Yunan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2015 Pazartesi

Thukidides Atinalıları Övüyor


Thukidides
http://www.nwerle.at/wermut
/thukydides.htm
Atalarımızdan bahsederek başlayacağım, çünkü onları bu vesileyle yad etmek, yaptıklarını hatırlayarak anmak en doğru olanı. Bize ait olan bu topraklarda kuşaklardır aynı insanlar yaşamış, bu toprakları, bu özgür ülkeyi bize, işte bu erdem ve cesaret sahibi insanlar bırakmıştır. Onlarla ne kadar övünsek azdır. Babalarımız daha da fazlasını hak ediyor, çünkü atalarından devraldıkları mirasa, bugün sahibi olduğumuz imparatorluğu da kattılar. Bu, alın teri ve kan dökerek oldu. Bugün burada toplanan ve çoğu gençliğinin baharında bizler, her bakımdan imparatorluğumuzun gücüne güç kattık ve öyle bir devlet düzeni kurduk ki, barışta da savaşta da kendini en mükemmel biçimde gözetebilmekte.
Hepinizin bildiği konularda uzun uzun konuşmak istemiyorum: Bu bakımdan, bu güce erişmek için verdiğimiz mücadeleden ya da babalarımızın ve bizim iç (Yunan) ve dış düşmanlara karşı nasıl kahramanca savaştığımızdan bahsetmeyeceğim. Her şeyden önce, zorlu sınavları nasıl bir ruhla göğüslediğimiz ve tabii, bizi biz (büyük) yapan anayasamız ile yaşam tarzımız üstünde durmak istiyorum. Ondan sonra ölülerimizi yad edeceğim, çünkü bunu yapmamın bu ortama uygun olacağına ve yurttaşlar ile yabancılardan oluşan bu topluluğun, böyle bir konuşmadan istifade edeceğine inanıyorum.

14 Aralık 2015 Pazartesi

Stefanos Yerasimos ile Söyleşi


Stefanos Yerasimos, Toplumsal Tarih Ağustos sayısında “Türkler Romalıların mirasçısı mıdır?” yazısıyla basında büyük büyük ilgi uyandımıştı. Yerasimos, Truva filmiyle yeniden gündeme gelen tartışmaya ve polemiklere Foti Benlisoy ile yaptığı söyleşiyle son noktayı koyuyor: “Avrupalıların gözünden Osmanlılar”. Toplumsal Tarih 118.(Ekim) sayısında yer alan söyleşiyi sizlere bir kez daha sunuyoruz.
http://www.mimarizm.com/etkinlikler/sergiler/stefanos-yerasimos-1942-2005-anma-sergisi_123399
 Rönesans devrinde geniş kitlelere yönelik Osmanlı/Türk karşıtı oldukça büyük bir literatürün oluştuğu biliniyor. Bu literatürde Osmanlılar/Türkler Hıristiyan dünyayı tehdit eden büyük bir tehlike olarak tasvir edilmekteydi. Siz bu literatürün yanı başında, esas olarak seçkinlere hitap eden ve Türkleri kâh Truvalılarla kâh Romalılarla ilişkilendiren bir edebiyata dikkat çekiyorsunuz. Bu iki literatür nasıl oldu da bir arada varolabildi? Bunların ve özellikle de ikincisinin kapsam, içerik ve hedeflerinden bahsedebilir misiniz?

Avrupalıların Türk olarak tanıdığı Osmanlıların, 16. yüzyılda Hıristiyan Avrupa için ciddi bir tehlike oluşturdukları bir gerçektir. Aslında, bugünkü Avusturya topraklarına ve Venedik yakınlarına akınlar yapan, İtalya'nın güneyinde Otranto'yu fetheden, Korsika'ya, Balear Adaları'na, Nice kentine asker çıkaran Osmanlı ordusu ve donanmasına karşı bir propagandaya girişilmesi olağandır. Matbaanın icadından 16. yüzyılın sonuna kadar bu konuda, çoğu tek ya da birkaç sayfalık broşürler olmak üzere binlerce yayın yapılmıştır. Bunların amacı kamuoyu oluşturmak, Avrupalıları Türklere karşı yüreklendirmek ve aynı zamanda Türklerin etkisinden kurtarmaktır. Çünkü unutmayalım ki bu dönemlerde Osmanlı topraklarından batıya doğru göç edenlerden çok daha fazla insan, Avrupa'dan Osmanlı'ya akmış ve bu akış da yalnızca zorunluluk dolayısıyla olmamıştır. Bu göç Yahudilerle sınırlı kalmamış, çok sayıda Hıristiyan da daha fazla iş ve servet olanağı sunan Osmanlı tarafına geçmiş ve bunların bir bölümü de Müslüman olmuştur. Örneğin Osmanlı ordusu, 1526'da, Mohaç savaşı ve Macaristan Krallığı'nın yıkılması ile sonuçlanan sefere hazırlanırken, Venedik ajanlarının gönderdikleri raporlar çok karamsardır. Bunlardan biri: "Böyle giderse sonunda hepimiz Türk (yani Müslüman) olacağız" diye yazar ve ekler "Burada genç kızın tanesi birkaç akçeye satılır", yani her şey o denli kötü değildir! Esasında Türk karşıtı Avrupa literatüründe çoğu zaman, ötekinin cazibesine kapılma endişesi sezilir.

Seçkinler, karar vericiler ise, duygulara ve özellikle dine hitap eden bu yayınların dışında Türklerin başarılarının nedenlerini anlamaya ve buna karşı önlem almaya çalışıyordu. Bunlara, Osmanlı devletinin tarihi, kaynakları ve yönetim sistemi konusunda bilgiler gerekliydi. Sonuç olarak Rönesans boyunca seçkinler için ayrı, halk için ayrı iki tür Türk literatürü oluşur. Bunun en iyi örneği "Türkler Romalıların mirasçısı mıdır?" başlıklı yazıda sözünü ettiğim Francesco Sansovino'dur. 1571'de, yeni bir Osmanlı-Venedik savaşının ortasında, Kıbrıs'ın alınmasından birkaç ay sonra ve İnebahtı deniz savaşından birkaç ay önce, yayımlamış olduğu Annali Turcheschi'de Türkleri Romalıların mirasçısı ilan eden yazar, aynı yıl içinde Türklere karşı savaşan Venedik askerini yüreklendirmek için iki de broşür basar ve popüler anti-Türk literatürünün iki ana temasını işler. Birincisi "exhortatio" (teşvik, yüreklendirme) türündendir, "prophetia" (kehanet) türünden olan ikincisi ise Türklerin yakın yenilgisine işaret eden "haber"lerden söz eder. Burada Sansovino, "İskit ülkesinin dibindeki mağaralardan çıkmış olan Türkler, ancak Doğu halklarının korkaklığından, Rum imparatorlarının anlaşmazlıklarından ve Batı Hıristiyanlarının kavgalarından, yani kendi yanlışlarımızdan dolayı büyümüşlerdir" diye yazar. Görüldüğü gibi, burada Romalılara ya da Truvalılara atıf yoktur ve dönemin yazarlarının Türklerin kökenini gayet iyi bildikleri de açıktır. Dolayısıyla Rönesans aydınları arasında "Türk dostu" ya da "Türk düşmanı" diye bir ayrım yapmanın söz konusu olmadığı, ancak iki farklı amaç taşıyan iki tür literatürün varolduğu anlaşılır. Aynı zamanda alıntısını yapmış olduğum cümlede alışılmış bir motif daha işlenir. Dindar okuyucunun "Nasıl olur da Tanrı bize karşı kâfirlerin üstünlüğünü sağlar" diye kafasında belirebilecek şüpheyi gidermek için kullanılan her zamanki gerekçe "yanlışlarımızdan ya da günahlarımızdan dolayı Tanrı'nın bize verdiği ceza" olmuştur. Ancak bu sav aynı zamanda iki tür Türk literatürünün ortak paydasıdır. Çünkü halktan biri "Günahımız neydi de Tanrı bize Türkleri saldı" derken seçkinler "Nerede yanlış yaptık da yenildik" diye sormaktadır.

Sansovino ve benzerlerinin bu soru karşısındaki tutumları, Romalılar ile Türkler arasında etnik bir bağ kurmak değildir. Romalıları dünya hâkimi yapan disiplini ve askeri gücü Osmanlılar kendilerine mal etmişlerdir, bundan dolayı Osmanlılar Roma İmparatorluğu'nun manevi mirasçısı olmak üzeredir diye yazarlar. Bu ifade aynı zamanda bir özeleştiridir.

François Hartog Herodot'la ilgili çalışmasında "Başkalık retoriği esas olarak bir tercüme işlemidir: Amacı, başka'yı aynı'ya geçirmektir" der. Bu çerçevede Osmanlılara ilişkin Truva ya da Roma yakıştırması ötekiyi kendi düşünce dünyasında anlamlandırıp "Batı"nın tarihsel/kültürel ve ideolojik algılamaları içerisinde tasnif edip tanımlama çabası olarak değerlendirilemez mi? Söz konusu olan "öteki"yi tanımlamaya ilişkin genel stratejinin bir örneği olarak düşünülebilir mi?

Doğrudur, ancak başka parametreler de vardır. Romalıların, Vergilius'un Aineiad'ıyla doruğa ulaşan kendilerini Truvalıların mirasçısı olarak görme eğiliminin ortaçağ ve Rönesans Avrupa'sında çok sayıda taklitçisi olmuştur. Özellikle Fransız krallarının ve daha birçok soylu Avrupa ailesinin Truvalılardan geldiği savunulmuştur; yani bir halkın ya da bir soyun atalarını Truvalılara bağlamak dönemin alışılmış bir yöntemidir. Bunun amacı, söz konusu grubu Romalılarla eşitlemek ve dolayısıyla değerlendirebilmekti. Bu durumda neden Türklere de aynı işlemin uygulandığını sorabiliriz. Bunun söz konusu yazıda ve yukarıda anlattıklarımdan başka bir yanıtı da olabilir. Türklere Truvalı-Romalı benzetmesi yapan yazarların İtalyan ya da Fransız olduğunu görüyoruz. Bu benzetmeyi yapmakla onları, Roma İmparatorluğu'nun ve evrensel bir iktidar olarak algılanan imparatorluk kavramının mirasçısı -ya da mirasçı adayı- olarak görüyorlar. Oysa o dönemde Roma İmparatorluğu'nun resmi ve tescilli mirasçısı Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, yani Almanya'dır. Böylece özellikle Fransız yazarlar için Türkleri imparatorluğa layık görmek aslında Almanlara karşı tavır almaktır ki I. François ile Kanuni döneminden beri başlayan Osmanlı-Fransız dostluğu da özellikle Almanya'ya karşıdır.

Bu konuda Kanuni'nin tutumu farklı değildir. 1547 tarihinde I. Süleyman ile Charles Quint arasında imzalanacak ilk anlaşma öncesi uzun müzakerelerde Osmanlı tarafı Charles Quint'in imparator unvanını kabul etmemekte ısrar etmekte, onu yalnız İspanya kralı olarak tanımaktadır. Dönemin Alman literatürü ise Roma ve Bizans imparatorlarının silsilelerini ve portrelerini verdikten sonra Alman imparatorlarına geçen imparator albümleri düzenler. Böylece Türklerin Truva ya da Roma kökeni, tarih meraklısı Rönesans aydınlarının edebi bir yakıştırmasının ötesinde, dönemin politikasının ve iktidar ideolojilerinin bir parçası haline gelir.

Osmanlıların bahsettiğiniz Truva ve Roma yakıştırmalarından haberdar olduğu söylenebilir mi? Özellikle II. Mehmed'in bu yakıştırmaları bildiği ve bilhassa da Konstantinopolis'in sembolizmine kendi iktidar söyleminde yer verdiği söylenemez mi? Fatih sonrasında bu tarz bir meşruiyet söylemine dönük ilgi ortadan kalkıyor mu?

Fatih Sultan Mehmed'in imparatorluk fikrini devam ettirmek istediğini ve Kanuni'nin de bunu ilk saltanat yıllarında (İbrahim Paşa'nın öldürülmesine kadar) denediğini biliyoruz. Bu konuyu uzun uzun Kostantiniyye ve Ayasofya Efsaneleri kitabımda işledim. II. Mehmed'in ise, Batılıların ve son Bizanslıların kurmuş oldukları Truvalılar-Türkler ilişkisinden haberdar olduğunu Kritovulos'tan öğreniyoruz. Kritovulos, günümüzde çoğunlukla sanıldığı gibi bir Bizans tarihçisi -ve bundan dolayı daha az güvenilmesi gereken biri- değildir. Tursun Beğ'le birlikte ve Tursun Beğ kadar II. Mehmed'in resmi tarihçisidir. Yazmasının tek nüshası Topkapı sarayındadır. En azından şunu söyleyebiliriz: Kritovulos Fatih'in istemediği, onaylamadığı bir şeyi yazamazdı. Dolayısıyla II. Mehmed, Kritovulos'un yazdığı gibi, Truva harabeleri önünde Türkler Truvalıların intikamını aldı dememişse bile bunun yazılmasına karşı çıkmamıştır. Ayrıca metin dikkatli okunursa, II. Mehmed, Türklerin Truvalıların soyundan geldikleri "iddia"sını sahiplenmiyor, Türklerin "Asyalı" olarak Yunanlılardan ve herhalde onların mirasçısı Bizanslılardan, kendileri gibi Asyalı olan Truvalıların intikamını almış olduklarını söylüyor.

Bilindiği gibi II. Bayezid döneminde, biraz Osmanlı köklü hâkim sınıfların-ulema ve gazilerin-Fatih'in politikasına tepki göstermesi, biraz da Cem olayının getirdiği temkinlilik, imparatorluk projesini en azından ideolojik bir söylem olarak aksatmıştır. I. Selim ise başka bir ideoloji ile Osmanlıları arkadan vurmaya çalışan Safevilere karşı, Sünniliğin koruyuculuğunu yüklenmek zorunluluğunda olmuş ve Doğu'ya yönelmiştir. Kanuni döneminin başında, İbrahim Paşa'nın da etkisiyle, Roma'nın mirasına sahip çıkacak bir imparatorluk söylemi ivme kazanır. Padişah, Venediklilere Papalık ve imparatorluk taçlarından esinlenen bir taç ısmarlayarak, seferlerde otağında huzuruna çıkan Batılı elçilere göstermek üzere yanında taşır. İbrahim Paşa da Buda'dan getirmiş olduğu Herkül ve Venüs'ün çıplak ve altın kaplamalı heykellerini Atmeydanı'nın ortasına diker. Ancak böyle bir projenin içeride, özellikle de ulema arasında kabul edilme olanağı yoktur. İbrahim Paşa'nın öldürülmesi, Kanuni'nin yaşlanması ve oğullarının kavgaları arasında yıpranmasıyla birlikte Ebussuud Efendi'nin güçlü bir siyasi figür olarak ortaya çıkması ve süregelen İran seferleriyle Osmanlı hükümdarının yeniden Sünniliğin koruyucusu olarak belirmesi, imparatorluk özlemini sona erdirecektir. Bu konumda Süleymaniye Camii geçiş döneminin bir simgesidir. Büyük bir olasılıkla, yukarıda sözünü etmiş olduğum ve kendisini "İspanya Kralı" Charles Quint'e karşı tek "imparator" olarak tanıyan 1547 anlaşmasından sonra, I. Süleyman, kendisi için yaptırdığı Şehzade Camii'ni, ölen oğlu Mehmed'e adayarak, Ayasofya modelinde yeni bir caminin yapımına girişir. Oysa imparatorluk simgesini pekiştirecek olan bu anıt, aynı zamanda Sünniliğin şampiyonu Müslüman bir hükümdarın eseri olarak sunulacak ve en önemlisi, gelecek nesillere bu biçimde aktarılacaktır.

Osmanlılara ve hatta Küçük Asya'daki Osmanlı öncesi beyliklere yönelik Roma yakıştırması sadece Batı dünyasında yapılmıyor. Ortadoğu'da Roma tabirinin İstanbul merkezli bir coğrafyaya atıfla kullanıldığını görüyoruz ve bu bağlamda Osmanlı ya da öncesindeki beylikler bu bölgede "Rumi" olarak adlandırılabiliyor. Hatta örneğin Portekizliler 16. yüzyılda Osmanlılara ilişkin "Rum" ya da "Rumi" adlandırmasını mesela İtalya'dan değil de Arap ya da Hint Okyanusu memleketlerinden tevarüs ediyorlar. Bu bağlamda Roma'ya dair sembolizmin sadece "Batı"da değil, "Doğu"da da siyasal meşruiyet söylemlerinde önemli bir konumu olduğu söylenemez mi?

Burada birbirleriyle karıştırılmaması gereken iki ayrı şey var. Birincisi, yukarıda sözünü ettiğimiz, Avrupalıların Türkleri Romalıların mirasçısı ve dolayısıyla evrensel imparatorluğa aday olarak görmeleri, ikincisi ise Türklerin kendilerine "Rumi" demeleri. İkincisi Bizans'tan aktarılan bir terim. Bilindiği gibi Bizans ve Bizanslı sözcükleri sonraki tarihçilerin kullandıkları terimlerdir. Bugün Bizans diye adlandırdığımız Doğu Roma İmparatorluğu devleti ve üyeleri kendilerini 1453'e kadar Romalı, yani Rum olarak tanımlardı. Bu terimi Doğu halkları ve Araplar olduğu kadar Türkler de kullanmıştır. Bizans'ın Araplarla ve sonra Selçuluklarla ilk temas halinde olduğu Sivas ve yöresi Rum eyaleti olmuştur. Rumeli için de aynı şey geçerlidir. Osmanlı Türkleri de kendilerini hiçbir zaman Türk olarak tanımlamadıkları, hatta bu sözcüğü genellikle hakaret saydıkları için, eski Bizans topraklarına yerleşince, kendilerine, özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda Rumi demişlerdir. Örneğin Gelibolulu Ali Bey, Kahire'yi anlatan kitabında Türklerle Araplar arasında bir karşılaştırma yaparken hep, "biz Rumiler" der. Ancak Kültür Bakanlığı yayınlarında bu metni "sadeleştirerek" yayımlayan Orhan Şaik Gökyay "Rumi"yi Türk olarak çevirmiştir. Aynı biçimde Kritovulos bugünkü Yunancaya "uygulanarak" yayımlandığında, yazarın Fatih için sürekli kullandığı "Basileus" (imparator) sözcüğü "Sultan" olarak çevrilmiştir.

Bu konuda başka bir eğlenceli örnek daha vardır. Büyük bir olasılıkla 16. yüzyılda Rum Ali Ağa adında biri Beşiktaş'ta bir mescit yaptırmış, ondan sonra da mahallenin adı Rum Ali Mahallesi olarak günümüze kadar gelmiştir. Ancak bir gün herhalde bir yetkili "Olur mu öyle şey!" demiştir ki, mahallenin adı Türk Ali'ye çevrilmiştir. Aklıma gelince hep, rahmetli bunu duysaydı kim bilir ne kadar kızardı, diye düşünüyorum.

17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı'nın Hıristiyan dünyaya yönelik bir tehdit olarak algılanması ya da Roma benzetmesi, yerini Doğu despotizmi tanımlamasına bırakıyor. Kendini tanımlama süreci ötekiyle etkileşim içerisinde geliştiğine ve ötekini tanımlama/adlandırma kendini de tanımlama anlamına geldiğine göre, Osmanlı'ya ilişkin betimlemelerdeki bu dönüşüm, Avrupa/Batı'nın kendini tanımlama sürecinde nasıl bir dönüşüme tekabül etmektedir?
İlginç bir biçimde Türklerin "Doğu despotizm"i temsilcisi ve örneği olarak görülmeleri de Venediklilerin ürettikleri bir fikirdir. Kıbrıs'ın alınmasıyla sonuçlanan 1568-1573 Osmanlı-Venedik savaşından sonra memleketine dönen Venedik balyozu Marcantonio Barbaro Türklerin evrensel imparatorluğun eşiğinde olduklarını söylecek, oysa Girit'in alınması ile sona eren 1645-1669 savaşından sonra İstanbul'a gelen Venedik balyozları, raporlarında Osmanlı yönetimini "hunhar ve zorba" olarak tanımlayacak ve Doğu despotizmi kavramının ilk tohumlarını atacaklardır. Osmanlı devletinin ilk defa önemli toprak kayıplarına uğramış olduğu 1683-1699 savaşından sonra ise bu fikir Avrupa'da yayılacaktır. Bundan, Avrupalılar artık Türklerden korkmayınca onları küçümsemeye başladılar gibi aceleci bir sonuç çıkarabiliriz, ancak birkaç faktörü göz önüne almalıyız. Bir yandan Osmanlı gücünde ve yönetiminde hem mutlak, hem de Avrupa ile karşılaştırırsak, göreceli bir gerileme vardır. I. ve II. Süleyman'ın Osmanlı devleti aynı değildir; iç karışıklıklar, yeniçerilerin konumu gibi hadiseler Batı'nın Osmanlı'ya ilişkin görüşünü etkilemektedir. Öte yandan Avrupa Aydınlanma dönemine girer ve kendisini uygarlığın tek temsilcisi olarak görmeye başlar. Böylece giderek Avrupa'nın gözünde "Türk" güçlü bir kâfir olmaktan çıkar güçsüz bir barbar olur. Din farkı, dinsel bir görüşle ele alındığında, din değiştirmekle silinebilir, oysa medeniyet farkı, bu açıdan bakanlar için, çok daha derin bir uçurum olarak görülebilir.

18. yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan "Batı uygarlığı" hakkındaki anlatıda Türklerin, "Doğu"nun bir parçası ve önemli bir "öteki" figürü olarak yer aldığı söylenebilir. Aynı bağlamda örneğin Yunan milliyetçiliği kendi kimliğini, Türklerin belki de tam tersine, Batı uygarlık tarihine ilişkin anlatının içinde merkezi ve kurucu önemde bir öğe olarak tanımlayabilmiştir. Bu çerçevede "Batı"nın otantik ötekisi olmanın, hemen yanı başındaki Yunanistan örneğine kıyasla, Türkiye'nin modernleşme sürecindeki etkilerinden genel olarak bahsedebilir misiniz?

19. yüzyılda Osmanlı topraklarında esen ulus-devletlerin kurulmasına yönelik milliyetçi rüzgârlar Avrupa aydınlanmasının, Fransız devriminin ve Avrupa romantizminin etkisinde kalmıştır. Ancak burada Yunanistan'ın durumu ayrıcalıklıdır. Tarihi boyunca Antik Yunan kültürünün ürünleriyle yetişen Avrupalı aydınlar ve seçkinler için Yunanistan'ın bağımsızlığı, Batı medeniyetinin kendi vatanına dönmesi, ona sahip çıkması anlamına geliyordu. Nasıl Haçlı Seferleri Hıristiyanlığın ayrı kalmış vatanını, Kudüs'ü ve Kutsal Toprakları kurtarmak için yapılmışsa, Yunan ayaklanmasında yardıma koşan "Philhellène"ler (Yunan muhipleri) için de Avrupa medeniyetinin ayrı kalmış topraklarını kurtarmak söz konusuydu. Zaten Voltaire, elli yıl öncesinde: "Zamanında bağnazlık uğruna yedi tane Haçlı Seferi yaptık, ne zaman şerefli bir Haçlı Seferi yapacağız?" demekle bunu kastediyordu. Yunan klasikleriyle beslenmiş Avrupalı gezgin, Yunanistan ve Anadolu'daki antik kalıntıları gezerken, buraların harabeye dönüşmesinin sorumlusu olarak Türkleri görüyor, karşılaştığı Rum köylülerin, kendi üniversitesinde öğrenmiş olduğu Yunancayı anlamamasının, antik amfora ve kabartmalarda görmüş olduğu gibi giyinmemesinin nedeninin Türk barbarlığı olduğuna inanıyordu. Ancak yeni Yunanistan'ın da bu beklentiyi karşılaması gerekiyordu, çünkü Yunan ayaklanmasının başarısından Yunanistan'ın Avrupa Birliği'ne girmesine kadar, çağdaş Yunanistan tüm kazanımlarını öncelikle Antik Yunanistan'a borçluydu. Onun için de eski ve yeni Yunanistan arasındaki sürekliliği-yalnız kültürel değil biyolojik olarak da-kanıtlamak ve aradaki "karanlık yüzyılları", kendi halk kültürünü, yiyeceği içeceği, giysisi, dansı, türküsü, konutu ile, yok sayma pahasına reddetmek gerekiyordu. Yani, kendisini Batı kültürünün kaynağı ve nüvesi olarak kanıtlamak için "öteki"yi, Türkü barbarlığın karanlığına itmek gerekiyordu.

Bu durumda, Osmanlı imparatorluğunun içinden çıkan son ulus-devletlerden biri ama aynı zamanda Osmanlı mirasını üstlenen tek ülke olan Türkiye'nin Avrupa ile ilişkisinin zor ve çelişkili olacağı açıktı. Batılılaşma 18. yüzyılın sonunda başladı ve bugün de sürdürülüyor. Ancak Batılılaşmaya, Batı'ya entegre olmak için değil, Batı'ya karşı Batı'nın silahıyla mücadeleyi sürdürmek için girişilmiştir ve bu davranış günümüzde de hâkimdir. Köken sorununa gelince, Mustafa Celaleddin Paşa, Türkçülüğün ilk yapıtı olan, Eski ve Yeni Türkler adlı kitabında (1869), Türklerin Hint-Avrupa ırkından olduklarını iddia etmekle, bir entegrasyon çabasına girişir. Bilimsel verilerin ötesinde, Orta Asyalılığın o denli önemle vurgulanmasında ise, Batı'ya karşı Batılılaşmanın etkisini aramak gerekmektedir.

Söyleşi: Foti Benlisoy
Basının ilginç ve eğlenceli tutumu

Osmanlıların/Türklerin Rönesans devrinde Avrupa'da algılanma biçimleri hakkında geçen ay Toplumsal Tarih dergisinde yer alan makaleniz basında ilgi odağı oldu. Kimi yayınlar ise sizin Türklerin kökeninin Truvalılar olduğunu savunduğunuzu iddia ederek spekülasyon avcılığına girişti. Basının bu tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu tekil ve istisnai bir örnek mi yoksa medyanın tarihçilik ve tarihyazımıyla kurduğu ilişkinin doğal bir uzantısı mı?

Yazıya tepkiler ilginç ve eğlenceli oldu. Bunları iki ayrı düzeyde irdelemek mümkün. Biri gazetecilik düzeyinde. Belli ki kimse yazıyı okumamış, herkes başlıkları okumakla yetinmiş, haber yapan herkes de ancak bir önceki haberin başlığını okumuş. Böylece tarihte algılamaların işlevi üzerine olan bir yazı, bir "iddia" olarak algılanmış. Yani öne sürülen bilgilerin, yapılan yorumların hiçbir önemi yok, futbol maçı anlayışıyla karşılıklı iddialar var! Bu durumda bir "iddia"nın başka bir "iddia"yı "çürütmesi"nin ancak kaba kuvvet ya da sindirme yolu ile yapılabileceği öngürülür, basın da tartışma yolunun değil sindirme yolunun aracı olarak görülür. Zaten bir önceki haberin başlığını haber yapma "tekniği" ve sindirme anlayışı da sonunda Rönesans döneminde Türklerin Truva kökenli olarak algılanmasını, "Yeni bir Yunan yalanı" başlığı altında sunmaya kadar vardı. Ancak burada yukarıda sözünü ettiğim ikinci düzeye geçiyoruz. Bu son başlığı atanlar, Türklerin Batı'nın kendisine mal ettiği bir tarihten ve coğrafyadan türeme olasılığını, bir hakaret ve aynı zamanda bir komplo olarak algıladılar. "Nerede bizim Orta Asyamız?" tepkisini gösterdiler. Bu da Batı'ya karşı Batılılaşma çabasının en tipik göstergelerinden biridir.



Toplumsal Tarih 118.(Ekim) sayısından...

12 Aralık 2015 Cumartesi

Bilim Tarihine Kısa Bir Bakış



Turan Öztürk Doç. Dr. 
TÜBİTAK MAM Kimya Böl.

http://www.resilience.org/stories/2013-12-19/an-old-kind-of-science

Bu yazıda modern bilimin oluşumu sırasında geçirilen evreleri alt alta sıralayıp, ansiklopedik bir kronoloji oluşturma yerine, modern bilimin gelişmesi sırasında Türkiye’nin yeri ve modern bilimin niçin Batı’da, yani Avrupa’da geliştiği ele alınacak, ilk atılımları yapmasına rağmen, Uzak Doğu’da Çin’in, yakınımızda Orta Doğu’nun bunu niçin başaramadığı ve hâlâ neden büyük güçlükler içinde oldukları incelenmeye çalışılacaktır.

SİSTEMLİ bir düşünce biçimi olarak bilim, yaklaşık MÖ 600 yıllarında Yunan filozofları ile başlamaktadır. Bundan öncesine rastlayan keşifler ve buluşlar, özel aletleri ve teknikleri içermeleri açısından, birer ilk teknoloji örnekleri olarak kabul edilmektedir. Bu keşifler ve buluşlar astronomi, matematik ve tıp olarak sınıflandırılabilirlerse de, bu bilgiler, evrenin nasıl çalıştığını sistemli araştırmaya yönelik değildir, bu yönde organize edilmemiştir. Bunun yerine, belirli ihtiyaçları karşılamak için, belirli teknolojinin geliştirildiği görülmektedir. Örnek olarak, evlerde bitkilerin yetiştirilmesi ve hayvanların evcilleştirilmesinin gerektirdiği belli bilgi birikimi verilebilir. Bu bilgi birikimi sadece belirli ihtiyaçların giderilmesi ile sınırlıdır. Bilim gibi bitkilerin ve hayvanların dünyasını sistemli araştırmayı içermez. Fakat bu ilk teknolojiler, daha sonra gelişecek olan bilimin ilk tohumlarını oluştururlar.  

İlk büyük teknolojik gelişme bundan yaklaşık 10 000 yıl önce hayvanların evcilleşmesi ve bitkilerin tarlalarda yetiştirilmesi ile başlamaktadır. Tarım devrimi olarak kabul edilen bu olayların birbirlerinden bağımsız olarak Orta Doğu’da, Doğu Akdeniz’de ve Amerika’da gerçekleştiği kabul edilmektedir. Her ne kadar bazı kesimler yerleşim yerlerinin tarım devriminden sonra oluştuğu görüşünde olsalar da, geniş bir kesim, kasaba, şehir gibi yerleşim yerlerinin, tarım devriminden önce olduğunu kabul etmektedir. Bunun en büyük nedeni ticaret olarak gösterilmektedir. İlk kasaba ya da şehirler ticaret yollarının üzerinde veya kesiştiği yerlerde, ticaret yapabilmek amacıyla kurulmuştur. 

Tarım devriminden sonra, uygarlıklar olarak adlandırılan toplulukların oluşumu yaklaşık MÖ 3000 yıllarına rastlamaktadır. Mısır’da merkezi devletin oluşumunun her yıl olan sellere karşı koyabilme ihtiyacından doğduğu düşünülmektedir. Mezopotamya’da ise, sulama projelerinin merkezi kontrol ihtiyacı, uygarlıkların oluşmasında ivme sağlamıştır. Diğer uygarlıkların  oluşumu, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına göre daha az bilinmektedir. Bu kültürlerin anlaşılması, süreç içinde insanların farkına varması ile olmuş ve uzun zaman almıştır. Bu süreç hâlâ devam etmektedir. Örneğin, Mısır’ın, Yunanlılar tarafından iyi bilinmesi, Mısır uygarlığının daha erken öğrenilmesini sağlamış ve Mısır’da arkeolojik çalışmalar daha Napolyon zamanında başlamıştır.  

Tarım devriminden sonra astronomi, matematik ve biyoloji alanlarında sistemli olmayan bazı gelişmeler gözlenmiştir. Astronomi alanında İngiltere’deki “Stonhenge” gözlemevi, Mısır’da ilk takvimlerin 360-365 gün aralarında belirlenmesi, güneş saatlerinin icat edilmesi ve muhtemelen astrologlarca kullanılmak üzere yıldız kataloglarının yapılmaya başlaması önemli gelişmeler olarak sıralanabilir. Matematik alanında sayı sistemlerinin icadı, bu alandaki en büyük gelişmeyi oluşturmaktadır. Mezopotamya’da 60’lı sayı sistemi, matematikçilerin ikinci dereceden denklemleri çözmelerine olanak sağlamıştır. Mısır ve Mezopotamya’da geometrinin gelişmesine paralel olarak alan ve hacim hesaplarında atılımlar yapıldı. p değerinde ilerlemeler kaydedildi. MÖ yaklaşık 600 yıllarına doğru, işlemlerde yer tutucu olarak sıfır yerine geçen semboller kullanılmaya başlandı.  

Bu dönemde biyoloji alanında belirli düzeylerde bilgi birikimi oluşturulduğu, birbirinden bağımsız olarak Mısır ve Güney Amerika’da geliştirilen mumyalama işlemlerinden anlaşılmaktadır. Ayrıca Hammurabi yasalarından, Mısır’da ve muhtemelen Mezopotamya’da, ameliyatın başarı ile yapıldığı görülmektedir. Hammurabi yasalarında başarılı bir ameliyatın fiyatı saptanırken, başarısız bir ameliyatın cezası ellerin kesilmesi olarak belirtilmektedir. Zamanın en gelişmiş tıbbına sahip Mısır’da pek çok ilaç kullanılmıştır; bunlardan bazıları bugün bile etkili kabul edilmektedir.  

Tarım devriminden sonra geliştirilen teknolojiler arasında metallerin eritilmesi ve kullanımı, tekerleğin geliştirilmesi ve ulaşım ile çömlek yapımında kullanılması görülebilir. Bu dönemde ilk denizciler ortaya çıkmakta, inşaatçılığın gelişmesi ile büyük tapınaklar ve saraylar yapılmaktadır. Bunların yanı sıra, standart ağırlıkların, ölçümlerin ve paranın ortaya çıktığını  da görmekteyiz.  

MÖ 600 yıllarında, Yunan uygarlığının yükselişi ile sistemli düşünce biçimi olarak bilim gelişmeye başlamış. Bugünkü üniversitelerin yaptıklarına görece benzer bilimsel araştırmalar yapan “Academy”, “Lyceum” ve “Museum” gibi enstitüler gelişmiştir. “Academy” ve “Lyceum”un MS 529 da kapatılması ve “Museum” un harab edilmesinden sonra, bilim tarihinde Yunan çağının kapanmasına karşın, etkileri 1000 yıl veya daha fazla sürmüştür.  

MÖ 6. yüzyılda, Türkiye kıyısında şehir-devlet olan Miletus’da doğan üç İyonya filozofu, Thales, Anaximander ve Anaximenes, doğayı ilk mitoloji ve din dışında, nedensellik içinde sorgulamaya başlamışlardır. Her ne kadar Yunan bilimi Mısır ve Babil düşünce ve pratiklerinin devamı olarak kabul edilebilirse de, Yunanlılar gözlemlerinin dışında ilk genel prensipler arayanlardı. Yunanlılardan önce bilim, asıl olarak gözlemlerin toplanması ve pratiğe uygulamasından ibaretti.  

Bilimin niçin ilk Yunanlılarla geliştiği noktasında pek çok neden ön plana çıkmaktadır. Yunanlılar denize açılan, merkezi olmayan ekonomiye sahip, şehir-devletlerde üst sınıf vatandaşlarca yönetilen insanlardı. Her ne kadar popüler bir din yaygınsa da, Yunanlılarda katı organizasyona sahip din hiyerarşisi yoktu. Babil ve Mısır’da gerçekte dini liderlerin elinde olan bilim, Yunanlılarda sıradan insanların elindeydi. Bütün bunlar Yunanlılarda düşüncelerin özgürce ifade edilmesini sağladı. Dolayısıyla felsefi düşünceler serbestçe tartışılabiliyordu. Yaradılış teorisi Yunan dininde yoktu. Bilim bir anlamda başlangıç hakkında teoriler üreterek, dinin rolünü oynamaktaydı. Bununla birlikte, var olan dinle filozoflar arasındaki çatışmalar özellikle MÖ 5. yüzyılda keskinleşti. Bu keskinleşme Anaxagoras’ın Atina’dan sürülmesine, Sokrat’ın öldürülmesine, Aristo’ya saldırılmasına kadar vardı. 

Küçük Asya’dan başlayan Yunan kültürü ve bilimsel düşünme, daha sonra Yunan adalarına ve İtalya’nın güneyindeki Yunan kolonilerine kadar uzandı. İlk Yunan biliminin materyalist olduğu görülmektedir. Leucippus ve Democritus gibi atomist düşünceyi geliştirenler, madde tarafından şekillendirilmeye inandılar. Eflatun (Plato) okulundan etkilenen Pisagorcular, bilimsel düşünceyi daha metafizik yöne çevirdiler.

Dördüncü yüzyıl civarında Atina, Yunan entelektüel aktivitesinin merkezi durumuna geldi. Antik Yunan döneminin en önemli adının, ilk gerçek bilim filozofu ve Atina’da Lyceum enstitüsüne önderlik eden Aristo olduğunu görmekteyiz. Günümüzde hâlâ bilimsel düşüncede rol oynayan “tümevarım-tümdengelim” yöntemi Aristo tarafından geliştirilmiştir. Bu yönteme göre, doğanın araştırılması önce gözlemlerden genel prensiplerin çıkarılması (tümevarım) ve daha sonra genel prensiplere dayanarak gözlemlerin açıklanması (tümdengelim) aşamalarını içermektedir. Aristo, Büyük İskender’in hocalığını yapmıştır. MÖ 323’te ölen İskender’in ordusu Yunanistan’dan Hindistan’a kadar geniş bir alanı ele geçirmiştir. Bu esnada Yunan veya Helen kültürünü yayarak, günümüzde Helenistik olarak adlandırılan kültürün doğmasına neden olmuştur. Helenistik kültürün özellikle Mısır’da güçlü olduğunu, İskenderiye şehrinin bir merkeze dönüştüğünü görmekteyiz. 

MÖ 146’dan itibaren, her ne kadar Yunan gelenekleri sürdüyse de, Mısır dışında Akdeniz’in tamamı Roma egemenliğine geçti. Romalılar bilime doğrudan saldırmadılarsa da, bilim Roma egemenliği altında gelişemedi. Arşimet’in cahil bir Roma askeri tarafından bilinçsizce öldürülmesi, Roma egemenliği altında bilimin nasıl olduğuna çok açık bir örnektir. Roma hakimiyetinden sonra Helenistik bilimin gelişmesinin Mısır’da sürdüğü görülmektedir. MS 3. yüzyıldan sonra Helenistik bilim iyice inişe geçmiştir. Bu durum, MS 395’te Helenistik dünyanın, Bizans İmparatorluğu’nun parçası haline gelmesi ile iyice kötüleşmiştir.  

Hıristiyan kilisesi yükselişi de bilimin gelişmesinde olumsuz rol oynamıştır. Kilise öğretisinin deneysel bilgiye uymamasının bu konuda önemli sorumluluğu olmuştur. Aziz Augustine’nin, bütün doğal proseslerin ruhsal amaç içerdiği yönündeki öğretisi, doğaya bakışı derinden etkilemiştir. Bağımsız bilgi ve bilimin dinsel inanışla ilişkilendirilmesi, İskenderiye’deki Serapis Tapınağı kütüphanesinin Piskopos Theophilus tarafından, MS 390’da yakılmasına ve matematikçi Hypatia’nın MS 415’de İskenderiye piskoposu Aziz Cyril tarafından öldürülmesine yol açtı. Antik Yunan döneminde önemli bilimsel gelişmeler sağlanmıştır. O günkü birçok buluş, bugün hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Arşimet’in ve Öklid’in buluşları birer örnektirler. Bütün bu bilimsel gelişmeye rağmen, teknolojinin aynı paralelliği gösterdiği söylenemez. Bunun en büyük nedeni, antik çağın büyük çapta köleliğe dayalı olmasıdır. Ucuz iş gücünün varlığı, yapılan işleri kolaylaştırma yönündeki isteği köreltmiş, teknolojik gelişmeleri bilimsel gelişmelerin çok gerisine itmiştir. 

Antik çağın Atina’daki büyük öğrenim merkezleri Academy ve Lyceum’un MS 529’da Bizans İmparatoru Justinian tarafından kapatıldı. MS 641’de İskenderiye Müzesi’nin Araplar tarafından yıkıldı. Bunların etkisiyle Avrupa’daki bilimsel etkinlikler hemen hemen tümüyle durdu. Hellenistik dönem ile Rönesans arasında kalan boşluğun, MS 700 ile MS 1300 arasında gelişen İslam kültürü tarafından doldurulduğu görülmektedir. Bu dönemde İslam uygarlığı, matematikten astronomiye kadar bilime pek çok önemli katkılarda bulunmuştur. Bu dönemde İslam uygarlığında bilimin gelişmesinin pek çok nedeni bulunmaktadır. Yoğun ticaret etkinliklerinden dolayı Araplar, Hint ve Çin kültürleri gibi pek çok kültürlerle ilişki içindeydiler. İran, Türk, Yahudi, Hıristiyan kültürleri, İslam dünyasının parçası haline gelmişti. Bütün bunlar Arap düşüncesine yeni fikirlerle katkıda bulunmuştu. 

İslam dünyasında, İslam dininin güçlü birleştirici faktör olmasının yanında, Arap dili de önemli rol oynamıştır. Antik çağın pek çok eseri Arapça’ya çevrilmişti. 6. yüzyılda Süryanice’ye çevrilen Yunan eserleri, Araplar tarafından Suriye’nin işgali ile Arapça’ya çevrildi. Pek çok Hint çalışması da bu sıralarda yine Arapça’ya çevrildi. 

Bu dönemde, İslam dünyasında çok sayıda merkezin kurulduğunu görmekteyiz. Bu merkezlerde kitaplar çevrilmekte, kütüphaneler, gözlemevleri kurulmaktadır. Bunlardan en önemlileri, Bağdat’ta Al-Ma’mun tarafından MS 800’lerde kurulan “Bilgelik Evi”, İspanya da 10. yüzyılda Avrupa’nın en zengin ve büyük şehri olan 40 000 kitaplık kütüphanesi ile “Islamic Cordoba” ve İran’daki “Maragha” gözlemevi ve okulu sayılabilir. 

İslam uygarlığının bilimsel alanda en önemli gelişmelerinden biri Maragha gözlemevinde yaşanmıştır. 11. yüzyılda, İbn el-Haytham ile başlayan tartışmalarda, Helenistik dönemde yaşayan Batlamyus’un (Ptolemy) “Almagest” de öne sürdüğü, Dünya merkezli gezegen sisteminin yanlış olduğu öne sürülmekteydi. Bu tartışma el-Urdi, el-Tusî, Şirazlı Kutbeddin ve İbn el-Şatir gibi isimleri de içererek sürdü. 14. yüzyılda İbn el-Şatir ile sonuçlanan bu gelişme, gezgen sisteminin Batlamyus’un öne sürdüğü gibi Dünya merkezli değil, Güneş merkezli olduğunu söylüyordu. Bu sistem, yaklaşık 200 yıl sonra Kopernik’in Güneş merkezli sistemi ile hemen hemen aynı idi. Pek çok tarihçinin, Kopernik’in Maragha okulunun gezegen sisteminden haberi olduğundan şüphelenmesine rağmen, bu yönde bir kanıt ele geçmemiştir. 

İslam uygarlığı döneminde matematik ve tıpta da önemli gelişmeler sağlandı. Yunan ve Hint matematik bilgileri birleştirildi. Bununla yetinilmeyerek, denklem çözme ve trigonometri geliştirildi. “Cebir” adı bu dönemde yetişen Muhammed İbn Musa el-Harezmi’nin kitabı “El Cebiri”den gelmektedir. 
Tıp, bu dönemde, İslam uygarlığında çok ileri durumdaydı. Öyle ki, İbn-i Sina’nın öğretileri uzun yıllar Avrupa’da kullanıldı. Tıbbın bu derece ileri olmasına karşın, İslam yasalarının ölülerin kesilmesini yasaklamasından dolayı, anatomide ilerleme sağlanamadı. 

İlk kuruluşları 9. yüzyıla kadar giden medreseler, 11. yüzyılda yüksek öğrenim enstitüleri olarak çoğalmaya başladı. Batıda daha sonra oluşacak olan kolejler düzeyinde olan bu eğitim kurumları, batı eğitim kurumlarından çok farklılıklar gösteriyordu. Medreselerde eğitim din etrafında merkezlenmişti. Felsefi ve doğa bilimleri dışarıda bırakılmıştı. Felsefe ve antik bilimlerin eğitime dahil edilmemesinin başlıca nedeni, din ileri gelenleri tarafından bu konulara şüphe ile bakılmasıydı. Bununla birlikte, bu konularla ilgili kitaplar kopye edilerek okul ve cami kütüphanelerinde bulunduruldu. Buna rağmen doğal bilim ve felsefe öğrenmek isteyenler, ancak evlerde özel ders alarak bunu yapabiliyorlardı. Bir okul olmadığından, her dersin hocası başka başka kentlerde bulunuyordu. Örneğin, matematikten sonra astronomi öğrenmek isteyen başka bir kente gitme zorunda kalıyordu. Dolayısıyla, bilim ve felsefede kurumlaşma söz konusu olamıyordu; bu durum uzmanlaşmış bilimsel eğitimin ve araştırmanın önüne engeller koymaktaydı. 

Medreselerde eğitim müderrisler (ders veren) tarafından yapılmaktaydı. Her medreseye hakim olan bir müderris vardı. Eğitim bu kişinin kapasitesi sınırlarında ve otoritesi altında sürdürülmekteydi. Öğrenciler müderrisin verdiklerini okumak, kopya etmek ve ezberlemek durumundaydılar. Öğrencilerin mezun olmaları ve öğrendiklerini öğretmeleri müderrisin onayı ile olmaktaydı. Genelde bu okulları bitirenler, müderrislerinin geleneklerini sürdürmekteydiler. Dolayısıyla, bu tip bir eğitim tümüyle kişisel boyutlarda kalmaktaydı. Öyle ki, bu eğitim yerlerinin yeterlik konusunda devletin, sultanın ve hatta halifenin bile etkisi yoktu. Dışarıdan bir denetimin ve standartın sağlanamaması, özellikle tıpta işi aldatmalara bile götürebilmekteydi. 

Doğa bilimleri ve felsefe öğreniminde kurumsallaşamama, din eğitimi merkezli medreselerde bile eğitimin kişisel düzeylerde kalması, Orta Doğu’daki bilimsel gelişmelerin 11. yüzyıla doğru inişe geçmesinde ve 12. yüzyıldan sonra Avrupa’nın gerisinde kalmasında önemli etkenlerdir. 

Kilise ilk yüzyıllarda bilime, karşı durmuş ama antik öğretimin korunmasında önemli roller oynamıştır. İlk üniversitelerin öncüleri olan katedral okulları, okumayı yetişkin yaşında öğrenen, yazmayı ise hiç başaramayan İmparator Charlemagne’nin “her manastıra bir okul” emri ile 700’lerin sonlarında kurulmuştur. Bununla birlikte, Avrupa’da bilimin tekrar canlanmasında en önemli faktör İslam kültürü ile ilişki kurulmasıdır. İspanya’da Müslüman işgali boyunca Hıristiyan piskoposluğunun korunduğu Toledo, İslam öğretisinin önemli merkezlerinden biriydi. Bu şehrin 1085’te tekrar Hıristiyanlar’ın eline geçmesinden sonra, pek çok Avrupalı Araplarla çalışmak üzere oraya gitti. Avrupalılar’ın İslam kültürü hakkında en fazla bilgi sahibi olmaları ise Haçlı Seferleri ile olmuştur. 1150’den 1270’e kadar çok sayıda İslam eseri Avrupalılar’ca elde edildi ve Arapça’dan Latince’ye veya başka dillere çevrildi. 

Bu süreç içinde Avrupa’nın öğrenim ve din merkezlerinde, Orta Doğu ülkelerinden farklı gelişmeler görmekteyiz. İslam uygarlığında eğitim kurumlarına kadar hayatın her alanının din kuralları ile yönlendirilmesine, kurumsallaşmaya gidemeyip kişisel düzeylerde kalınmasına ve özerkleşememeye karşın, Avrupa’da kilisenin yedinci yüzyıldan itibaren Roma yasalarını almaya başladığını ve 1072 ile 1122 arasında “Papalık devrimi” olarak adlandırılan bir geçişle özerkliğini ilan ettiğini görmekteyiz. Bu sıralarda Dünyanın ilk üniversitesi, İtalya’da Bologna’nın özerk olduğunu, kurumsallaşarak mezunlarına doçent derecesini, oluşturduğu bir kurulun onayı ile verdiğini görmekteyiz. Öyle bir noktaya gelinir ki, İslam dünyasında pek ilgi görmeyen birçok antik filozof ve bilim insanının, özellikle Aristo’nun, Aziz Thomas Aquinas gibi bazı kilise adamları tarafından Hıristiyan dinine uygun oluduğu ileri sürülmeye başlanır. 3. yüzyılın başlarına kadar Aristo düşüncesinin kilise içinde çatışmalara yol açtığı görülmektedir. Kilisenin en büyük tepkisinin 1277’de Paris Piskopozu tarafından dile getirilmesine karşın, artık çok geç kalınmıştır ve özellikle 14. yüzyıldan itibaren bilim insanları, özerk araştırma alanında çok daha önemli yollar katetmişlerdir. Paris ve Oxford Üniversiteleri’nin yanında pek çok Avrupa üniversitesi, gerek bilimsel araştırmalarda gerekse öğrenimde objektif, kişisel olmayan, evrensel ölçütler geliştirme yönünde yoğun çabalar göstermişlerdir. 

İslam dünyasında artık duran bilimsel gelişmeler, Avrupa’da büyük bir hız kazanır. Bilimsel gelişmelerin yanında, ortaçağda toplumsal yapı Avrupa’da köleliğe dayandığı için, teknolojinin de büyük bir hızla geliştiği görülmektedir. 

Matbaa ve kâğıt Batı’dan 400 yıl önce Çin’de bulunmuştur. Ancak, Çin ile ilişkisi Avrupa’ya göre çok daha fazla olan İslam dünyasınca bunların bilinmesine rağmen, ne Çin’de ne de İslam dünyasında büyük etkiler uyandırmıştır. Aksine, İslam dünyası 19. yüzyılında başlarına kadar matbaanın kullanımını yasaklanmıştır. Çin’dekinden daha gelişmiş bir matbaanın 15. yüzyılda icadı ile, büyük bir bilgi dolaşımına Avrupa’da tanık olmaktayız. 

Avrupa’da matbaanın ilk bulunduğu 1450’lerden 1500’lere kadar, yani 50 yıl içinde basılan kitap sayısı 40 bin civarındadır. Bu tarihlerde matbaanın, Osmanlılar’da, 1485 yılında Sultan II. Beyazıt tarafından yasaklandığını ve bu yasağın 1515’te I. Selim tarafından tekrarlandığını görmekteyiz. İlginçtir, ilk Arapça kitaplar Avrupa’da 16. yüzyılın başlarında basılmış, 19. yüzyılın başlarında Amerikan Protestan misyonerlerinin Malta’daki bir matbaayı İzmir’e taşımaları ile Anadolu’ya girmiştir. 

Matbaanın Osmanlı’ya girişi 1494 yılında olmuştur. Sonraları, fakir bir Hıristiyan aileden gelen İbrahim Müteferrika’nın matbaasında ilk basım, 1729’da Şeyhülislamın fetvasını ve padişahın fermanını alması ile olmuştur. Yani icadından 281 yıl sonra, matbaanın ilk bulunuşundan sonraki 50 yıl içinde Avrupa’da 40 bin kitap basılmasına karşın, İbrahim Mütferrika yaşamı oyunca 17 kitap basabilmiş, matbaanın girişinden 100 yıl sonrasına kadar ise sadece 180 civarında kitap basılabilmiştir. 

Avrupa’nın 12. yüzyıldan itibaren bilimde ve eğitimde özerkleşmeye ve kurumsallaşmaya başlamasına karşın, Osmanlılar’a baktığımızda bunun tersini görmekteyiz. Osmanlılar’da ilk medrese 1330’da Orhan Bey tarafından İznik’de kuruluyor. Medreselerdeki eğitimin esası din ve ahlâk üzerineydi. 15. ve 16. yüzyıllarda medreselerde doğa bilimleri, tıp ve matematik eğitimine de rastlanmaktadır. Özellikle Fatih döneminde hem medrese sayısında hem de medreselerdeki müsbet bilim derslerinde önemli gelişmeler olmuştur. 

Fatih, gençliğinden itibaren bilim ve sanata ilgi duymuş ve önem vermiştir. Sarayda zengin bir kütüphane kurmuştur. Batı bilim ve kültürü ile en iyi ilişkiler bu dönemde kurulmasına karşın, medreselerde okutulan doğa bilimleri, tıp ve matematik dersleri, İslam dünyasındaki bilimsel gelişmeye, İbni Sina ve Farabi’nin eserlerine dayanıyordu. 16. yüzyıldan sonra artık bunların da okutulmadığını görmekteyiz. Kopernik’in 1543’teki Güneş merkezli gezegen sisteminden ve Newton’un 1687’deki “Principia”sından Osmanlılar’da kimsenin haberi yoktu veya bilen birkaç kişi de savunamıyordu. Tezkereci Köse İbrahim Efendi’nin Fransızca’dan çevirdiği, Güneş merkezli gezegen sistemini anlatan kitap yayımlandığında, Kopernik’in kitabının yayımlanmasının üzerinden 117 yıl geçmişti. Daha sonra Ebubekir Efendi 1685’te İbrahim Müteferrika da 1733’de yayınladıkları yazılarda, Kopernik’in Güneş merkezli sisteminden bahsettiler. Fakat hiçbiri bu sistemi savunmadılar. Üçü de Dünya merkezli gezegen sistemini benimsemeyi sürdürdüler. Neredeyse Kopernik’ten 200 yıl sonra bile Osmanlılar’da kimse bu sistemi savunamıyordu. Bütün bu kurumsallaşamama, özerkleşememe ve merkezi otoritenin baskısı altında kalma, bilimsel gelişmeyi cılız, bireysel düzeylerde bıraktı. Çoğunlukla da bu bireysel, cılız yükselişler, acı ve ilginç şekillerde kayboldular. Bunlardan bazı örnekleri şöyle verebiliriz: 
15. yüzyılda yaşayan Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet döneminin önemli astronomi bilgini ve matematikçisidir. Fatih’in isteği ile İstanbul’da iyi bir maaşla Ayasofya Medresesi müderrisliğinde çalışmıştır. Gök cisimlerinin hareketleri ve Dünya’dan uzaklıkları üzerine çalışmalar yapmış, İstanbul’un enlem ve boylam derecelerini hesaplamıştır. 

Bu yüzyılın diğer bir siması, Ali Kuşçu’nun öğrencisi matematikçi Molla Lütfi’dir. Bilimleri sınıflandıran bir kitap yazmış, doğa bilimleri, matematik, felsefe için kullanılan Osmanlıca deyimler üzerine çalışmalar yapmış, “Delos Problemi” nin çözümünü vermiş ve boyutların iki katına çıkarılmasının, o hacmin ikileştirilmesi değil, sekiz defa büyütülmesi anlamına geldiğini açıklamıştır. Geometrinin iyi bilinmemesinden dolayı kadıların o dönemde yanlışlıklar yaptıkları ve yanlış hükümler verdikleri bilinmektedir. Molla Lütfi akılcı eleştirel ve sözünü esirgemeyen bir yapıya sahipti. Bu yüzden istismar edilecek ve dinsizlikle suçlanarak 1494’te Sultanahmet At Meydanı’nda idam edilecektir. 

En çarpıcı örneklerden biri ise Piri Reis’tir (1470-1554). En son keşifleri gösteren iki dünya haritası bugün bile ilgi konusu olan Piri Reis, Süveyş donanması komutanıyken, güçlü Portekiz donanmasının Basra’ya yaklaşması üzerine, üç gemi ile kaçmış ve iki gemi ile Mısır’a gelebilmiştir. Basra Valisi’nin “rüşvet alarak kaçtı” şeklindeki ihbarı üzerine, bu büyük haritacı ve coğrafyacı 1554’te Mısır’da idam edilmiştir. 

16. yüzyılda İstanbul Tophane’de kurulan rasathane, Osmanlı bilim tarihinin belki de en ilginç ve parlak bilimcisi Takiyüddin (1520-1585) tarafından gerçekleştirilmiştir (Bakınız Bilim ve Teknik, S:...). Rasathane, zamanın en büyük astronomu sayılan Tycho Brahe’nin rasathanesi ile eşdeğer düzeydedir. Güneş parametrelerinin hesaplanmasından elde edilen sonuçlar ise Brahe’ninkinden daha doğrudur. Ne yazık ki bu rasathanenin ömrü fazla sürmemiş, İstanbul üzerinde görülen bir kuyruklu yıldız, 1578’de İstanbul’da görülen veba salgını, rasathanenin uğursuzluğuna sayılmıştır. Şeyhülislamın, “Gözlem yapmak uğursuzluk getirir, Evren’in sırlarını küstahça anlatmaya cüret etmenin vahim sonuçları çok açıktır. Gözlem yapılan hiçbir memlekette mamur devletin tahrip olmadığı ve devlet yapısının zelzeleye uğramadığı görülmedi” şeklinde fetva vermesi üzerine, 1580’de rasathane topa tutularak yerle bir edilir. Yeni bir rasathane ancak 331 yıl sonra 1911’de kurulmuştur. 

Osmanlı döneminin parlak adlarından bir başkası ise, Mühendishane-i Bahri-i Hümayun’un hocalarından Gelenbevi İsmail Efendi’dir (1730-1791). İsmail Efendi en ünlü Osmanlı matematikçilerindendir. Fizik, trigonometri ve mantık konularında eserleri vardır. 1787’de İstanbul’a gelen bir Fransız mühendis “şu adam Avrupa’da olsaydı, ağırlığınca altın ederdi” demiştir. İsmail Efendi, mühendishane hocalığından sonra Yenişehir kadılığına tayin edilmiş, Şeyhülislamın bir meseleden dolayı kendisini şiddetle azarlaması üzerine beyin kanaması geçirerek ölmüştür. 

Şarizade Ataullah Efendi (1771-1826), ilk çağdaş anatomi kitabını yazan hekimdir. Bektaşi ve materyalist olduğu gerekçesi ile Tire’ye sürülmüş, kısa bir süre sonra Ataullah Efendi’ye yapılan muamelenin haksız olduğu anlaşılmış ve hakkında af çıkarılmıştır. Ancak fermanı kendisine okuyan Tire Voyvodası Eğinli Ali Bey, itlakınıza (affınıza) diyeceği yerde itlafınıza (idamınıza) deyince, Ataullah Efendi kalp krizi geçirerek ölmüştür. 

Osmanlı döneminde bilime karşı bu içler acısı tutuma daha anlaşılır hale koymak için şu iki örneği vermek yararlı olacaktır. Çiçek aşısının dine aykırı olmadığına dair fetva 1845 yılında verilmiş, ancak diş dolgusu yaptırmanın dine aykırı olmadığına dair fetva Osmanlı döneminde alınamamış, bu yasağın kaldırılması Cumhuriyet dönemine kalmıştır. 

İslam ülkelerinde görülen kurumsallaşamama ve özerkleşememe, merkezi hükümetin hayatın her alanına müdahalesi, bilimin Osmanlılar’da gelişimini de büyük ölçüde engellemiştir. Bilimin gerçek önemi hiçbir zaman kavranamamıştır. Çeşitli alanlardaki reform girişimleri ise, devleti güçlendirmeye yönelik olmuştur. Bundan dolayı öncelikle askeri alanlarda güçlenme hedeflenmiş, asker amaçlı okullara ve eğitime her zaman öncelik verilmiştir. 

Bugün bile ülkemizde yeterince anlaşıldığı şüpheli olan, bilim olmadan teknoloji olamayacağı gerçeği, Osmanlı döneminde hiçbir zaman anlaşılamamıştır. Bilimin Batı’da yükselişi karmaşık bir süreç içermiş, sanayi devrimi bilimsel devrim, Rönesans, reform ve aydınlanma çağını kapsayan bir süreç sonucunda gerçekleşmiştir. 

Yine de, Türkiye’nin diğer İslam ülkelerinden ileriye geçmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile olmuştur. Cumhuriyet’in ilanından dört ay sonra Tevhid-i Tedrisat (Öğrenim Birliği) kanunu ile medreselerin kapatılması kararı alınmış, 1925’e kadar da tamamı kapatılmıştır. 1924’te ilkokulların karma eğitim görmesi kararı alınmış ve kız öğrencilerin erkek, orta ve yüksek eğitim kurumlarına gitmesi serbest bırakılmıştır. Şeyhülislamlık kurumu lağv edilerek, 1927’de ilk, orta ve liselerden din dersleri kaldırılmıştır. 1928’de Harf Devrimi gerçekleştirilerek, Osmanlı ve Türk tarihinde ilk kez eğitimin önemi vurgulanmış, Maarif Vekili Mustafa Necati, “bütün çocukların okula gittiği, bütün köylerinde okul ve öğretmen bulunan bir ülke” hedefini açıklamıştır. 1938-1946 döneminde Maarif Vekilliği yapan Hasan Âli Yücel, Batı ve Doğu dillerindeki hemen hemen bütün klasik eserlerin Türkçe’ye çevrilmesini gerçekleştirir. Ayrıca, 14 mesleki ve edebi dergi ile ansiklopedi de bu dönemde yayımlanır. 1927’den itibaren, sınavla yetenekli öğrenciler yurtdışına eğitime gönderilmeye başlanır. 

Bütün bunlar, ülke çapında girişilen genel eğitime yönelik aydınlanma hareketinin parçalarıydı. Ülkenin temel bilimlerle ilgili tek üniversitesi Darülfünun’du, fakat ülkenin genel aydınlanma hareketine, gerek kaynak yetersizliğinden gerekse bilgi eksikliğinden ve konunun öneminin kavranamayışından ayak uydurulamıyordu; bilimsel çalışma düzeyi son derce düşüktü. 1932 yılında, Darülfünun hakkında bir rapor hazırlamak üzere, Cenevre Üniversitesi profesörü ve eski rektörlerinden Malche, hükümet tarafından Türkiye’ye çağrılır. İncelemelerinden sonra Prof. Malche, hazırladığı raporunda özetle şöyle der: “Öğrenim metotları ortaçağdan kalmadır. Öğrenciler dersleri tamamen pasif olarak dinlemektedir; kendi kendilerine çalışmaları için teşvik görmemektedirler. Öğrencilerin yabancı dil bilgisi yetersizdir. Türkçe bilimsel yayın yok. Hocalar maaşlarının azlığı sebebiyle ikinci vazifeler almak zorunda kalıyorlar.” 

Darülfünun 1933’te kapatılarak, İstanbul Üniversitesi adı altında yeniden kuruldu. 240 hocasından 157’sinin görevine son verildi. Bunlardan 71’i profesördü. Öğretim üyesi açığı, Avrupa üniversitelerinden dönen Türkler ve Nazilerin baskısından kaçan Alman ve Avusturyalı bilim insanları ile hafifletildi. 
Türkiye’de temel bilimler alanında ilk gerçek üniversitenin böylece, 1933 yılında kurulduğu söylenebilir. Bundan sonraki en önemli gelişme ise, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin 1956’da ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu’nun 1963’te kurulmasıdır. 

Bugünkü durum, derin yetersizlikleri sürdürmesine rağmen, çok kötü değildir. Temel itici güçler olan kurumsallaşma ve özerkleşme hâlâ yerine oturtulamamış, temel bilimler ile teknoloji arasındaki ilişkiler, hatta bunların önemleri bile yeterince kavranılamamıştır. Bütün bu derin yetersizliklere rağmen bugün tarihimizin hiçbir döneminde görülmemiş bilimsel ve teknolojik potansiyel mevcuttur. Yurtiçinde ve dışında pek çok bilim insanımız uluslararası bilim literatürüne katkılarda bulunmaktadır. Mevcut potansiyel akılcı yöntemler kullanılarak, kurumsallaşma ve özerkleşme yönünde net ilerlemeler sağlanırsa, çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma yönünde önemli adımlar atılabilir. 

Kaynaklar  Adıvar, A.  Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul, 1982.  Ashby,E.  Techonogy and The Academics, Londra, 1959.  Bahadır, O.  Osmanlılarda Bilim, İstanbul, 1996.  Cohen, I. B.  Rovolution in Science, Massachusetts, 1985  Hellemans, A., B. Bunch. The Timetables of Science, New York, 1988.  Huff, T. E.  The Rise of Early Modern Science, New York, 1995. Makdisi, G.  The Rise of Colleges: Institutions of Learning in Islam and the West, Edinburgh, 1981.


10 Aralık 2015 Perşembe

Yunan Mitolojisi ve FRP




Kayra Keri Küpçü

www.cizgileringucuadina.com

“ ... Zeus ilk gençlik çağına gelince babası Kronos’ u tahtından indirdi ve onun yerini aldı. Fakat iş bununla bitmedi. Yerin altında zincire vurulmuş olan mağrur devler yeni Tanrıyı istemediler. Sinirlendiler ve homurdanmaya başladılar. Devler homurdanıp kapatılmış oldukları mağaraları zorladıkça yer kabuğu sarsılıyor, dağlar devriliyor, korkunç depremler oluyordu. Zeus bu depremlere sebep olan devleri serbest bırakmak istedi ve yerkabuğunu kaldırarak Titan adı taşıyan ve dünyayı rahatsız eden bu korkunç devleri salıverdi. Fakat yer altından çıkar çıkmaz nankör Titanlar Zeus’ la savaşa girdiler. Olympos’ a ulaşıp Ulu Tanrıyı devirmek için önlerine çıkan dağları birbiri üstüne yığdılar, kocaman kayaları Zeus’ a fırlattılar. Bunlardan bazıları denize düştü, adalar meydana geldi, bazıları karalara isabet etti, tepeler oluştu. Zeus bunca olaya göz yumamazdı ve yeraltına inerek oraya hapsedilmiş olan Cyclops’ ları (Tek gözlü devler) kurtardı.

Cyclops’ lar güçlü, vahşi, dövüşmekten hoşlanan ve alınlarının ortasında tek bir göz olan devlerdi. Ulu Tanrı Zeus’ un fırlattığı yıldırımlar, iri yapılı Cyclopsların örsleri üzerine indirdikleri çekiçlerden meydana gelirdi. Orada Zeus yıldırımlar ve şimşekler hazırlayan Cyclopsları gözetlemek ve kaçırmamak için ellişer başları ve yüzer kolları bulunan ifritler de vardı.  Zeus: “ Dünyayı rahatsız eden fenalıklardan kurtarmak için sizin kuvvetli kollarınıza ihtiyacım var, sizi buradan çıkaracağım. Beni takip ediniz. “ dedi. İfrit ve Cyclopslar hep bir ağızdan bağırdılar:“ Buyruklarınızı yerine getirmeye hazırız. “

                Yer altından gün ışığına çıkan İfritler ve Cyclopslar asi Titanların karşısına dikildiler. Cyclopslar ateş saçan oklarını hazırlarken, ifritler taşlarla silahlanmışlardı. Kavga başladı. Kavganın korkunç gürültüsünden dağlar, taşlar inledi, denizler ürperdi, Olympos’ un en yüksek tepesinden Cehennemlere kadar her yer sarsıldı. Yıldızlar bile bu yaygaradan rahatsız oldular. İki tarafta birbirlerinin üzerine binlerce ok ve kaya fırlatıyordu. Henüz kimin kazanacağı belli olmadığı zamanda kudretli Zeus bir savaş arabası üzerinde gökyüzünde göründü. Elinde zafer yıldırımı vardı. Bütün kuvvetiyle Titanların üzerine yüklendi. Korkunç yıldırımları fırlattığı zaman dağlar yarıldı, fırtınalar koptu, ormanlar tutuştu, denizler taştı, rüzgarlar kalın bir duman tabakasını önlerine katarak Titanları bulundukları yerlere sürdüler. Duman Titanları boğdu ve onların kudretlerini felce uğrattı.

                Bu durumdan faydalanan ifritler aynı zamanda üç yüz kayayı Titanların üzerine attılar ve düşmanlarını kayaların altında ezdiler. Sonra Zeus onları yeraltına yuvarladı. İşte o zamandan beridir yerler ve gökler yalnız bir Ulu Tanrı tanırlar ve yalnız O’ nun buyruklarına boyun eğerler. O artık hiçbir kuvvetin sarsamayacağı, hiçbir düşmanın dokunamayacağı bir kudret olur... “

               Peki Fantezi Edebiyatının temelini oluşturan ve FRP oyunlarının da kaynağı olan Mitoloji nedir? Mitoloji bir nevi “ efsane bilimidir. “ Yunanca masal, hikaye anlamına gelen Mythos ve söz anlamına gelen Logos kelimelerinden türemiştir. Yani Mitoloji eski çağ Tanrılarının, yarı Tanrılarının, masallarının ve kahramanlarının da içinde bulunduğu büyüleyici dünyanın hikayelerinin destansı bir dil ile anlatılmasıdır.

                Her ulusun, her milletin tarihinde destanları, kahramanlıkları, efsanevi hikayeleri, inanç sistemleri, Tanrıları, dinleri, masalları, söylenceleri vardır. Ama nedense mitoloji denince akla ilk “ Yunan Mitolojisi” gelir. Neden mi? Çünkü Yunan Mitlerinde anlatılan olayların sonuçları günümüzde görülmektedir. Ayrıca Yunan Mitolojisi ulusal bir yapıyı değil evrensel bir yapıyı barındırır. Fantezi öykülerinde ve FRP oyunlarında sıkça karşılaştığımız Satyrler, Centaurlar, Minatourlar, Harpyler, Titanlar, Cyclopslar, Nymphler vb. gibi karakterler de ilk olarak Yunan Mitolojisinden ortaya çıkmıştır. Ayrıca fantezi edebiyatındaki Tanrıların da hata yapabilme olasılığı, Tanrı- insan diyalogları, Tanrılarla savaş gibi temalar da ilk olarak mitolojiyle ortaya atılmış oldu. Mitoloji sadece Yunan Mitolojisinden ibaret değildir tabii ki. Ama madem en yaygını bu o zaman bizde ondan bahsederiz.
                Peki Yunan Mitolojisine göre Dünya nasıl oluştu?
                Yunan Mitolojisi’nde “Başlangıçta kaos vardı.“ denir. Bu Kaos nedir pek bilinmez. Belki de bu bilinmezlik ona Kaos ismini vermiştir. Kaos karışık ve hiçbir şekil almamış olan uçsuz bucaksız boşluğu ve karanlığı temsil ediyordu. Kaos’dan her şeyin dayanağı olan Gaia (Yer) çıktı. Sonra sevginin temeli, her şeyi birbirine çeken, birleştiren ve çoğalma sembolü olan Eros (Aşk) doğdu. Kaos’dan Erebos (Karanlık) doğdu. Onlar da birleşerek yerin üst tabakasının ışığı olan Aither (Hava) ve yeryüzünün ışığı olan Hemera’ yı (Gündüz) doğurdular. Işık meydana geldikten sonra yaratılış sürekli devam etti.

                Kaos bunları doğururken Gaia’da “Ölmezlerin Yeri” olan ve yıldızlarla bezeli bulunan göğü Uranus’ u doğurdu. Gaia, göğe tamamiyle kendini kaplasın ve içine alsın diye kendi büyüklüğünü verdi. Ondan sonra Gaia yüksek dağları, ahenkli dalgaları bulunan Pontos’ u (Deniz) meydana getirdi. Gaia ve Uranus’un kucaklaşmasıyla ilk varlıklar oluşmaya başladılar. Gaia, Uranus’ un kolları arasında mutlulukla kıpırdandığında, narin, yeşil, yumuşak tepeler oluştu, ve Gaia bu tepelerden Titanları doğurdu. Titanlardan sonra, Gaia yüz kollu, dev canavarlar doğurdu. Babaları Uranus onlardan görür görmez nefret etti, iğrendi, onları yuttu ve toprağın içine geri itti. Gaia acıyla kıvranıyordu, bu kıvranmalardan yeryüzündeki büyük taşlık dağlar oluştu. Ancak Uranus Gaia’ ya eziyet etmekten vazgeçmiyordu.

                Gaia acı içindeki çocukları Titan’lara seslendi. Babaları Uranus’ a karşı kendisiyle birlik olmalarını istedi. Ancak Titan’ lar Uranus’ tan o kadar korkuyolardı ki yardım çağrısına karşılık vermediler. Ama cesur biri vardı ki annesine yardım edip babasını saf dışı bıraktıklarında evrenin idaresinin kendisine geçeceğini sezinleyen  Kronos. Bunun üzerine Gaia, Kronos’ un pençeye benzeyen güçlü elleri için demiri yarattı. Yerden biten bu demiri çakıl taşıyla biledi, bir orak haline getirdi ve Kronos’ a verdi. “Bununla babanı hadım edeceksin!” dedi. Kronos orağı aldı, ve gece olduğunda uykuya çekilen babasının üzerine atıldı ve onu hadım etti. Böylece gökyüzü sonsuza dek yeryüzünden ayrılmış oldu, artık dünyaya hükmedecek hükümdarların, toprağa ayak basmaları gerekecekti, gökyüzünden yeryüzüne hükmetmek olanaksızlaşmıştı.

                Babasının erkeklik organını kesen Kronos, ardına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kesilmiş erkeklik organından toprağa damlayan kanlardan yeni varlıklar doğdu. Erkeklik organı kesilmiş olan Uranus, korkunç bir acı duymuştu, duyduğu ilk acıydı bu, korkunç bir çığlık attı. Uranus’ un intikam arzusuyla dolu bu çığlığından ve havada uçmakta olan kesik organdan damlayan ilk kan damlalarından İntikam Tanrıçaları Erinysler doğdu...

                Ardından erkeklik organından damlayan ikinci kanla birlikte Gigantlar oluştu. Gigantların dış görünüşleri pek garipti. İnsanlara benzer bir yapıları vardı ancak vücutlarının alt kısmında yılan biçimli bir kuyruk bulunuyordu. İki ayakları üzerinde duruyorlar ancak sürüngen özellikleri de gösteriyorlardı.

                Organ uçtu, uçtu, sonunda suya düştü... Üzerinde bulunan spermler tuzlu deniz suyu ile birleşti ve bir köpük oluşturdu. Bu köpük Kıbrıs kıyılarında karaya vurdu ve içinden güzeller güzelli Aşk Tanrıçası Aphrodite çıktı. Aphrodite göğün kızıdır ve ilk Tanrıçalardan biridir.

                Uranus hadım edilip cinsel organından dünyaya Erinysler, Gigantlar ve Aphrodite geldikten sonra Kronos Baş Tanrı olmuş ve tahta geçmiştir.
                Ancak Kronos’ un, babasından daha da zalim bir Tanrı olacağını kimse bilemezdi.  Yüz kollu dev kardeşlerini kurtaracağı yerde, ona umut bağlamış olan zavallıcıkları daha da derinlere, Tartaros’a itti. Tartaros, Yeraltı Dünyası’nın en derin, en korkunç, en karanlık yeridir ve Homeros tarafından “ Tartaros’ un yeraltı dünyasına olan uzaklığı, dünyanın gökyüzüne uzaklığı kadardır. “ diye tanımlanır. Oraya düşmek, bir varlığın başına gelebilecek en kötü şeydir.

                Kronos, kendisine ayak bağı olacaklarını düşündüğü kardeşlerini Tartaros’a hapsettikten sonra keyfine baktı ve kardeşi Rhea’yı kendisine eş olarak aldı. Fakat hayal kırıklığına uğramış olan Gaia, Kronos’ un ihanetine bir kehanetle yanıt verdi ve Kronos’ un keyfini kaçırdı... “ Babana yaptıklarının aynısını günün birinde çocuklarından biri de sana yapacak. “
                Rhea, Kronos’ a bir sürü çocuk doğurdu. Böylece eski Yunan Tanrıçaları ve Tanrıları birer birer ortaya çıktılar.

                Kronos, annesinin kehanetinden korkuyor, Rhea doğurdukça çocukları yutuyordu. Rhea bu durumdan elbette hoşnut değildi ancak, günün birinde doğacak çocuğunu sever de kıyamaz yutamaz umuduyla doğurmaya devam ediyordu. Ancak Kronos akıllanacağa benzemiyordu. Oysa Rhea’nın sabrı tükenmişti, yine hamileydi ve bu sefer doğacak çocuğunu Kronos’un midesine göndermeye hiç niyeti yoktu!
                Annesi Gaia’dan akıl aldı, ve onun öğüdüne uyarak çocuğunu dağlık bir yere gidip doğurdu ve oğlunu keçi sütü ile besledi. Sonra da onu Doğa Perileri olan Kuret lere emanet etti. Kuretler eğer Kronos oralara yaklaşacak olursa korkunç sesler çıkarıp bebeğin sesini duymamasını sağlayacaklarına söz verdiler.
                Sonra Rhea yerden bir kaya aldı ve bunu battaniyelere sarıp sarmalayıp doğurduğu yavrusu diye
Kronos’a verdi. Kronos’un öylesine gözü dönmüştü ki kayayı battaniyelerle birlikte yuttu ve Rhea’nın sonraki doğumuna kadar rahatladı. Fakat Rhea yeniden doğurmadı.
                Aradan yıllar geçti ve Zeus genç, güçlü ve kuvvetli bir Tanrı oldu. Günün birinde Metis’e, Akıllı ve Bilge Peri’ ye rastladı. Zeus hemen ona aşık oldu. Metis’e hayatını anlattı. Babasının çılgınlıklarından, yeraltına hapsedilmiş kardeşlerinden bahsetti. Metis öğrendikleri karşısında kayıtsız kalamadı ve Zeus’ a yardım etmeye karar verdi. Hemen büyülü bir iksir hazırladı ve babasına içirmesini tembihleyerek bunu Zeus’a verdi. Zeus kendisini babasının sarayına kabul ettirdi ve bu iksiri babasının şarabına koydu. İksir hemen etkisini gösterdi ve Kronos yuttuğu çocukları bir bir kustu. Çocukları, Kronos’un midesinden çıktıktan sonra babalarının karşısına dikildiler: İlerde Olympos’ ta bir nevi ev kadını olan Ocak ve Ev Düzeni Tanrıçası Hestia, kolunda bir demet başak ile tasvir edilen Bereket Tanrıçası Demeter, evliliğin koruyucusu Hera, sonradan Yeraltı Dünyası’nın Tanrısı olan Hades ve sonradan Denizler Tanrısı olan Poseidon...
                Hepsi de Zeus’ un önderliğinde babalarına karşı birleştiler ve şiddetli bir savaş başladı. Zeus, Tartaros’ tan yüz kolluları çıkardı. Onlar da kendilerini esaretten kurtaran Zeus’a minnettarlıklarını bildirmek için onun yanında savaştılar. Hatta Zeus’a şimşekli silahlar armağan ettiler. Böylece savaş Zeus ve kardeşlerinin üstünlüğü ile sona erdi.     
Kronos alt edilince, Zeus önderliğinde yepyeni bir düzen kuruldu. Zeus, kendisini “ Gökyüzünün ve Yeryüzü’ nün Tanrısı”, Poseidon’ u “ Denizler ve Irmakların Tanrısı”, Hades’ i “ Yeraltı Dünyası’nın Tanrısı” ilan edip, zirvesi devamlı bulutlarla kaplı olan Olympos Dağı’ na yerleşti.
Ayrıca; Zeus kendisine karşı gelen Titanları Tartaros’a kapatarak cezalandırdı. Ancak birer Titan oldukları halde kendisine başkaldırmayan Prometheus ve Epimetheus kardeşleri “ İnsanın Yaratılışı”nda görevlendirdi. Savaşta diğer Titanların başında bulunan Atlas ise en büyük cezayı, yerküreyi omuzlarında taşıma cezasını aldı...

                Dünya yaratıldıktan sonra geriye tek bir eksik kaldı. O da insandı. Ya insan nasıl yaratıldı?

                Titan İapetos’ un dört oğlu olmuştu. Bunlardan Menoitios ve Atlas; Zeus’ e başkaldıran Titanlarla beraber olduklarından cezalandırılmışlardı. Menoitios hainliğinden ve ölçüsüz cüretinden dolayı Erebes’ e daldırılmıştı. Atlas ise dünyanın öbür ucunda ve Hesperideslerin önünde omuzlarına gök kubbesini yüklenerek ayakta beklemek cezasına çarptırılmıştı. Diğer iki kardeş Prometheus ve Epimetheus’ un kaderleri daha farklı oldu. Her ikisi de insanın yaratılışında önemli rol oynadılar.

                Olympos Tanrılarının kudretine ve kuvvetine karşılık Prometheus’ ta kurnazlık ve zeka vardı. Titanların meşhur isyanları sırasında tarafsız davranan bir Titan olduğu halde baş Tanrı kendisine başkaldırmadığı, tersine saygı gösterdiği için Prometheus’u  Olympos’a ölmezler arasına kabul etmişti. Fakat kendi ırkını mahveden Zeus’a karşı içinde büyük bir kin ve öfke olan Prometheus, Tanrılarını inkar edecek, onları hiçe sayacak ve işleyecekleri kötülüklerle en vahşi hayvanlara bile taş çıkartacak, dünyanın başına bela olacak bir mahluğu, insanı yaratarak intikam almaya karar verdi. Prometheus ilk insanı çamuru göz yaşlarıyla karıştırarak yarattı. O sırada oradan geçmekte olan Athena  Prometheus’un eserine hayran kaldı ve çamura hayat üfledi. Buna aslanın gücünü, tavusun kibrini, tilkinin kurnazlığını tavşan’ın ürkekliğini kattı.
Voltaire de Felsefe Sözlüğü’ nün insan bahsinde şöyle bir mit ten bahsediyor: “ İnsan yaratıldıktan sonra yaşayacağı zamanın, yani ömrün tespiti meselesi kaldı. Zeus, insanın normal olarak 25 sene yaşamasını kâfi görüyordu. İnsan sızlandı. 25 senede ne yapabilecekti? Aşağı yukarı bunun yarısı uyku ile geçecekti. Çocukluk dönemini de çıkarınca geriye bir şey kalmayacaktı. Zeus: “ Ne yapayım; en son yaratıldığın için güçlü olmak, hızlı uçmak, çok uzaklardan görmek, iyi koku almak vasıfları gibi uzun ömür de diğer canlılara dağıtıldı.” dedi. İnsan ağlayarak yalvarmasına devam etti. O sırada onun yanında şu altı hayvan bulunuyordu. “ Tırtıl, Kelebek, Tavus, Beygir, Tilki, Maymun” Hayatı tatlı bularak çok yaşamak için çırpınan insan,  Zeus a bu hayvanları göstererek “ Bunların ömürlerinden al bana ver, ben üstün bir canlıyım, benim çok yaşamam lazım, onlar yaşamasalar da olur. “ dedi. Baş Tanrı bunun haksız olacağını, Tanrılar için her canlının eşit olduğunu ileri sürerek, insanın, ömrünün belirli zamanlarında o hayvanların hayatını yaşamasını, yani o hayvanlar gibi ömür sürmesini şart koşarak hayatı uzattı. Bu sebeptendir ki, yeni doğan bir insan yavrusu evvelce “ Tırtıl gibi yerde sürünür, emekler, bu bebeklik dönemidir. Sonra Kelebekler gibi neşe ile koşar, oynar, bu çocukluk çağıdır. Zaman geçince özellikle on beşinden sonra gençlik çağı başlar. Bu devrede insan Tavus hayatını yaşar, onun gibi gururlanır. 25- 30 yaşından sonra ev bark sahibi olunca üzüntüler, kederler başlar; o zaman beygir gibi hayatın yükünü çekmek icap eder. İnsan kırkından sonra tecrübe sahibi olur, olgunlaşır, bu devrede Tilki gibi kurnaz olur. Ellisinden, altmışından sonra da insan maymun gibi çirkinleşir. “
İnsan ilk yaratıldığında çıplaktı, kendisini koruyacak hiç bir şeye sahip değildi. Doğduğu günden itibaren acıları, üzüntüleri, ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları başlıyordu. İlk insan çiğ meyvelerle, kanlı etlerle beslenip, elbise yerine bitkilerin yapraklarına sarılıyorlardı. Güneşin faydalarını bilmeden kendilerini karanlık oyuklarda saklıyorlardı. İnsanoğlu yaratıldığında Prometheus kardeşi Epimetheus’a dedi ki, “ Şimdi de sen bu ölümlü canlıların sıfatlarını dağıt. “ Epimetheus başladı onlara iyi kötü özellikler vermeye. En son sıra insana geldi. Fakat Epimetheus elindeki bütün güzel sıfatları dağıtmış, insana verecek bir şeyi kalmamıştı! Prometheus yetişti o anda ve insana iki ayağı üzerinde durma yetisi, ateşi ve bunu kullanacak zekayı vermekte karar kıldı. (Bu arada belirtmek isterim ki Prometheus ileri görüşlü / önceden gören, Epimetheus ise “geri” görüşlü / sonradan gören anlamına gelmektedir.)
İnsanlar gelişmeye başladılar. Zeus karıştı orda hemen işin içine. Dedi ki, “Biz Tanrılara tapınmayı öğrensin insanoğlu. Bana, kurban ettiğiniz her hayvanın bir parçasını vereceksiniz. Hangi parça olduğuna ben karar vereceğim. Haydi kurban edin bana şurada duran koyunu.” diye buyurdu. 

                 Prometheus insanlara yardımcı oldu hemen. Ölümsüz bir Tanrının, insanoğlunun yiyeceğine kendisini ortak koşuyor olmasına öfkelendi ve bir oyun oynadı  Zeus’a. Kurban etinin en güzel parçalarını işkembenin içine doldurdu. En kötü kısımlarla kemiklerin üstünü yağlarla bir güzel örttü. İnsanlar dediler ki , “ Buyur seç bakalım, hangi parçaları sana verelim kurban ettiğimiz hayvanlardan, ulu Zeus? ” Zeus şöyle bir baktı, “O iğrenç işkembeyi ben ne yapayım, şu yağlarla kaplı semiz etleri seçiyorum.” dedi. Ancak bir baktı ki yağların altında kemik dolu. Çok öfkelenen Zeus kendisini aldatmış olan insanlara ve Prometheus’a çok içerledi. Bir Tanrı olarak oyuna getirilmeyi hazmedemiyordu ama, Tanrının kararı kesin olmak zorundaydı; hayır bunu beğenmedim diğerini alacağım diyemezdi.

                Ulu Tanrı oyuna getirilmeyi yediremeyerek insanların elinden ateşi aldı. Fakat Prometheus yine insanların yardımına koştu. İçi baştan başa oyuk fakat yanabilir bir özle kaplı olan Ferule “ Şeytantersi ağacı” denilen ağaçtan bir dal koparıp Lemnos adasına gitti. Hephaistos un (Ateş Tanrısı) alevler fışkıran ocağına yaklaştı ve madenleri eriten kızgın ateşinden bir kıvılcım çaldı. Elindeki sopanın özünün içine sakladı ve onu yeniden insanlara götürdü. O günden itibaren insanlar ateşin yardımıyla daha iyi yaşamaya başladılar. Yiyeceklerini pişiriyorlar, soğuk havada ısınıyorlar, karanlık mağaralarda çıralı odunları yakarak birbirlerinin yüzlerini görüyorlardı. Fakat bir süre sonra nerden geldiklerini ve ne olduklarını unutarak kendilerini Tanrılarla eşit tutmaya başladılar. Zeus onların böyle şımarık davranacaklarını önceden tahmin ettiği için onlara ateşi vermemişti. Kendi haberi olmaksızın insanlara ateşi hediye ettiği ve onları şımarttığı için Prometheus’ a kızarak onu Kafkas dağlarının en yüksek tepesine gönderdi ve ateşin, sanayiinin Tanrısı Hephaistos’tan onu yalçın kayalara çakmasını istedi. İlahi demirci istemeyerek Zeus’un bu emrine boyun eğdi ve Prometheus’ un kollarına ayaklarına kırılmaz zincirler geçirerek onları sıkıca kayalara çaktı. Prometheus’ un cezası bununla da kalmadı. . Her sabah, kocaman bir kartal kanatlarını açarak süzülüyor ve gelip Prometheus’un ciğerlerini yiyordu. Bu vahşi hayvan sivri tırnaklarını Prometheus’ un göğsüne batırıyor ve korkunç gagası ile ciğerini didikliyordu. Akşama kadar yediği ciğer, gece sabaha kadar tekrar bitiyor, çoğalıyor eski haline geliyordu. Bu işkence tam bin sene sürecekti. Fakat otuz sene sonra Zeus  Prometheus’a acıdı ve onu affederek tekrar ölümsüzler arasına Olympos dağına aldı.

                Sonunda Prometheus yeniden özgürlüğüne kavuşmuş. Ama nasıl, işte bu kesin olarak bilinmiyor. Bazı kaynaklara göre, Hercules kurtarmış onu. Bazıları ise, Zeus’un onu affettiğini söyler. Çünkü, Zeus yine gönlünü yeni bir aşka, Su Perisi Thetis’e kaptırdığında, ileri görüşlü Prometheus bunu görüp, “ Thetis’ in doğuracağı çocuk babasından çok daha kuvvetli ve iktidar sahibi olacak, sakın onla beraber olma.” demiş ve Zeus onun zincirlerini çözmüş.
Prometheus insanlar arasındaki yaşamına devam etti fakat yinede Zeus’un ona bir kötülük yapabileceğini de biliyordu. Bu yüzden kardeşi Epimetheus’a: “Sakın Tanrılardan hediye kabul etme.” dedi. Ancak günün birinde Epimetheus Tanrılardan gönderilen bir hediyeyi geri çeviremedi. Bu hediye dünya üzerindeki ilk kadın olan güzeller güzeli Pandora idi.

                Zeus, oldukça başarılı bir usta olan oğlu Hephaistos’tan kadını yaratmasını istedi. Hephaistos babasının isteği üzerine çamuru su ile yoğurdu ve görenleri şaşırtacak güzellikte bir kadın vücudu yarattı. Olympos’ta oturan Tanrıçaların en güzeli olan ve kendi karısı olan Aphrodite’in vücudunu model olarak kullanmıştı. Heykel bitince onun kalbine ruh yerine bir kıvılcım koydu. O zaman heykelin gözleri açıldı. Kolları bacakları kıpırdamaya ve dudakları konuşmaya başladı. Onu süslemek için bütün tanrılar ve tanrıçalar yardım ettiler. Herkes kendisinden ona bir şey armağan etti ve ona Rumca “bütün armağan” anlamına gelen Pandora adını taktılar. Athena ona güzel bir kemer, süslü elbiseler verdi. Letafet perileri Kharites beyaz göğsüne parlak altın gerdanlık taktılar. Aphrodite başına güzellikler saçtı. Güzel saçlı Horalar ilkbahar çiçekleriyle onu süslediler. Hermes, Pandora’ nın kalbine, hıyanet ve aldatıcı sözler yerleştirdi. Zeus da ona esrarlı bir kutu armağan etti ve ona dedi ki; “Sakın verdiğim kutuyu açma, içindeki iyi şeyler uzaklara kaçar ve onların yerine fenalıklar gelir, seni rahatsız ederler. Bu kutuyu iyi sakla bütün insanların saadeti ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır.“ Böyle dedikten sonra baş Tanrı ilk kadını yeryüzüne indirdi ve Prometheus’ un kardeşi Epimetheus’a gelin olarak gönderdi. Prometheus kardeşine Zeus’tan hiç bir şekilde hediye kabul etmemesini tembih ettiği halde Pandora’ nın güzelliğine hayran kalan Epimetheus öğüdü tutmadı ve onunla evlendi.

               Pandora oldukça meraklı olduğundan dünyaya gelir gelmez kutunun içinde ne olabileceğini düşünmeye başladı ve Zeus’ un uyarısını unutarak kutuyu açtı. Kutunun içindeki hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya gibi insanları rahatsız edecek ve onları felakete sürükleyecek ne kadar kötülük varsa hepsi açılan kutudan kuşlar gibi uçuştular. Pandora hatasını anlayarak biraz sonra kutuyu kapadı ancak kutuya kapatılan kötülüklerin arasında, insanları yaşatacak, teselli edecek “ Umut” ta vardı. Fakat umut dışarı çıkamamış kutuda kalmıştı. . Böylece Zeus ilk kadını beraberinde kötülüklerle dolu bir kutuyla yeryüzüne yollayarak insanlardan intikam almıştı.

               Umut, o anda Prometheus’ un yönetimine girdi. Onu çok iyi korudu Prometheus ve asla gerekenden fazlasını vermedi kimseye; ve kardeşinin hatalarının sonucu, yaratmış olduğu insanoğlunu asırlar boyunca korumak, kollamak zorunda kaldı...


Kayra "Keri" KÜPÇÜ  www.frpnet.net/yazilar/Keri/mitoloji.htm+mitoloji%2Byunan&hl=tr