Stefanos Yerasimos, Toplumsal
Tarih Ağustos sayısında “Türkler Romalıların mirasçısı mıdır?” yazısıyla
basında büyük büyük ilgi uyandımıştı. Yerasimos, Truva filmiyle yeniden gündeme
gelen tartışmaya ve polemiklere Foti Benlisoy ile yaptığı söyleşiyle son noktayı
koyuyor: “Avrupalıların gözünden Osmanlılar”. Toplumsal Tarih 118.(Ekim)
sayısında yer alan söyleşiyi sizlere bir kez daha sunuyoruz.
 |
| http://www.mimarizm.com/etkinlikler/sergiler/stefanos-yerasimos-1942-2005-anma-sergisi_123399 |
Rönesans devrinde geniş
kitlelere yönelik Osmanlı/Türk karşıtı oldukça büyük bir literatürün oluştuğu
biliniyor. Bu literatürde Osmanlılar/Türkler Hıristiyan dünyayı tehdit eden
büyük bir tehlike olarak tasvir edilmekteydi. Siz bu literatürün yanı başında,
esas olarak seçkinlere hitap eden ve Türkleri kâh Truvalılarla kâh Romalılarla
ilişkilendiren bir edebiyata dikkat çekiyorsunuz. Bu iki literatür nasıl oldu
da bir arada varolabildi? Bunların ve özellikle de ikincisinin kapsam, içerik
ve hedeflerinden bahsedebilir misiniz?
Avrupalıların Türk olarak tanıdığı Osmanlıların, 16. yüzyılda Hıristiyan Avrupa
için ciddi bir tehlike oluşturdukları bir gerçektir. Aslında, bugünkü Avusturya
topraklarına ve Venedik yakınlarına akınlar yapan, İtalya'nın güneyinde
Otranto'yu fetheden, Korsika'ya, Balear Adaları'na, Nice kentine asker çıkaran
Osmanlı ordusu ve donanmasına karşı bir propagandaya girişilmesi olağandır.
Matbaanın icadından 16. yüzyılın sonuna kadar bu konuda, çoğu tek ya da birkaç
sayfalık broşürler olmak üzere binlerce yayın yapılmıştır. Bunların amacı
kamuoyu oluşturmak, Avrupalıları Türklere karşı yüreklendirmek ve aynı zamanda
Türklerin etkisinden kurtarmaktır. Çünkü unutmayalım ki bu dönemlerde Osmanlı
topraklarından batıya doğru göç edenlerden çok daha fazla insan, Avrupa'dan
Osmanlı'ya akmış ve bu akış da yalnızca zorunluluk dolayısıyla olmamıştır. Bu
göç Yahudilerle sınırlı kalmamış, çok sayıda Hıristiyan da daha fazla iş ve
servet olanağı sunan Osmanlı tarafına geçmiş ve bunların bir bölümü de Müslüman
olmuştur. Örneğin Osmanlı ordusu, 1526'da, Mohaç savaşı ve Macaristan
Krallığı'nın yıkılması ile sonuçlanan sefere hazırlanırken, Venedik ajanlarının
gönderdikleri raporlar çok karamsardır. Bunlardan biri: "Böyle giderse
sonunda hepimiz Türk (yani Müslüman) olacağız" diye yazar ve ekler
"Burada genç kızın tanesi birkaç akçeye satılır", yani her şey o
denli kötü değildir! Esasında Türk karşıtı Avrupa literatüründe çoğu zaman,
ötekinin cazibesine kapılma endişesi sezilir.
Seçkinler, karar vericiler ise, duygulara ve özellikle dine hitap eden bu
yayınların dışında Türklerin başarılarının nedenlerini anlamaya ve buna karşı
önlem almaya çalışıyordu. Bunlara, Osmanlı devletinin tarihi, kaynakları ve
yönetim sistemi konusunda bilgiler gerekliydi. Sonuç olarak Rönesans boyunca
seçkinler için ayrı, halk için ayrı iki tür Türk literatürü oluşur. Bunun en
iyi örneği "Türkler Romalıların mirasçısı mıdır?" başlıklı yazıda
sözünü ettiğim Francesco Sansovino'dur. 1571'de, yeni bir Osmanlı-Venedik
savaşının ortasında, Kıbrıs'ın alınmasından birkaç ay sonra ve İnebahtı deniz
savaşından birkaç ay önce, yayımlamış olduğu Annali Turcheschi'de Türkleri
Romalıların mirasçısı ilan eden yazar, aynı yıl içinde Türklere karşı savaşan
Venedik askerini yüreklendirmek için iki de broşür basar ve popüler anti-Türk
literatürünün iki ana temasını işler. Birincisi "exhortatio" (teşvik,
yüreklendirme) türündendir, "prophetia" (kehanet) türünden olan
ikincisi ise Türklerin yakın yenilgisine işaret eden "haber"lerden
söz eder. Burada Sansovino, "İskit ülkesinin dibindeki mağaralardan çıkmış
olan Türkler, ancak Doğu halklarının korkaklığından, Rum imparatorlarının
anlaşmazlıklarından ve Batı Hıristiyanlarının kavgalarından, yani kendi
yanlışlarımızdan dolayı büyümüşlerdir" diye yazar. Görüldüğü gibi, burada
Romalılara ya da Truvalılara atıf yoktur ve dönemin yazarlarının Türklerin
kökenini gayet iyi bildikleri de açıktır. Dolayısıyla Rönesans aydınları
arasında "Türk dostu" ya da "Türk düşmanı" diye bir ayrım
yapmanın söz konusu olmadığı, ancak iki farklı amaç taşıyan iki tür literatürün
varolduğu anlaşılır. Aynı zamanda alıntısını yapmış olduğum cümlede alışılmış
bir motif daha işlenir. Dindar okuyucunun "Nasıl olur da Tanrı bize karşı
kâfirlerin üstünlüğünü sağlar" diye kafasında belirebilecek şüpheyi
gidermek için kullanılan her zamanki gerekçe "yanlışlarımızdan ya da
günahlarımızdan dolayı Tanrı'nın bize verdiği ceza" olmuştur. Ancak bu sav
aynı zamanda iki tür Türk literatürünün ortak paydasıdır. Çünkü halktan biri
"Günahımız neydi de Tanrı bize Türkleri saldı" derken seçkinler
"Nerede yanlış yaptık da yenildik" diye sormaktadır.
Sansovino ve benzerlerinin bu soru karşısındaki tutumları, Romalılar ile
Türkler arasında etnik bir bağ kurmak değildir. Romalıları dünya hâkimi yapan
disiplini ve askeri gücü Osmanlılar kendilerine mal etmişlerdir, bundan dolayı
Osmanlılar Roma İmparatorluğu'nun manevi mirasçısı olmak üzeredir diye
yazarlar. Bu ifade aynı zamanda bir özeleştiridir.
François Hartog Herodot'la ilgili çalışmasında "Başkalık retoriği esas
olarak bir tercüme işlemidir: Amacı, başka'yı aynı'ya geçirmektir" der. Bu
çerçevede Osmanlılara ilişkin Truva ya da Roma yakıştırması ötekiyi kendi
düşünce dünyasında anlamlandırıp "Batı"nın tarihsel/kültürel ve
ideolojik algılamaları içerisinde tasnif edip tanımlama çabası olarak
değerlendirilemez mi? Söz konusu olan "öteki"yi tanımlamaya ilişkin
genel stratejinin bir örneği olarak düşünülebilir mi?
Doğrudur, ancak başka parametreler de vardır. Romalıların, Vergilius'un
Aineiad'ıyla doruğa ulaşan kendilerini Truvalıların mirasçısı olarak görme
eğiliminin ortaçağ ve Rönesans Avrupa'sında çok sayıda taklitçisi olmuştur.
Özellikle Fransız krallarının ve daha birçok soylu Avrupa ailesinin
Truvalılardan geldiği savunulmuştur; yani bir halkın ya da bir soyun atalarını
Truvalılara bağlamak dönemin alışılmış bir yöntemidir. Bunun amacı, söz konusu
grubu Romalılarla eşitlemek ve dolayısıyla değerlendirebilmekti. Bu durumda
neden Türklere de aynı işlemin uygulandığını sorabiliriz. Bunun söz konusu
yazıda ve yukarıda anlattıklarımdan başka bir yanıtı da olabilir. Türklere
Truvalı-Romalı benzetmesi yapan yazarların İtalyan ya da Fransız olduğunu
görüyoruz. Bu benzetmeyi yapmakla onları, Roma İmparatorluğu'nun ve evrensel
bir iktidar olarak algılanan imparatorluk kavramının mirasçısı -ya da mirasçı
adayı- olarak görüyorlar. Oysa o dönemde Roma İmparatorluğu'nun resmi ve tescilli
mirasçısı Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, yani Almanya'dır. Böylece özellikle
Fransız yazarlar için Türkleri imparatorluğa layık görmek aslında Almanlara
karşı tavır almaktır ki I. François ile Kanuni döneminden beri başlayan
Osmanlı-Fransız dostluğu da özellikle Almanya'ya karşıdır.
Bu konuda Kanuni'nin tutumu farklı değildir. 1547 tarihinde I. Süleyman ile
Charles Quint arasında imzalanacak ilk anlaşma öncesi uzun müzakerelerde
Osmanlı tarafı Charles Quint'in imparator unvanını kabul etmemekte ısrar
etmekte, onu yalnız İspanya kralı olarak tanımaktadır. Dönemin Alman literatürü
ise Roma ve Bizans imparatorlarının silsilelerini ve portrelerini verdikten
sonra Alman imparatorlarına geçen imparator albümleri düzenler. Böylece
Türklerin Truva ya da Roma kökeni, tarih meraklısı Rönesans aydınlarının edebi
bir yakıştırmasının ötesinde, dönemin politikasının ve iktidar ideolojilerinin
bir parçası haline gelir.
Osmanlıların bahsettiğiniz Truva ve Roma yakıştırmalarından haberdar olduğu
söylenebilir mi? Özellikle II. Mehmed'in bu yakıştırmaları bildiği ve bilhassa
da Konstantinopolis'in sembolizmine kendi iktidar söyleminde yer verdiği
söylenemez mi? Fatih sonrasında bu tarz bir meşruiyet söylemine dönük ilgi
ortadan kalkıyor mu?
Fatih Sultan Mehmed'in imparatorluk fikrini devam ettirmek istediğini ve
Kanuni'nin de bunu ilk saltanat yıllarında (İbrahim Paşa'nın öldürülmesine
kadar) denediğini biliyoruz. Bu konuyu uzun uzun Kostantiniyye ve Ayasofya
Efsaneleri kitabımda işledim. II. Mehmed'in ise, Batılıların ve son
Bizanslıların kurmuş oldukları Truvalılar-Türkler ilişkisinden haberdar
olduğunu Kritovulos'tan öğreniyoruz. Kritovulos, günümüzde çoğunlukla sanıldığı
gibi bir Bizans tarihçisi -ve bundan dolayı daha az güvenilmesi gereken biri-
değildir. Tursun Beğ'le birlikte ve Tursun Beğ kadar II. Mehmed'in resmi
tarihçisidir. Yazmasının tek nüshası Topkapı sarayındadır. En azından şunu
söyleyebiliriz: Kritovulos Fatih'in istemediği, onaylamadığı bir şeyi
yazamazdı. Dolayısıyla II. Mehmed, Kritovulos'un yazdığı gibi, Truva harabeleri
önünde Türkler Truvalıların intikamını aldı dememişse bile bunun yazılmasına
karşı çıkmamıştır. Ayrıca metin dikkatli okunursa, II. Mehmed, Türklerin
Truvalıların soyundan geldikleri "iddia"sını sahiplenmiyor, Türklerin
"Asyalı" olarak Yunanlılardan ve herhalde onların mirasçısı
Bizanslılardan, kendileri gibi Asyalı olan Truvalıların intikamını almış
olduklarını söylüyor.
Bilindiği gibi II. Bayezid döneminde, biraz Osmanlı köklü hâkim
sınıfların-ulema ve gazilerin-Fatih'in politikasına tepki göstermesi, biraz da
Cem olayının getirdiği temkinlilik, imparatorluk projesini en azından ideolojik
bir söylem olarak aksatmıştır. I. Selim ise başka bir ideoloji ile Osmanlıları
arkadan vurmaya çalışan Safevilere karşı, Sünniliğin koruyuculuğunu yüklenmek
zorunluluğunda olmuş ve Doğu'ya yönelmiştir. Kanuni döneminin başında, İbrahim
Paşa'nın da etkisiyle, Roma'nın mirasına sahip çıkacak bir imparatorluk söylemi
ivme kazanır. Padişah, Venediklilere Papalık ve imparatorluk taçlarından esinlenen
bir taç ısmarlayarak, seferlerde otağında huzuruna çıkan Batılı elçilere
göstermek üzere yanında taşır. İbrahim Paşa da Buda'dan getirmiş olduğu Herkül
ve Venüs'ün çıplak ve altın kaplamalı heykellerini Atmeydanı'nın ortasına
diker. Ancak böyle bir projenin içeride, özellikle de ulema arasında kabul
edilme olanağı yoktur. İbrahim Paşa'nın öldürülmesi, Kanuni'nin yaşlanması ve
oğullarının kavgaları arasında yıpranmasıyla birlikte Ebussuud Efendi'nin güçlü
bir siyasi figür olarak ortaya çıkması ve süregelen İran seferleriyle Osmanlı
hükümdarının yeniden Sünniliğin koruyucusu olarak belirmesi, imparatorluk
özlemini sona erdirecektir. Bu konumda Süleymaniye Camii geçiş döneminin bir
simgesidir. Büyük bir olasılıkla, yukarıda sözünü etmiş olduğum ve kendisini
"İspanya Kralı" Charles Quint'e karşı tek "imparator"
olarak tanıyan 1547 anlaşmasından sonra, I. Süleyman, kendisi için yaptırdığı
Şehzade Camii'ni, ölen oğlu Mehmed'e adayarak, Ayasofya modelinde yeni bir
caminin yapımına girişir. Oysa imparatorluk simgesini pekiştirecek olan bu
anıt, aynı zamanda Sünniliğin şampiyonu Müslüman bir hükümdarın eseri olarak
sunulacak ve en önemlisi, gelecek nesillere bu biçimde aktarılacaktır.
Osmanlılara ve hatta Küçük Asya'daki Osmanlı öncesi beyliklere yönelik Roma
yakıştırması sadece Batı dünyasında yapılmıyor. Ortadoğu'da Roma tabirinin
İstanbul merkezli bir coğrafyaya atıfla kullanıldığını görüyoruz ve bu bağlamda
Osmanlı ya da öncesindeki beylikler bu bölgede "Rumi" olarak
adlandırılabiliyor. Hatta örneğin Portekizliler 16. yüzyılda Osmanlılara
ilişkin "Rum" ya da "Rumi" adlandırmasını mesela İtalya'dan
değil de Arap ya da Hint Okyanusu memleketlerinden tevarüs ediyorlar. Bu
bağlamda Roma'ya dair sembolizmin sadece "Batı"da değil,
"Doğu"da da siyasal meşruiyet söylemlerinde önemli bir konumu olduğu
söylenemez mi?
Burada birbirleriyle karıştırılmaması gereken iki ayrı şey var. Birincisi,
yukarıda sözünü ettiğimiz, Avrupalıların Türkleri Romalıların mirasçısı ve
dolayısıyla evrensel imparatorluğa aday olarak görmeleri, ikincisi ise
Türklerin kendilerine "Rumi" demeleri. İkincisi Bizans'tan aktarılan
bir terim. Bilindiği gibi Bizans ve Bizanslı sözcükleri sonraki tarihçilerin
kullandıkları terimlerdir. Bugün Bizans diye adlandırdığımız Doğu Roma
İmparatorluğu devleti ve üyeleri kendilerini 1453'e kadar Romalı, yani Rum
olarak tanımlardı. Bu terimi Doğu halkları ve Araplar olduğu kadar Türkler de
kullanmıştır. Bizans'ın Araplarla ve sonra Selçuluklarla ilk temas halinde
olduğu Sivas ve yöresi Rum eyaleti olmuştur. Rumeli için de aynı şey
geçerlidir. Osmanlı Türkleri de kendilerini hiçbir zaman Türk olarak
tanımlamadıkları, hatta bu sözcüğü genellikle hakaret saydıkları için, eski
Bizans topraklarına yerleşince, kendilerine, özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda
Rumi demişlerdir. Örneğin Gelibolulu Ali Bey, Kahire'yi anlatan kitabında
Türklerle Araplar arasında bir karşılaştırma yaparken hep, "biz
Rumiler" der. Ancak Kültür Bakanlığı yayınlarında bu metni
"sadeleştirerek" yayımlayan Orhan Şaik Gökyay "Rumi"yi Türk
olarak çevirmiştir. Aynı biçimde Kritovulos bugünkü Yunancaya "uygulanarak"
yayımlandığında, yazarın Fatih için sürekli kullandığı "Basileus"
(imparator) sözcüğü "Sultan" olarak çevrilmiştir.
Bu konuda başka bir eğlenceli örnek daha vardır. Büyük bir olasılıkla 16.
yüzyılda Rum Ali Ağa adında biri Beşiktaş'ta bir mescit yaptırmış, ondan sonra
da mahallenin adı Rum Ali Mahallesi olarak günümüze kadar gelmiştir. Ancak bir
gün herhalde bir yetkili "Olur mu öyle şey!" demiştir ki, mahallenin
adı Türk Ali'ye çevrilmiştir. Aklıma gelince hep, rahmetli bunu duysaydı kim
bilir ne kadar kızardı, diye düşünüyorum.
17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı'nın Hıristiyan dünyaya
yönelik bir tehdit olarak algılanması ya da Roma benzetmesi, yerini Doğu
despotizmi tanımlamasına bırakıyor. Kendini tanımlama süreci ötekiyle etkileşim
içerisinde geliştiğine ve ötekini tanımlama/adlandırma kendini de tanımlama
anlamına geldiğine göre, Osmanlı'ya ilişkin betimlemelerdeki bu dönüşüm,
Avrupa/Batı'nın kendini tanımlama sürecinde nasıl bir dönüşüme tekabül
etmektedir?
İlginç bir biçimde Türklerin "Doğu despotizm"i temsilcisi ve örneği
olarak görülmeleri de Venediklilerin ürettikleri bir fikirdir. Kıbrıs'ın
alınmasıyla sonuçlanan 1568-1573 Osmanlı-Venedik savaşından sonra memleketine
dönen Venedik balyozu Marcantonio Barbaro Türklerin evrensel imparatorluğun
eşiğinde olduklarını söylecek, oysa Girit'in alınması ile sona eren 1645-1669
savaşından sonra İstanbul'a gelen Venedik balyozları, raporlarında Osmanlı
yönetimini "hunhar ve zorba" olarak tanımlayacak ve Doğu despotizmi
kavramının ilk tohumlarını atacaklardır. Osmanlı devletinin ilk defa önemli
toprak kayıplarına uğramış olduğu 1683-1699 savaşından sonra ise bu fikir
Avrupa'da yayılacaktır. Bundan, Avrupalılar artık Türklerden korkmayınca onları
küçümsemeye başladılar gibi aceleci bir sonuç çıkarabiliriz, ancak birkaç
faktörü göz önüne almalıyız. Bir yandan Osmanlı gücünde ve yönetiminde hem
mutlak, hem de Avrupa ile karşılaştırırsak, göreceli bir gerileme vardır. I. ve
II. Süleyman'ın Osmanlı devleti aynı değildir; iç karışıklıklar, yeniçerilerin
konumu gibi hadiseler Batı'nın Osmanlı'ya ilişkin görüşünü etkilemektedir. Öte
yandan Avrupa Aydınlanma dönemine girer ve kendisini uygarlığın tek temsilcisi
olarak görmeye başlar. Böylece giderek Avrupa'nın gözünde "Türk"
güçlü bir kâfir olmaktan çıkar güçsüz bir barbar olur. Din farkı, dinsel bir
görüşle ele alındığında, din değiştirmekle silinebilir, oysa medeniyet farkı,
bu açıdan bakanlar için, çok daha derin bir uçurum olarak görülebilir.
18. yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan "Batı uygarlığı"
hakkındaki anlatıda Türklerin, "Doğu"nun bir parçası ve önemli bir
"öteki" figürü olarak yer aldığı söylenebilir. Aynı bağlamda örneğin
Yunan milliyetçiliği kendi kimliğini, Türklerin belki de tam tersine, Batı uygarlık
tarihine ilişkin anlatının içinde merkezi ve kurucu önemde bir öğe olarak
tanımlayabilmiştir. Bu çerçevede "Batı"nın otantik ötekisi olmanın,
hemen yanı başındaki Yunanistan örneğine kıyasla, Türkiye'nin modernleşme
sürecindeki etkilerinden genel olarak bahsedebilir misiniz?
19. yüzyılda Osmanlı topraklarında esen ulus-devletlerin kurulmasına yönelik
milliyetçi rüzgârlar Avrupa aydınlanmasının, Fransız devriminin ve Avrupa
romantizminin etkisinde kalmıştır. Ancak burada Yunanistan'ın durumu
ayrıcalıklıdır. Tarihi boyunca Antik Yunan kültürünün ürünleriyle yetişen
Avrupalı aydınlar ve seçkinler için Yunanistan'ın bağımsızlığı, Batı
medeniyetinin kendi vatanına dönmesi, ona sahip çıkması anlamına geliyordu.
Nasıl Haçlı Seferleri Hıristiyanlığın ayrı kalmış vatanını, Kudüs'ü ve Kutsal
Toprakları kurtarmak için yapılmışsa, Yunan ayaklanmasında yardıma koşan
"Philhellène"ler (Yunan muhipleri) için de Avrupa medeniyetinin ayrı
kalmış topraklarını kurtarmak söz konusuydu. Zaten Voltaire, elli yıl
öncesinde: "Zamanında bağnazlık uğruna yedi tane Haçlı Seferi yaptık, ne
zaman şerefli bir Haçlı Seferi yapacağız?" demekle bunu kastediyordu.
Yunan klasikleriyle beslenmiş Avrupalı gezgin, Yunanistan ve Anadolu'daki antik
kalıntıları gezerken, buraların harabeye dönüşmesinin sorumlusu olarak Türkleri
görüyor, karşılaştığı Rum köylülerin, kendi üniversitesinde öğrenmiş olduğu
Yunancayı anlamamasının, antik amfora ve kabartmalarda görmüş olduğu gibi
giyinmemesinin nedeninin Türk barbarlığı olduğuna inanıyordu. Ancak yeni
Yunanistan'ın da bu beklentiyi karşılaması gerekiyordu, çünkü Yunan
ayaklanmasının başarısından Yunanistan'ın Avrupa Birliği'ne girmesine kadar,
çağdaş Yunanistan tüm kazanımlarını öncelikle Antik Yunanistan'a borçluydu.
Onun için de eski ve yeni Yunanistan arasındaki sürekliliği-yalnız kültürel
değil biyolojik olarak da-kanıtlamak ve aradaki "karanlık
yüzyılları", kendi halk kültürünü, yiyeceği içeceği, giysisi, dansı,
türküsü, konutu ile, yok sayma pahasına reddetmek gerekiyordu. Yani, kendisini
Batı kültürünün kaynağı ve nüvesi olarak kanıtlamak için "öteki"yi,
Türkü barbarlığın karanlığına itmek gerekiyordu.
Bu durumda, Osmanlı imparatorluğunun içinden çıkan son ulus-devletlerden biri
ama aynı zamanda Osmanlı mirasını üstlenen tek ülke olan Türkiye'nin Avrupa ile
ilişkisinin zor ve çelişkili olacağı açıktı. Batılılaşma 18. yüzyılın sonunda
başladı ve bugün de sürdürülüyor. Ancak Batılılaşmaya, Batı'ya entegre olmak
için değil, Batı'ya karşı Batı'nın silahıyla mücadeleyi sürdürmek için
girişilmiştir ve bu davranış günümüzde de hâkimdir. Köken sorununa gelince,
Mustafa Celaleddin Paşa, Türkçülüğün ilk yapıtı olan, Eski ve Yeni Türkler adlı
kitabında (1869), Türklerin Hint-Avrupa ırkından olduklarını iddia etmekle, bir
entegrasyon çabasına girişir. Bilimsel verilerin ötesinde, Orta Asyalılığın o
denli önemle vurgulanmasında ise, Batı'ya karşı Batılılaşmanın etkisini aramak
gerekmektedir.
Söyleşi: Foti Benlisoy
|
Basının ilginç ve
eğlenceli tutumu
Osmanlıların/Türklerin Rönesans devrinde Avrupa'da
algılanma biçimleri hakkında geçen ay Toplumsal Tarih dergisinde yer alan
makaleniz basında ilgi odağı oldu. Kimi yayınlar ise sizin Türklerin
kökeninin Truvalılar olduğunu savunduğunuzu iddia ederek spekülasyon
avcılığına girişti. Basının bu tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu
tekil ve istisnai bir örnek mi yoksa medyanın tarihçilik ve tarihyazımıyla
kurduğu ilişkinin doğal bir uzantısı mı?
Yazıya tepkiler ilginç ve eğlenceli oldu. Bunları iki ayrı düzeyde irdelemek
mümkün. Biri gazetecilik düzeyinde. Belli ki kimse yazıyı okumamış, herkes
başlıkları okumakla yetinmiş, haber yapan herkes de ancak bir önceki haberin
başlığını okumuş. Böylece tarihte algılamaların işlevi üzerine olan bir yazı,
bir "iddia" olarak algılanmış. Yani öne sürülen bilgilerin, yapılan
yorumların hiçbir önemi yok, futbol maçı anlayışıyla karşılıklı iddialar var!
Bu durumda bir "iddia"nın başka bir "iddia"yı
"çürütmesi"nin ancak kaba kuvvet ya da sindirme yolu ile
yapılabileceği öngürülür, basın da tartışma yolunun değil sindirme yolunun
aracı olarak görülür. Zaten bir önceki haberin başlığını haber yapma
"tekniği" ve sindirme anlayışı da sonunda Rönesans döneminde
Türklerin Truva kökenli olarak algılanmasını, "Yeni bir Yunan
yalanı" başlığı altında sunmaya kadar vardı. Ancak burada yukarıda
sözünü ettiğim ikinci düzeye geçiyoruz. Bu son başlığı atanlar, Türklerin
Batı'nın kendisine mal ettiği bir tarihten ve coğrafyadan türeme olasılığını,
bir hakaret ve aynı zamanda bir komplo olarak algıladılar. "Nerede bizim
Orta Asyamız?" tepkisini gösterdiler. Bu da Batı'ya karşı Batılılaşma
çabasının en tipik göstergelerinden biridir.
|
Toplumsal Tarih 118.(Ekim) sayısından...