İlkçağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlkçağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2019 Cuma

İlyada: Halikarnas Balıkçısı'nın Kaleminden Troya Savaşı

Halikarnas Balıkçısı
Cevat Şakir Kabaağaçlı
Hektor'un cesedi Troya'ya geri götürülürken
Yüksek kabartma olan bu eserin MS 180-200 yılına ait olduğu düşünülüyor.
Şu anda Paris, Louvre Müzesi, Borghese koleksiyonunda
Troya bölgesi Ege'nin kuzeyinde ince ve uzun Gelibolu yarımadasının karşısında, dörtgen biçiminde denize uzanır. İşte orada Çanakkale, kuzey denizlerine yani Marmara ve Karadeniz'e giden yol ve geçit üzerinde nöbetçilik eder. Avrupa ile Asya arasından kuzeydoğudan güneybatıya Hellespontos (ya da Helle'nin denizinin) suları bir nehir gibi akar. Bu bölgenin güneydoğuda sınırı Kocakatran dağ zinciridir. O dağların en yükseği Kazdağı’dır (İda dağı). O arazide azçok ova sayılabilecek bir düzlüğün ortasında (tanrılarca Ksanthos diye anılan) ama Troyalılarca Skamandros (Küçük Menderes) denilen nehir geçer ve Boğaz'ın tam ağzında Hellespontos'a dökülür. Ovayı Homeros, «derin topraklı Troya ovası» diye anar. Boğazlardan girip çıkan gemiler Hisarlık Tepesi'nden görülür ve gözetlenir. Bugün bataklık olan Sije, yani Yenişehir dolayları eskiden içerilere doğru oyuktu. Oraya demirleyen gemiler kendilerini esenlikte sayarlardı. Kuzeye giden gemiler elverişli rüzgarları beklerken, burada kayıklarını yarı yerlerine kadar karaya çekerlerdi. Eski zamanda deniz yolculuğu kıyı kıyı limandan limana yapılırdı. Troya'ya Skamandros (Küçük Menderes) ile Sije burnuna hâkim olanlar Karadeniz'in zenginliklerine sahip sayılırdı.

Dünyada hiçbir konu için -Çanakkale'nin küçük bir köşeciğini kaplayan- bu Troya üstüne yazılanlar kadar çok yazı yazılmış değildir. Bu efsane Peloponez'den (Mora yarımadasından) gelen Akha'lar ile Troya halkı arasında ticaret ve çıkar kaygılarıyla yapılmış olan gerçek bir savaştan doğmadır. Bu savaşın İsa'dan Önce Onikinci Yüzyılda yapıldığı muhakkak gibidir. Homeros'un İlyada'sına göre bu savaş Troya kralı ihtiyar Priamos'un oğlu Paris tarafından Troya'ya kaçırılan dünya güzeli Helene'yi geri almak için Akha'lar tarafından yapılmıştır. İlyada yirmi dört papirus tomarı üzerine yazılı olduğu için İsa'dan Önce İkinci Yüzyıldan beri yirmi dört kitap sayılır.

5 Mayıs 2019 Pazar

Mami ve Enki'nin İnsanı Yaratışı ve "Tarihteki" İlk Ayaklanma

Sümerlere ait bir silindir mühürde yer alan, tanrılarla ilgili semboller
Tanrılar Arasında Görev Paylaşımı
Tufan efsanesinin değişkelerinden [versiyon] biri olan ve tufanda sağ kalan kişinin adı ile anılan Atrahasis mitinin giriş kısmında, tanrıların da insanlar gibi güçlüklerle karşı karşıya kaldığı zamanlarda tanrısal dünyanın durumu tarif edilir. Aslında bu dönemde bile, toplumda bir tabakalaşma söz konusudur. Yedi büyük Anunnaki tanrıları aylak ve hakim tabakayı oluştururken, İgigi tanrıları emekçiler gibi bender inşa etmek ve onların efendileri olan tanrıların [büyük] yeryüzündeki yiyeceklerini yetiştirmek için gece gündüz toprağı kazmakta idiler. Anunnakiler arasında babaları Anu kral (sarru), kahraman Enlil de onların maliku yani danışman idi. Böylece yeryüzündeki bir modele göre tasavvur edilen küçük saray, bir de savaşçı genç tanrı olan Ninurta'nın üstlendiği komuta (guzalu) görevini içine almaktaydı. Nihayet Ennugi de gözeticiydi (gallu). İdari ve İcra işlevi ihtiva eden görevler, evrenin yetki alanlarına bölünmesiyle birlikte oluşmuştur. Bu yetki alanları, tanrıların büyük üçlüsüne yani Anu, Enlil ve Enki-Ea'ya [Sümerce metinlerin Enki, Akatça metinlerin ise Ea diye adlandırdığı tanrı] Bölüşme kaderin çekilişiyle yapılır: "Zarlar (isqam iddu) atıldı ve ayrıldılar". Ancak daha önceleri bir törensel davranış yerine getiriliyor ki, bu davranışın, kaderin tayin ettiğini kabul etme simgesi olarak el sıkışmayla eşdeğer olduğu görülüyor. Anu'ya gök, Enlil'e yeryüzü düşmüştür. Enki-Ea'ya gelince, ona yeraltı sularının önünü kesen kaya bırakılmıştır. Tanrılardan her biri kendi alanını ele almıştır: Anu göğe çıkıyor, Ea ise Apsu'ya, evine iniyor. Üçlüdeki her tanrının taşıdığı unvan bu durumda öğretici mahiyettedir. Sarru terimi kral, Anu'yu nitelendirmekte olup problem yaratmamaktadır. Krallık görevi verilen kişiyi adlandırmak için en sık kullanılan terimdir. Göğün krallıkla olan bağları açıktır. Üstün yetkiyi ifade eden terimin gösterdiği üzere, soyut türemiş niteliğine sahip anutu Sümercede göğün adı olan An ve Sümerce ile Akadcada Gök tanrısının ismi olan An­, Anu'dan neşet etmiştir. Etena miti anlatmaktadır ki, tanrılar insanlar için yeniyıl bayramını belirlediğinde, insanları yönetecek kral tayin etmemiştir. "Bu zamanlarda ne türban, ne taç giyinilmiş, ne asalar lapisle süslenmiş, ne de tahtlar henüz kurulmuştur. Taç, türban ve asa göklerde Anu'nun önüne konulmuşlardı. Onun (İştar)'ın halkının hükumeti yoktu. O zaman krallık göklerden indi." (Etana, I. levha, ı4-ı 6. satırlar). Böylece krallığı simgeleyen eşyalar, yeryüzünde bir üstün yetkinin yaratılmasından önce varolmuştur.

25 Nisan 2019 Perşembe

Mitolojik ve Tarihsel Özel Adların Okunuşları




Admetos (Admetos)

Aeneis (Aeneyis)

Aenomas (Aenomas)

Agamemnon (Agamemnon)

Aiakos (Ayakos)

Aias (Ayas)

Aietes (Ayetes)

Aigeus (Aygeus)

Aigina (Aygina)

Aigus (Aygus)

22 Mart 2019 Cuma

Sümer Yaratılış Mitosları


S. H. Hook


Sümer[1] Yaradılış[2] Mitosu

Temel mitosların Sümerli biçimiyle bulduğumuz ikincisi[3], çok geniş bir alana yayılmış olan Yaradılış mitosudur. Burada, eskiçağ (antik) yaradılış  mitoslarından  hiç  birisinde,  ex  nihilo  (hiç  yoktan) yaratış  kavramıyla  karşılaşmadığımızı  belirtmeliyiz.   Tüm  eskiçağ, mitoslarında yaratış, başlangıçtaki kargaşa (kaos) durumuna bir düzen verme eylemi olarak görünür. Asur-Babil malzemesini incelemeye başlayınca, kozmogoni mitosunun (evrenin oluşumu mitosunun) burada tek bir ana biçimiyle, ünlü Enuma Eliş ile, günümüzde genellikle kullanılan adıyla söylemek gerekirse, "Yaradılış Destanı" biçiminde bulunduğunu göreceğiz. 

Ancak Sümer malzemesinde Asur-Babil yaradılış mitosunun dengi olan bir şeyle karşılaşılmaz. Profesör Kramer, Sümer kozmogonisinin çeşitli orijin mitoslarından derlenerek toparlanması gerektiğini göstermiştir ve aşağıdaki anlatıma[4] onun bu yoldaki araştırmalarına dayanmaktadır. Bununla birlikte, Kramer, Sümerce bilgimizde büyük boşlukların bulunduğunu ve Sümer mitoslarının üzerlerine yazılmasıyla zamanımıza kalabilmeleri sağlanan tabletlerin birçoğunun kırık ve eksik olduğunu anımsatmaya özen gösterir. Böyle olunca, Sümerce bilgimizin bugünkü durumuyla, Sümer mitolojisinin parçaları birbirine tutarlı olarak bağlanmış bir anlatımını vermemizin olanağı bulunmamaktadır.
Bu gerçekten de güzel olan görseli dikkat çekmek amacıyla buraya aldım !
Bu Sümer silindir mühründe geleneksel kayıklarla ulaşılabilen deniz/su kenarında
bir kapı görünüyor. Bu yerin/şehrin Eridu olduğu bu yapının da Enki'nin Evi veya tapınağı olduğu iddia ediliyor.
Mühür British Museum'da BHRN31 numarasıyla kayıtlıymış.
Ben online olarak araştırdım ama bulamadım. Benim için doğrulanmamış bir görseldir.
Görsel tek bir kaynaktan yayılmış (yukarıdaki link) DK

5 Aralık 2017 Salı

Dünyanın En Eski Mutfağı: Eski Mezopotamya'da Yemek Sanatı

 Jean Bottero

Yazıdan mutfağa
Her şeyden önce, eski Mezopotamyalıların her günkü yemeklerini oluşturan besin maddelerinin çok geniş bir listesini yapabilecek durumdayız: Tahılar, değişik bitkiler, meyveler özellikle hurmanın yanı sıra elma, armut, incir, nar, üzüm; soğan ve kök bitkileri; "yermantarı" ve mantar; baharatlar; büyükbaş ve özellikle küçükbaş hayvanların ederi, domuz; hem etleri hem de yumurtaları yenen kümes hayvanları daha sonralan yetiştirilen tavukgiller dışında ve av hayvanları; deniz ve tatlı su balıkları; kaplumbağalar, kabuklu hayvanlar ve böcekler arasından bilineni çekirgeler; süt, "tereyağı" ve diğer hayvansal (domuz yağı, vb.) ve bitkisel yağlar (susamyağı ve zeytinyağı); yemekleri tatlandırmak için kullanılan değişik ağaç şıraları ve arı balı; ayrıca, yemeklere keskin bir tat veren mineral ürünler (tuz, kül?). Bütün bu yerli besinler o kadar çok çeşitliydi ki, bildiğimiz kadarıyla, Mezopotamyalılar, İÖ 3000'li yılların öncesinden başlayarak geniş bir coğrafi alanda çok yoğun ticaret yapmalarına karşın, dışarıdan gıda almaya hiç gerek duymamışlardır.

14 Kasım 2017 Salı

Uygarlığın Yayılması ve Merkez - Çevre İlişkisi

Neil Faulkner
Ur kentinin temsili olarak canlandırılması
https://www.realmofhistory.com/2017/07/27/reconstruction-ur-city-sumerian/

Dünyanın ilk sınıflı toplumu Sümer’de milattan önce 3000’li yıllarda ortaya çıktı. Başrahipler ve şehir yöneticilerinden oluşan bir seçkinler grubu, kendilerini toplumun üstünde konumlandırdı ve sıradan yurttaşları kendi çıkarları için sömürmeye başladı.
Giderek karmaşıklaşan toplum, onlara özel siyasi-dini roller tahsis etmiştir. Bu roller onlara mülkiyet ve artı değer üzerinde hâkimiyet vermiştir. Ancak kıtlığın ve yoksulluğun kural olduğu bir dünyada bu hâkimiyeti kendilerini zenginleştirmek ve kendi iktidarlarını desteklemek için kullanmışlardır.
Aynı anda ya da birazcık sonrasında birtakım başka yerlerde aynı şeyler olmuştur. Medeniyet tek bir merkezden dışarıya doğru yayılmamıştır: koşulların uygun olduğu yerlerde bağımsız biçimde ortaya çıkmıştır.

7 Eylül 2017 Perşembe

Nin-Dada Vak'ası: Mezopotamya'da Bir Cinayet Davası

Eric Berkowitz

Mezopotamya'daki dört bin yıllık bir cinayet vak'asının kayıtları çarpıcı bir şekilde günümüze kadar hiç bozulmadan gelmiştir. Yıllarca yapılan arkeolojik kazılar, vak'ayı ayrıntılarıyla anlatan çeşitli nüshaları ve çivi yazısı kil tabletleri ortaya çıkarmıştır. Kurbanın, bu uygarlığın en önemli tanrılarından Enlil’in başrahiplerinden Lu-İnanna olması ve cinayetin kutsal şehir Nippur’da işlenmesi göz önüne alındığında, kayıtların kopyalanması anlaşılırdır. Davanın açıldığı dönemde Nippur, binlerce yıldır mesken tutulagelmiş bir yerleşim yeridir.

Asıl mesele seks olsa da suçlama nedeni cinayetti. Suçlananlar azat edilmiş iki eski köle, bir erkek köle, bir de Lu-İnanna’nın dul karısı Nin-Dada’ydı. Suçun ciddiyeti ve kurbanın yüksek konumu göz önüne alındığında dava ilk olarak yakınlardaki Isin’de bulunan krala aktarıldı. Kral davayı iyice inceledikten sonra dokuz üyeli Nippur Meclisi’ne havale etti.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Roma Yolları


Sasha Trubetskoy3 Haziran 2017

Roma yollarının, bir metro haritası gibi yorumlanması ve gösterilmesi.  MÖ. 125


6 Haziran 2017 Salı

"İskender Lahdi"



Oğuz Tekin

19. yüzyılın sonlarında, o zamanki İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Müdürü Osman Hamdi Bey tarafından Sidon (şimdi Saida, Lübnan) Krallar Nekropolü’nde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan ve üzerinde Büyük İskender’in tasviri olduğu için “İskender Lahdi” olarak adlandırılan lahit, gerçekte İskender’e ait değildir.

Üzerinde herhangi bir yazıt olmadığı için kime ait olabileceği konusunda ancak tahminler yürütülmüştür. Bugün için en güçlü olasılık, lahdin, Sidon’un son kralı Abdalonymos’a ait olabileceğidir. Abdalonymos, tahta geçmesini İskender’e borçluydu. Pentelikon mermerinden yapılmış olan lahit, M.Ö. 4. yüzyılın son çeyreğine tarihlendirilmektedir.

15 Nisan 2017 Cumartesi

Vali Plinius ile İmparator Traianus’un Mektupları





Mektup 23:
Plinius’dan İmparator Traianus’a,

Efendim, Prusias’lıların (Bursa) harabeye dönüşmüş eski bir hamamları var. Burayı hoşgörünüze sığınıp onarmak istemişlerdi. Ancak ben bir yenisinin yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bu iş için elimize şu kaynaklardan para geçecek:
İlk olarak özel şahıslardan şimdiden bağış toplamaya başladım. İkincisi buranın halkı hazineden zeytinyağı masrafları için kullandığı parayı hamamın yapımına harcamaya razı. Her şeyden öte kentin saygınlığı ve senin çağının görkemi böyle bir yapı gerektirir.




Mektup 24:
İmparator Traianus’tan, Plinius’a,

Yeni bir hamamın yapımı Prusias’lıların gücünü aşacak bir yük olmayacaksa, onların bu arzusunu yerine getirebiliriz ama bu yüzden yeni bir vergi yükümlülüğüne girmemeleri ve zorunlu amaçlar için ayrılan gelirden daha fazla harcamamaları koşuluyla.

21 Nisan 2016 Perşembe

Atlantis: Kritias Diyalogunda

Platon

Konuşanlar: Timaios, Kritias, Sokrates, Hermokrates

Hayali Atlantis Adasının çizimi. 
https://www.tes.com/lessons/tDoC1ZPIBUaNBQ/atlantis-island
[....]
Kritias - ...

Gerçekten vaktiyle rahiplerin anlattığı, Solon'un da buraya getirdiği şeyleri iyice hatırlayabilir, size de anlatabilirsem, beni dinleyenlerin vazifemi başardığıma karar vereceklerinden emin olabilirim. İşte ben de daha fazla gecikmeden böyle davranacağım.

Her şeyden önce şunu aklımıza getirelim ki, Herakales'in sütunlarının[1] iç tarafında yaşayan kavimlerle dışında yaşayanlar arasında ki savaşın üzerinden dokuz bin yıl geçtiği söyleniyor. 

19 Nisan 2016 Salı

Atlantis:Timaios Diyalogunda

Platon


"İmparatorluğun Yıkımı", Cole Thomas,1836
https://en.wikipedia.org/wiki/The_Course_of_Empire
KRİTİAS - Size yaşlı bir adamdan dinlemiş olduğum bu eski öyküyü anlatacağım. Kritias, o zamanlar, dediğine bakılırsa, doksanına basmak üzereydi; bense on yaşlarımda ya vardım ya yoktum. Apaturioslar (7) Bayramı'nın Kureotis günündeydik. Bu kez de tören, biz çocuklar için her zamanki gibi oldu. Babalarımız bize şiir okuma yarış­maları düzenlediler. Birçok şairin türlü şiirleri okundu; Solon'un şiirleri o zamanlar daha yeni sayıldığından çoğumuz onlardan okuduk. Arkadaşlarımdan biri ya gerçekten zevk aldığı için ya da Kritias'ın hoşuna gitsin diye, Solon'un, kendisine göre, yalnızca insanların en bilgesi olmakla kalmadığını, şiirdeki değeriyle de bütün şairlerin en soylusu olduğunu söyledi. 

1 Nisan 2016 Cuma

Hıristiyanlık Nasıl Bir Sentezdir?

Félicien Challaye

4.yüzyıla ait bu yüksek kabartmada Mitra (solda, başında ışınlar olan),  Sasani Kralı II.Ardeşir'in tahta geçişini kutsuyor.
Hıristiyanlığın öteki dinlerden esaslı şekilde ayrı bir din olmadığını tarih göstermektedir.
Bütün öteki kutsal kitaplar gibi, Hıristiyanlığın Kutsal Kitap'ı da insan eseridir. Müslümanlık hariç olmak üzere, öteki dinlerin çoğundan daha yeni olan Hıristiyanlık, daha önceki dinlerle şaşırtıcı benzerlikler göstermektedir. Tanrı'sı, Yahudi peygamberlerin Yehova'sıdır ki, Göksel Baba haline girmiştir. Bütün ilkel tapınışlarda kutsal olan, olmayandan nasıl yüksekse, Kalde'deki tepeler nasıl ovalara hâkimse, onun yaşadığı Gök de yeryüzünden yüksektir. Perseus nasıl Danae'den doğmuşsa, İsa da bir bakireden doğmadır; o da Dionysos ve Horus gibi, düşmanlarından mucizeli bir şekilde kurtulur. Osiris, Dionysos- Zagreus gibi ölüp, sonra Attis ve Temmuz gibi, baharın başlangıcında dirilir. Ölümünün bazı ayrıntılarına Babilonya'da rastlamak mümkündür. Tıpkı Mithra'ya olduğu gibi, ona da bir Kurtarıcı sıfatıyla tapınılır. Teslis düşüncesi zaten birkaç dinde vardır. Bakire Meryem, tıpkı öteki kadın Tanrıların-İsis'in, îştar'ın, Astarte'nin, Kibele'nin- yaptıkları gibi, insanların az çok
sevgi dolu bir dindarlığa olan eğilimini tatmin eder; Meryem tıpkı Demeter gibi ıstıraplı bir anadır, İsa'yı kucağında taşıyan Madonna tasviri ise küçük Horus'u kolları arasında tutan İsis'in tasvirinin tıpkısıdır. Şeytan, İran'ın Angra Mainyu'sudur.

16 Mart 2016 Çarşamba

Gyges'in Sihirli Yüzüğü

Platon

16. yüzyıla ait bu tabloda Gyges'in sihirli yüzüğü bulması betimlenmiştir.
https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/8/8a/Der_Ring_des_Gyges_%28Ferrara_16_Jh%29.jpg
Adil olan ile olmayana tanıdığımız serbestçe davranma imkânı, efsanede olduğu gibi, insanların Lidyalı Gyges’in atasının sahip olduğu güce sahip olmaları halinde gayet güzel ortaya çıkar.

Anlatılageldiğine göre, bu adam, Lidya kralının hizmetindeki bir çobanmış. Bir gün sürüsünü otlattığı yerde bir fırtına çıkmış, bir deprem olmuş ve bulunduğu yerin hemen yakınlarında bir yerde bir yarık açılmış. Bu manzara karşısında afallayıp kalan çoban, bu yarığın içine girmiş ve bu hikâyede karşılaştığı diğer birçok efsanevi olaydan başka, bir de üzerinde küçük kapılar olan, tunçtan bir atla karşılaşmış orada. Kapılardan birini açınca içeride, normal bir insanın sahip olabileceğinden çok daha büyük bir bedene sahip bir cesetle karşılaşmış.

Herodotos Anlatıyor: Gyges Nasıl Lidya Kralı oldu?



Lidya kralı Kandaules, karısının çıplak görünümünü gizlice  Gyges'e gösteriyor.
Tabloyu yapan (1830) sanatçı: 
William Etty (1787–1849)
Yunanlıların Myrsilos dedikleri Kandaules adında bir kral vardı. Sardes kralıydı ve Heraklesoğlu Alkaios soyundan geliyordu. ...
İşte bu Kandaules karısına sevdalıydı ve sevdası çıldırasıya olduğundan, dünyanın en güzel yaratığının kendi karısı olduğunu sanıyordu. Bu sanı ile –bu arada şunu da söylemek gerekiyor ki, askerleri arasında en çok hoşlandığı bir Daskylos oğlu Gyges vardı– önemli işlerini yaptırdığı bu Gyges’e, karısının ölçüsüz güzelliği ile övünmekten de geri kalmazdı.

30 Aralık 2015 Çarşamba

Polibius: Tarihler


Polibius
Roma anayasasına gelince, her biri egemenlik sahibi üç unsurdan oluşuyordu: Bu üç gücün devlet bütünü içindeki payı eşitlik ve tarafsızlık itibariyle titizlikle düzenlenmişti; öyle ki, kimse, Roma’nın yerlisi bile, bu anayasanın aristokratik veya demokratik veya despotik olduğunu söyleyemez, söylese bile bundan emin olamazdı. Bu unsurların gücü tam olarak neydi ve küçük değişikliklerle hâlâ ne durumdadır anlatacağım.
Konsüller65 lejyonların dışarıya sevki öncesi Roma’da kalırlar ve yönetimin en yüksek efendileridir. Tüm diğer üst düzey yöneticiler, halk tarafından seçilen tribunlar66 hariç, onların buyruğu altındadır ve onlardan emir alır. Yabancı elçileri senatoya onlar takdim eder; müzakere konularını onlar belirler ve kararların uygulamaya konmasına onlar müzahir olur.

28 Aralık 2015 Pazartesi

Thukidides:Atina-Melos İttifak Müzakeresi



Devletlerarası İlişkiler Hangi Kurala Tabidir?
Savaş ilerledikçe şehir devletler Atina ve Sparta’nın müttefikleri olarak sürecin içine çekildiler. Ege adalarında yerleşik birçok şehir-devlet Atina’ya tabiydi ve sahip oldukları deniz gücü, Sparta ve Sparta’nın müttefiklerinin sahip olduğu deniz gücünden çok daha üstündü. Ege adalarındaki bu şehir devletlerinden, sadece Milos tarafsız kalmıştı. Atina, Milos’u teslim olmaya çağırdı, ama Miloslu yöneticiler bunu kabul etmedi. Thukidides, bu olayı izleyen müzakereleri, aşağıdaki şekilde nakleder.
www.pennebianche.com

Peleponnes Savaş Tarihi 2
Thukidides
… Atinalı temsilciler şöyle konuşur:

Thukidides Atinalıları Övüyor


Thukidides
http://www.nwerle.at/wermut
/thukydides.htm
Atalarımızdan bahsederek başlayacağım, çünkü onları bu vesileyle yad etmek, yaptıklarını hatırlayarak anmak en doğru olanı. Bize ait olan bu topraklarda kuşaklardır aynı insanlar yaşamış, bu toprakları, bu özgür ülkeyi bize, işte bu erdem ve cesaret sahibi insanlar bırakmıştır. Onlarla ne kadar övünsek azdır. Babalarımız daha da fazlasını hak ediyor, çünkü atalarından devraldıkları mirasa, bugün sahibi olduğumuz imparatorluğu da kattılar. Bu, alın teri ve kan dökerek oldu. Bugün burada toplanan ve çoğu gençliğinin baharında bizler, her bakımdan imparatorluğumuzun gücüne güç kattık ve öyle bir devlet düzeni kurduk ki, barışta da savaşta da kendini en mükemmel biçimde gözetebilmekte.
Hepinizin bildiği konularda uzun uzun konuşmak istemiyorum: Bu bakımdan, bu güce erişmek için verdiğimiz mücadeleden ya da babalarımızın ve bizim iç (Yunan) ve dış düşmanlara karşı nasıl kahramanca savaştığımızdan bahsetmeyeceğim. Her şeyden önce, zorlu sınavları nasıl bir ruhla göğüslediğimiz ve tabii, bizi biz (büyük) yapan anayasamız ile yaşam tarzımız üstünde durmak istiyorum. Ondan sonra ölülerimizi yad edeceğim, çünkü bunu yapmamın bu ortama uygun olacağına ve yurttaşlar ile yabancılardan oluşan bu topluluğun, böyle bir konuşmadan istifade edeceğine inanıyorum.

Tacitus: Germania - Germen Ülkesi


Cornelius Tacitus
Viyana Parlamento binasındaki
Tacitus heykeli.
http://www.britannica.com/biography/Tacitus-
Roman-historian
Germenlerin evlilik bağları nedeniyle başka kabilelerle karışmadıklarını, ayrı, bozulmamış bir halk olarak kaldıklarını söyleyenlerin düşüncelerine katılıyorum. Bu nedenle sayılarının çokluğuna karşın Germenler her yerde birbirlerine benzemektedir. Keskin mavi gözler, kızıl saçlar ve sadece olmadık işlere yeteneği olan iri vücutlar. Germenler çalışmaya bizim kadar katlanamaz. Susuzluk ve sıcaktan da hiç hoşlanmazlar. Aksine toprakları ve iklimleri onları soğuğa ve açlığa alıştırmıştır.
Germanya birbirinden çok farklı bölgeleri içermesine karşın, genellikle sık ormanlıklarla ve pis bataklıklarla kaplıdır. Gallia’ya komşu olan bölgeleri daha nemlidir, Noricum ve Pannonia tarafı ise daha rüzgârlıdır. Toprak ekime elverişlidir, ama meyve ağaçlarından yoksundur. Çok sayıda sürüleri vardır, ama hayvanlar hep küçüktür. Sığırlar bile büyüdükleri zaman iri boynuzlara sahip olamazlar. Germenlerin en hoşlandığı şey sürülerindeki hayvan sayısının fazlalığıdır. Hayatta servet adına en çok övündükleri şey budur. Tanrıların onları hem altın hem de gümüş varlığından mahrum bırakmış olmasının bir ceza mı yoksa ihsan mı olduğuna karar veremedim.

27 Aralık 2015 Pazar

Tanrıça Kybele

Didem Demiralp

Çorum İncesu Kanyonu'ndaki Kibele kabartması. 
https://www.flickr.com/photos/yasnhkan/14443754692
Tabiatın insanoğluna sunduğu sayısız nimetten söz ederken; “Doğa ananın bize verdikleri”diyoruz. Kullandığımız fosil yakıtlar ve tükettiğimiz pek çok kimyasalın “tabiat ana”yaverdiği zararlardan bahsediyoruz. Ama “Doğa ana” ya da “tabiat ana” kavramının İlkçağ Anadolu’sunun Frigya’lı tanrıçası Kybele ile ilişkili olduğunun kaçımız farkındayız? 

Antik Çağ’da Anadolu’nun Frigya adıyla bilinen bölgesi; batıda Mysia, Lydia ve Karia, doğuda Galatia ve Lyakonia, kuzeyde Bithynia, güneyde Pisidia ve Lykia ile sınırlanmıştı. Frigya; yalnız Frig Uygarlığı’na beşik olmakla kalmamış, ev sahipliğini yaptığı Kybele inancını hem o çağdaki komşularına hem de sonraki dönemlerde Yunanistan ve Roma’ya armağan ederek din alanında da etkili olmuştu. Lidya’da Kybebe, Mısır’da İsis, Efes’te Artemis, Girit’te Rhea, Yunanistan’da Demeter ve Roma’da Magna Mater isimleriyle anılan tanrıçalar Frigya’lı Kybele’nin değişik isimler altındaki yansımasından ibarettir. 

Kybele bir tabiat tanrıçası olarak doğadaki düzenden sorumludur. Ama öncelikle toprağın bereketini simgeler. Tarımın koruyucusu olması onu aynı zamanda toplumsal ilerlemenin, uygarlığın ve kentlerin kurucusu olarak görmeyi de mümkün kılar. Tanrıçanın tasvirlerinde başındaki diadem (taç) üzerinde yer alan kule figürleri onun bu niteliğine vurgu yapar. Frigya’nın ana tanrıçasına özellikle dağlarda tapınılırdı. Onun adlarından biri olan Dindyme, tanrıçaya bölgedeki Dindymos dağında ibadet edilmesiyle ilgilidir. İlkçağ Anadolu’sunda bu isimle anılan üç dağ vardır ki hepsi de Frigya bölgesi civarındadır. Bunlardan biri; Kybele kültünün merkezi olup Sangarios (Sakarya) ırmağı üzerinde yer alan Pessinus (Ballıhisar) kenti civarındaki Günyüzü dağıdır. Tanrıçanın ilk tasviri olan bir göktaşına da ev sahipliği yapan ilk tapınağı da buradaydı.Yine Dindymos dağı üzerinde yer alıp kutsal olduğuna inanılan ve Agdus adıyla bilinen bir kayadan da tanrıçanın bir başka adı olan Agdistis türemiştir. Onun Pessinus kaynaklı söylencesinde de ismi Agdistis olarak geçer.

Kybele Söylencesi
Efsaneye göre; Tanrı Zeus bir rüya görüp tohumlarını bir kaya üzerine dökmüş ve bundan çift cinsiyetli (hermafrodit) bir varlık ortaya çıkmış. Tanrılar, Agdistis isimli bu varlığın erkeklik organını kesmişler. Uzvunun toprağa düşmesiyle beraber buradan bir badem ağacı çıkmış. Sangarios ırmağının kızı Nana ağaçtan bir badem koparıp göğsüne saklamış. Bu meyveden hamile kalmış ve Attis isimli bir erkek çocuk dünyaya gelmiş. Güzel bir delikanlı olduğu vakit, Agdistis bu gence tutulmuş. Ama o; Pessinus kralının kızıyla evlenmeye karar vermiş. Düğün günü çıkıp gelen Agdistis, gencin delirmesine, kendini hadım etmesine ve ölmesine neden olmuş. Kral da kendini iğdiş etmiş.Hikâyenin bir diğer şeklinde ise; Zeus, tanrıça Kybele’nin bir tezahürü olan ve Agdus olarak bilinen taşın üzerine tohumlarını döker. Agdistis doğar. Tanrı Diyonizos onu sarhoş edince kendinden geçer ve erkeklik organını keser. Uzvundan da bir badem ağacı çıkar. Sangarios nehrinin kızı Nana bu ağaçtan kopardığı bir bademi göğsünde saklar ve gebekalır. Attis doğar. Delikanlılık çağına geldiğinde hem Kybele hem de Agdistis ona âşık olur. Frigya kralı Midas ise bu genci kendi kızıyla evlendirmek ister. Agdistis, delikanlının aklını kaçırmasına neden olur ve o da bir çam ağacının altında kendini iğdiş eder ve ölür. Kybele onu gömer. Kanıyla sulanan çam ağacının dibinde ise menekşeler çıkar. Midas’ın kızı da intihar eder. Tanrıça onu da gömer. Mezarının üzerinde menekşelerle birlikte bir de badem ağacı büyür. Agdistis Zeus’tan, Attis’in bedeninin bozulmamasını dileyince, tanrı, yalnızca saçının uzamasına ve bir parmağının oynamaya devam etmesine izin verir. Agdistis de sevdiğinin bedenini Pessinus’a götürerek gömer ve anısına bir bayram düzenler. 

Attis’in bir yaban domuzu tarafından öldürülmüş olduğu da rivayet edilir ve özellikle Pessinus halkının domuz eti yemekten kaçınması da bu söylence ile ilişkilendirilir.Toprağın bereketini -içerdiği unsurlarla- simgesel bir dille anlatan Kybele-Attis söylencesi ile ilgili olarak vurgulanması gereken bir husus da; öykünün, Babil mitolojisinde İştar-Tammuz ve Suriye mitolojisinde de Astarte-Adonis efsaneleriyle benzer oluşudur.

Kybele Tapısı ve Kybele Bayramları
Frigya’lı tanrıça için düzenlenen törenlerin yapıldığı Pessinus’taki kült merkezinin başında iki başrahip bulunurdu. Attis ve Megabyzos olarak adlandırılan ve tanrıçanın hizmetine girdiklerinde kendilerini hadım eden bu din adamları aynı zamanda tapı merkezinin yöneticileri durumundaydı.Tanrıça onuruna düzenlenen törenler, toprağın uyanıp filizlerin fışkırmaya başladığı bahar mevsiminde gerçekleştirilir ve beş gün sürerdi. 

Kutlamaların ilk gününde Attis için yas tutulurdu. Kutsal kabul edilen bir çam ağacının gövdesi yün kumaş parçalarıyla sarılır ve sokaklarda dolaştırılırdı. İkinci gün; Gallos olarak anılan Kybele’nin diğer rahipleri davul, tef ve zil gibi müzik aletlerinin eşliğinde kendilerinden geçerek dans ederlerdi. Tıpkı söylencede; ellerinde meşalelerle, kırlarda tanrıçanın peşinde dolaşıp, müzik eşliğinde çılgınca dans eden “Korybant’lar” gibi. Üçüncü gün ise; kanlı törenlere ayrılmıştı. Ayine katılanlar vücutlarını keser, kan akıtırlardı. Dördüncü günde neşeli danslarla Attis’in dirilmesi kutlanır, son gün de dinlenmeyle geçerdi.

Kybele tapısı; Frigya’nın gezgin rahipleri tarafından tüm Ege’ye ve Akdeniz’e yayılmıştır. Kıta Yunanistan’ın inanç sisteminde hatırı sayılır öneme sahip olan tanrıçalardan Rhea, Artemis ve Demeter’in kişiliklerinde ve söylencelerinde Kybele’nin nitelikleri de dilegelir. En büyük benzerlik ise Demeter’le olandır. O da öncelikle bir toprak tanrıçasıdır. Buğdayın koruyucusu, ürünün güvencesidir.

Roma’da Magna Mater (Büyük Ana) olarak bilinen tanrıça, Kybele’nin kendisidir.Kültünün Roma’ya girişi İ.Ö 205-204 senesinde Kartaca ile süren savaş sırasında gerçekleşir. Kentte bir gök taşı yağmuru olur. Korkan halk, Jüpiter tapınağında muhafaza edilen ve tanrı Apollon’un rahibesinin kehânetlerini içeren Sibylla kitaplarına başvurur. Buna göre; Frigya’nın Kybele tapısı kente getirilirse Kartaca ordusu İtalya’dan sürülecektir. Bir grup elçi Anadolu’ya gider ve kral Attalos’tan tanrıçanın Pessinus’taki ilk tezahürü olan siyah taşı alır. Taş; Roma şehrinin Palatine tepesindeki Zafer tapınağına yerleştirilir. Savaşın kazanılmasının ardından da (İ.Ö 202) burada tanrıça için bir tapınak inşa ettirilir. Magna Mater adını alan tanrıça onuruna her sene 4-9 Nisan tarihleri arasında Megalensia isimli bayramlar tertiplenir. İlginç olan nokta; Roma’daki kutlamaları da Frigya’dan gelen bir Kybele rahibinin yönetmesidir. Yine Frigya’lı bir rahibe ve hadım rahipler de (Galloi) tören sırasında bir alay halinde kent içinden geçerlerdi. Yurttaşların kutlamalara katılması yasaktı. Sadece bir grup önde gelen Roma’lı aristokrat kendi aralarında eğlenerek bayram neşesine ortak oluyordu. 

Frigya’lı tanrıçanın Roma’daki öyküsü; imparatorluğun erken dönemlerinde farklı bir görünüm alır ve Kybele-Attis inancı başka bir bayramın doğuşuna vesile olur. Bir grup din adamının (quindecimviri) yanı sıra tüm kadınların ve erkeklerin de katılabildiği törenler;yine ilkbaharda 15-27 Mart arasında gerçekleştirilirdi. İlk gün; “kanofori” olarak anılan kamış taşıyıcı rahipler, kesilmiş ağaç kamışlarını tanrıçanın tapınağına taşırlardı. Yedi gün sonra “dendrofi” ya da ağaç taşıyıcı rahipler, ormandan kesilmiş bir çam ağacını getirirdi. Ağacın gövdesi ceset gibi şeritlerle sarılır ve ortasına bir Attis tasviri bağlanırdı. Ağaç, ölmüş tanrıyı temsil etmekteydi. 24 Mart “dies sanguinis” ya da kan gününde hadımrahipler (galloi) ve erginlenme adayları, flüt, zil ve teflerin eşliğinde vahşi bir dansa başlar, sırtlarını kanatıncaya kadar kamçılar, bıçaklarla kollarında kesikler açarlardı. Çılgınlığın doruk noktasında bazı adaylar erkeklik organlarını keser ve onları tanrıçaya sunarlardı. 24 Mart’ı 25 Mart’a bağlayan geceyi dolduran ölüm ağıtlarının yerini, ertesi sabah tanrının dirildiği haberiyle gelen ani bir neşe patlaması alırdı. O gün “hilaria” neşe günüydü. Bir günlük dinlenmenin ardından 27 Mart’ta büyük ayin alayı düzenlenerek nehre gidilir ve orada Kybele’nin heykeli suya sokulurdu (lavatio). 

İ.S 2.yüzyıldan itibaren erginlenme adayları bir boğa veya koçun kanıyla (taurobolium veya criobolium) arındırılıyordu.Tanrıçaya da kendi erkeklik organları yerine bu hayvanınkini sunuyorlardı.Bu kurban törenlerinin imparatorluk çağında sadece bireysel erginlenme için değil ama hükümdarlığın selâmeti için de her mevsim düzenlenmiş olması; Frigya’lı ana tanrıçanın Roma’daki saygınlığına işaret eder.Ünlü Roma’lı şair, hatip ve düşünür Apuleius; “Başkalaşımlar” ya da “Asinus Aureus” adlı romanında, Frigyalı’yı kendi ağzından ne de güzel tanıtmış: 
“Ben, doğanın anası, bütün öğelerin efendisi, çağların ilk çocuğu, tanrıların en yücesi, ölülerin kraliçesi, göksel varlıkların kılavuzu, tanrıların ve tanrıçaların bütün biçimlerini bir tek kendinde toplayan ben… Bir baş sallayışımla göğün bütün parlak doruklarını, denizin sağlık estiren rüzgârlarını ve yeraltının hüzün dolu sessizliğini yönetirim. Benim tanrısallığım biriciktir. Bütün dünya çok çeşitli biçimlerime tapar benim. Değişik törenlerle ve türlü türlü adlarla. İnsanlığın ilk soyu olan Frigyalı’lar tanrıların Pessinus’lu anası derler bana. Attika’nın topraktan türemiş halkı Kekrops’un Minerva’sı diye çağırır. Paphos’lu Venüs der denizlerin dövdüğü Kyproslu’lar. Yanlarından sadaklarını hiç ayırmayan Creteli’ler bana Diktynna Diana olarak yakarırlar. Üç dil konuşan Sicilialı’lar, bana Styx’in Proserpina’sıderler. Eleusis’in eski halkı beni Attika’lı Ceres olarak bilir. Bazıları Juno derler adıma, bazıları Bellona. Kimileri Hekate, kimileri Rhamnusia… Eski inançlarına bağlı Mısırlı’lar Tanrıça İsis olarak çağırırlar…” 
“Frigya’lı tanrıça kimdir?” sorusunu bundan daha güzel yanıtlayacak bir söz var mı ki?

KAYNAKÇA
Apuleius,Başkalaşımlar, Kabalcı Yayınları, çev: Çiğdem Dürüşken, İstanbul, 2006.
Eliade, Mircea, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, II.cilt, Kabalcı Yayınları, çev: Ali Berktay, İstanbul, 2003.
Erhat, Azra,Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984.
Frazer, James G, Altın Dal-Din ve Folklorun Kökenleri, I.cilt, Payel Yayınları, çev:Mehmet H. Doğan, İstanbul, 2004.
Graves, Robert,New Larousse Encyclopedia of Mythology, The Hamlyn Publishing,London, 1959.
Seyffert, Oscar, A Dictionary of Classical Antiquities, George Allen&Unwin Ltd.,London, 1957.
Speake, Graham,Dictionary of Ancient History, Penguin Books, London, 1994.

eskisehir.gov.tr/eskiyeni/aralik09/