşıyayız.

Tamam, anlatılan hikaye çerçevesinde düşünülecek olursa , "emir demiri keser" derler. Ama unutmayalım ki, emrin yerine getirilmesi sürecinde etrafınızda "son halka"yı yerine getirecek kimse bulamazsanız hiçbir şeyi "kesemezsiniz". Şaka değil, masumların "süngülenmesi"nden söz ediyoruz…
Hannah Arendt'in "Eichmann Kudüs'te" adlı eserini bu çerçevede hatırlatmıştım. Alt başlığında "kötülüğün sıradanlığı"ndan söz eden ve yayınlandığında etrafında büyük tartışmaların yaşandığı şu ünlü kitap yani.

İsrail istihbaratı tarafından Arjantin'de bulunup paketlenerek Kudüs'te hâkim karşısına çıkarılan Eichmann, bir soykırım suçlusudur. Katliamlara doğrudan katılmamış, Yahudilerin topluca yok edilmesi planlarını "bürosundan" yönetmiştir. Arendt'in bir Amerikan gazetesi adına izlediği duruşmalarda sanık sandalyesinde oturan kişiyle ilgili ilk izlenimi, bunca canavarlığı 'bürosundan" yöneten bu adamın hiç de bir canavara benzememesidir.. Ayrıca fanatik bir ideolog hali de yoktur. Hatta inançlı bir antisemit gibi de durmamaktadır. Tam tersine iyi bir eş, sevgi dolu bir baba, iyi bir komşu olarak nitelenebilecek birisi vardır karşımızda… O bir "memur" olarak, kendisinden istenen işleri titizlikle yerine getirmiş "normal" bir insandır. Dava bitiminde idam cezası ile cezalandırılacak olan bu soykırım suçlusu –"Dersim harekâtı"nda başından geçenleri sakin sakin anlatan ihtiyar gibi- "aramızdan birisi"dir.

Arendt, işte bu "beklenmedik" durumu anlayabilmek için "kötülüğün sıradanlığı" kavramını icat eder. Bu kavram zamanında bazılarınca ileri sürüldüğü gibi Eichmann'ı suçsuz çıkarmak için icat edilmemiştir kuşkusuz. Bu nazi memuru suçludur ve idam edilecektir; bu kavram önümüzdeki örnekten hareketle bizi felsefi bir tartışmaya davet etmektedir.

"Kötülüğün sıradanlığı" kavramı, önce, Eichmann'ın sürekli "banaliteler"i tekrarına, sadece "klişeler"le konuşmasına işaret etmektedir. Sanık konuşmamaktadır; o sadece başkalarının sözünü tekrar etmektedir. Bu "klişelerle konuşmak" konusu Arendt'in diğer eserlerinde de karşımıza çıkmaktadır. Filozof bu çerçevede, "klişeler"in dilimize ve günlük tartışmalarımıza girmesinden, "konuşma yetisi"nden ne derece yoksun olduğumuzun ve de şiddeti bir araç olarak kullanmaya meylettiğimizin göstergesi olarak söz etmektedir.

"Kötülüğün sıradanlığı" kavramı, yapıp ettiklerimizden etkilenmemeyi, yargılamayı reddetmeyi, risk alamamayı ifade etmektedir.
Duruşma salonundaki Eichmann'ın gözleminden çıkan sonuç, onun "düşünme" ve iletişim yetersizliğidir. Yalan söylediğinden değil, kendisini başkasının sözlerine, başkasının varlığına ve sonuç olarak gerçekliğe karşı korumak için son derece güçlü savunma mekanizmaları ile çevirmiş olmasından dolayı.
Arendt'e göre, Eichmann'ın çağının önce gelen canilerinden birisi olmasının nedeni bir aptal değil bilinçsiz birisi olmasıydı. O yaptığı kötülüğü bilmiyor ve duymuyordu, seçmemeyi seçmişti.

Demek ki iş dönüp dolaşıp geliyor "yargı yetisi"ne. Siyasette ve etikte iyi-kötüyü ayırt etme-edebilme yetisine sahip olmaya. Arendt'in bu "yeti"ye sahip olanlara ilişkin verdiği örnekler de önemli. Dönemin Almanyası'nda nazizme başından itibaren karşı çıkanları hatırlatırken, bu tutumun sınıfsal-kültürel gibi sınıflandırmaları tanımadığını belirtiyor. Farklı siyasi kanattan insanlar, sırasında iyi eğitimli, sırasında sade insanlar fark etmiyor. Bu çerçevede iki köylünün şu hikayesini de aktarıyor: Savaşın sonlarına doğru iki köylü "SS bayrağı" altına çağırılırlar. Bu iki genç kabul etmezler ve idam edilirler. Ailelerine yazdıkları mektupta vicdanları SS'lerin yerine getirdikleri emirlere uymaya izin vermediği için ölümü seçtiklerini söylerler. "İyi ve kötüyü ayıran yetilerine dokundurtmadan." Eğer kötülük yapmayı engelleyen düşünce ise, bu düşünce yüksek bir kültür gerektirmemektedir. Kötülüğü yerine getirmeyi reddedenler, kendileriyle diyalog alışkanlığı olanlardır. Kendilerini yargılamayı göze alanlardır. Çok daha gelişmiş bir değerler sistemine sahip olduklarından ya da iyi ve kötülüğe dair eski normların onların zihin ve vicdanlarında daha derinden kazındığından ötürü değil. Onları kötülükten uzak tutan kriter bambaşkaydı. Şu kriter yani: "Söz konusu eylemleri gerçekleştirdikten sonra kendileriyle barış içinde yaşamaları ne derece mümkündü?" Daha da önemlisi belki, öldürmeyi reddedenler, içlerinde bir "katil" ile yaşamayı göze alamayanlardı.

"İçimizdeki katil" ile yaşamayı göze alabilmek… Çok etkileyici –ve de ikna edici- değil mi?

http://www.yenisafak.com/yazarlar/kursatbumin/kotulugun-siradanligi-devam-19596