mit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2023 Cuma

Sümerlerde Adı Geçen ME'ler Nedir? VE URUK Bugün Nasıl Bir Durumda?




İnanna'nın sırtında taşıdığı nesneler silah olarak yorumlanmıştır. Farklı yorumlamalara da açıktır kanımca.
 

Özet
Alıntı, tanrıça İnanna'nın tanrı Enki'den "gök gemisi" adı verilen değerli bir eşyayı almak için Erek şehrine seyahat ettiği eski Sümer'den mitolojik bir hikayeyi anlatıyor. İnanna'ya Erek'e olan yolculuğuna yürüyerek devam etmesi için izin verilir, ancak Enki fikrini değiştirir ve gök gemisini ondan geri çalmaları için deniz canavarlarını gönderir. İnanna, gök gemisini geri almasına ve deniz canavarlarından kaçmasına yardım eden yardımcısı tanrı Ninshubur'u çağırır. Hikaye ayrıca Sümer uygarlığının temel unsurları olarak anlaşılan "ME" kavramından da bahseder, ancak birçok ME'nin anlamı bilinmemektedir. Hikayenin çoğunun geçtiği Uruk şehri, Sümer uygarlığının önemli bir merkeziydi, ancak bugün kaderine terk edilmiş durumdadır.

Summary
The excerpt describes a mythological story from ancient Sumer in which the goddess Inanna travels to the city of Erek to retrieve a valuable item called the "skyship" from the god Enki. Inanna is given permission to continue her journey to Erek on foot, but Enki changes his mind and sends sea monsters to steal the skyship back from her. Inanna calls on her aide, the god Ninshubur, who helps her retrieve the skyship and escape from the sea monsters. The story also mentions the concept of "ME," which are understood to be foundational elements of Sumerian civilization, but the meaning ME remains unknown. The city of Uruk, where most of the story takes place, was an important center of Sumerian civilization, but today it is abandoned to its fate.

I. Alıntı: Kramer'den

"Ne var ki, İnanna mitlerinin tümü Dumuzi'yle ilgili değildir. Ör­neğin bir tanesinde, tanrıçanın insanın ve uygarlığının kurumlarının bağlı olduğu yasaları, yani me'leri hileyle nasıl ele geçirdiği anlatılır.

Bu mit antropolojik açıdan hayli önemlidir, çünkü yazarı, öyküyle bağlantılı olarak, me'lerin tam bir listesini vermeyi ve kendi algıladı­ğı haliyle uygarlığı yüzden fazla kültür özelliğine ve komplekse ayır­mayı gerekli görmüştür. Bunlar, insanlığın siyasal, dinsel ve toplum­sal kurumlarıyla, müzik ve müzik aletleriyle ve çok çeşitli entelektü­el, duygusal ve toplumsal davranış modelleriyle ilgilidir (bkz. s . 1 56-1 57). 

Kısaca özetlenecek olursa, bu bilgilendirici mit şöyledir: 
Göğün kraliçesi, Erek'in (Uruk)* koruyucu tanrıçası lnanna, kentinin refah ve zenginliğini artırmayı, onu Sümer uygarlığının merkezi yapmayı ve böylece kendi ismini ve ününü yüceltmeyi çok istemektedir. Bu nedenle, "tanrıların yüreğini bilen" bilgelik tanrısı Enki'nin oturduğu su dolu dipsiz derinliklerin, yani Abzu'nun bulunduğu, Sümer kültü­rünün eski merkezi Eridu'ya gider; çünkü uygarlık için temel olan bütün ilahi buyruklar Enki'nin sorumluluğu altındadır. ister dürüst­lükle ister hileyle olsun, bunları ele geçirip Erek'e götürebilirse, hem kentin hem de kendisinin şanını gerçekten de artık hiç kimse geçeme­yecektir. Eridu'daki Abzu'ya yaklaşırken, büyük olasılıkla lnanna'nın çekiciliğine kapılan Enki ulağı lsimud'u çağırarak şöyle der:

16 Mart 2016 Çarşamba

Gyges'in Sihirli Yüzüğü

Platon

16. yüzyıla ait bu tabloda Gyges'in sihirli yüzüğü bulması betimlenmiştir.
https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/8/8a/Der_Ring_des_Gyges_%28Ferrara_16_Jh%29.jpg
Adil olan ile olmayana tanıdığımız serbestçe davranma imkânı, efsanede olduğu gibi, insanların Lidyalı Gyges’in atasının sahip olduğu güce sahip olmaları halinde gayet güzel ortaya çıkar.

Anlatılageldiğine göre, bu adam, Lidya kralının hizmetindeki bir çobanmış. Bir gün sürüsünü otlattığı yerde bir fırtına çıkmış, bir deprem olmuş ve bulunduğu yerin hemen yakınlarında bir yerde bir yarık açılmış. Bu manzara karşısında afallayıp kalan çoban, bu yarığın içine girmiş ve bu hikâyede karşılaştığı diğer birçok efsanevi olaydan başka, bir de üzerinde küçük kapılar olan, tunçtan bir atla karşılaşmış orada. Kapılardan birini açınca içeride, normal bir insanın sahip olabileceğinden çok daha büyük bir bedene sahip bir cesetle karşılaşmış.

13 Aralık 2015 Pazar

Kantemir Tarihinde II.Mehmet'in Hükümdarlığı


 Dimitri Kantemir

[Aşağıdaki metin Dimitri Kantemir’in “Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş ve çöküş tarihi” kitabından alınmıştır. Dimitri Kantemir, Boğdan Prensi ve voyvodası olduğu gibi döneminin Osmanlı tarihçisi, bilgini ve klasik Türk müziği  teorisyeni ve müzikçisidir.  Uzun yıllar Osmanlı sarayında yaşamış olan (18. yüzyıl, ölümü 1723)  Kantemir, yukarıdaki metni kendi zamanının kaynaklarından ve söylencelerinden yararlanarak yazmıştır. Eski dönem Osmanlı tarihçilik örneklerindendir.]


II. MEHMED'İN KARAMANOĞLU İLE BARIŞ YAPMASI:
Osmanlı devletinin tahtını işgal eden padişahların  en şanslı ve dünyanın en bahtiyarı diyebileceğimiz Fatih Sultan Mehmed' e gelmiş bulunuyoruz. Kendisinden önceki padişahların birçoğunun istekli bulunduğu, fakat çok az kimsenin giriştiği şeyleri bu gerçekleştirir:
Yani Bizans'ı ele geçirir. Doğa ve stratejik bakımından takviye edilmiş bulunmasına ve iki limana sahip olmasına ve düşmana bakarak daha büyük bir ordu tarafından savunulmasına karşın Bizans kenti, Mehmed tarafından ele geçirilir ve Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olur. Bizans kentinin fethedilmesiyle de Doğu İmparatorluğu yıkılmış olur. Bununla beraber tarihimizin seyrine devam edelim:
Sultan Murad'ın ölümünden sonra 21 yaşındaki II. Mehmed, 10 Muharrem H. 855 - M. 1451 tarihinde ikinci kez  tahta geçer. Aynı yılın ilkbaharında kargaşalık çıkartmak ve komşu ülkelere baskın yapmak için uygun fırsatlar kollayan Karamanoğlu'na karşı harekete geçer. Karşı koyabilecek kadar kuvvetli bulunmayan Karamanoğlu, sultanın geldiğini haber alır almaz alışılmış hileye başvurur, yani Mehmed'in koştuğu koşullar altında barış önerisinde bulunur. Sultan Mehmed bunun ne kadar hain ruhlu olduğunu bildiği halde, önemsiz bir düşman yüzünden daha mühim girişimlerini geri bırakmamak için, duygularına hakim olur ve Karaman'ın barış önerisini kabul eder.

İSTANBUL'UN KUŞATILMASI:
Ertesi yıl Mehmed, büyük hazırlıklara girişir; yani büyük toplar döktürür ve bütün eyaletlerden toplanan büyük bir orduyla İstanbul'u kuşatmak üzere harekete geçer. Fakat kendisini tehdit eden bu büyük tehlikeden korkuya düşen Bizans İmparatoru, Sultan Mehmed'e elçiler gönderir ve kendisinin istediği koşullar altında barış isteminde bulunur. Sultan, Bizans elçilerine hitap ederek: "İmparatorunuzun talihine acıyorum ve karşımda küçüldüğünü gördüğüm zaman barış istemini geri çevirmeye vicdanım elvermiyor. Fakat bu kadar harcama yaparak aşağı yukarı bütün Anadolu'yu silah altına almama karşılık Osmanlı İmparatorluğu hesabına en ufak bir çıkar bile sağlamadım diye ulusumun beni suçlamaması için, imparatorunuzdan, Boğaz'ın  Avrupa yakasında bir öküz postundan daha büyük olmayan bir toprak parçasını sürekli olarak bana terk etmesini talep ediyorum. Ancak bu koşullar altında kuşatmayı kaldıracağım ve kuvvetlerimi çekeceğim" der. Bizanslılar bu koşullan seve seve kabul ederler ve bu kadar büyük bir tehlikeden bu kadar ucuz kurtulmuş olmalarını büyük bir kazanç sayarlar. Bu şartları her iki taraf da onayladıktan sonra II. Mehmed, ordusunu Edirne'ye gönderir.

SULTAN MEHMED'İN KARADENİZ'İ BİR KALEYLE KAPATMASI:
Kuşatmayı kaldırdıktan sonra Sultan Mehmed, Bizans elçilerine Boğaz kıyısında kayalık bir yer gösterir ve bunun kullanma hakkının kendisine verilmesini ister. Bunlar razı olurlar ve bunun üzerine Mehmed, öküz postunun mümkün olduğu kadar ince bir şerit halinde kesilmesini emreder. Sonunda bu şeritlerle beş yüz adım uzunluğunda bir arazi parçasının sınırını çizer. Bizanslılar buna itiraz edemezler. Ve böylece Sultan bu arazi parçasına sahip çıkmış olur. Ve kırk gün içinde buraya kalın surlu bir hisar yaptırır ve bunu, her biri Mehmed'in isminin harflerini temsil eden 5 topla takviye eder. Hemen bunun arkasından da eskisinin tam karşısına düşen Boğaz'ın Anadolu yakasında bir hisar daha yaptırır.  Sultan Mehmed bu hisarların her ikisini de ağır toplar ve daha başka araç ve gereçlerle donatır ve ayrıca kuvvetli birer garnizon yerleştirir. Ve kumandanlarına Karadeniz'den İstanbul'a erzak taşıyan gemilerin geçmesine engel olmalarını buyurur. Bütün bunları yoluna koyduktan sonra Mehmed, barış perdesi altında Edirne'ye döner ve varışının üçüncü gününde, bugün bile, Cihannuma  adını taşıyan görkemli bir sarayın temelini atar.


SULTAN MEHMED'İN İSTANBUL'U İKİNCİ DEFA KUŞATMASI:
Sultan Mehmed saltanatının üçüncü senesi, yani H. 857 - M. 1453 tarihinde, saklamakta bulunduğu amacını sonunda açığa vurur. Ve elinden geldiği kadar büyük bir ordu toplayarak Edirne 'den İstanbul'a hareket eder ve bu kenti her yandan kuşatır. O zamana kadar hiç bilinmeyen, fakat bu kuşatmada kullanılan araç ve gereçlerden başka, özellikle takdir edilmeye değer ki, o da, bu kentin düşmesine sebep olan  bazı gemilerin kuzeydeki tepe ve ovaların üzerinden taşınan araçlardır. Eğer deniz kuvvetleri, Fener  kapısından girerek şehrin büyük bir kısmını ele geçirmeseydi ve böylece geri kalan bölümünü Sultan Mehmed'e boyun eğmeye zorlamasaydı, hiç kuşkusuz, Edirnekapı  ve Eğrikapı'ya karşı dehşetli saldırılarda bulunmasına karşın, ümitsizlik ve çaresizlik karşısında birer kahraman kesilen Bizanslılara karşı hiçbir şey yapamayan kara ordusunun büyük eylemleri boşuna yapılmış olurdu. İstanbul kenti, kuşatmanın ancak elli birinci günü teslim olur. Bununla beraber şehrin daha erken alınamamasının sebepleri, ya ihmaldir veya Hıristiyanlar tarafından elde edildiği söylenen vezirdir. Bu önemli sorunun özelliğini, Türk vekayinamelerine göre daha ayrıntılı bir biçimde anlatmak isterim.

İSTANBUL'UN DENIZ TARAFINDAN SALDIRILARAK ALINMASI:
Elli günden beri süregelen kuşatmanın gerektirdiği sürekli sıkıntı ve uyanıklıktan dolayı kuvvetsiz düşen Hıristiyanlar, her yandan gedik açılan şehir surlarını artık savunamıyorlardı. Zira bataryaları bozulmuş ve yiğit olmalarına karşın kenti savunacak çok askerleri kalmamıştı. Bu durum karşısında, özellikle dışarıdan hiçbir yardım ümidi kalmayınca ve üstelik karadan ve denizden sıkı bir abluka altında tutulduğundan ciddi görüşmelerden sonra kendi güvenceleri bakımından kenti teslim etmeyi uygun bulurlar. Zira kendi taraflarına çektiklerini sandıklan Osmanlı vezirinin kendilerine çok büyük hizmette bulunacağını ümit etmişlerdi. Bundan dolayı bizzat imparator da bu kararı uygun bulur ve koşullarını öğrenmek için Sultan Mehmed' e elçilerini gönderir. Bunlar da barış nişanesi olarak beyaz bayraklarla gelirler. Sultan elçileri büyük bir saygıyla kabul eder ve şehir ahalisinin yaşam ve mallarına dokunulmayacağına ve nereye isterlerse oraya gitmekte özgür olduklarına dair güvence verir. Bizans elçileri de bu koşullar altında kenti teslim etmeye razı olurlar ve üstlendikleri görevin sonucunu efendilerine bildirmek üzere geri dönerler. Fakat henüz şehir surlarına varmamışlardı ki, Sultan Mehmed, kendilerine bazı şeyleri bildirmek üzere, geri çağırılmalarını emreder. Sultanın adamları, epey uzaklaşmış bulunan elçilere yetişebilmek için son süratle koşarlar, fakat Türk habercilerinin bu hali, sur muhafızlarının zihninde, Türklerin hileyle, yani Bizans elçileriyle birlikte kente girmek istiyor kanısını uyandırır ve habercilerin üzerine ateş açarlar. Hiç beklenmedik biçimde arkadaşlarının yaralandığını gören Türkler, hemen çekilme işaretini verirler ve olup bitenleri sultana bildirirler.Sultan Mehmed de, Bizanslıların yapılan anlaşmadan pişman olduklarını ve bu yüzden habercilerini alçakça yaraladıklarını sanır. Bu olaya çok kızan Mehmed, ordusunun hazırlanmasını ve bu ikiyüzlü düşmanın kökünü kurutmalarını buyurur. Öte yandan Türk ordusunun, kurnazlıkla şehri ele geçirmeye giriştiğini ve artık surlara yaklaştığını muhafızlar tarafından haber alan Bizans imparatoru da, askerlerine silaha sarılmalarını ve bu vahim durum karşısında ellerinden geleni yapmaya çaba harcamalarını emreder. Bu kaçınılmaz tehlike karşısında Bizanslılar cesarete gelirler ve ümitsizlik ve çaresizlikten başka bir şeyin kalmadığını görerek, şehri sonuna kadar savunmaya karar verirler. Bir taraf, özgürlük ve ölüm-dirim için, öbür taraf ise zafer ve egemenlik için savaşıyordu. Bundan dolayı savaş çok şiddetli ve kanlı oluyordu. Bizanslılar karada yiğitçe dövüşürlerken, kenti deniz tarafından savunanlar ise düşmanın ateşi karşısında surlardan püskürtülüyor ve bu suretle Türklerin şehre girmelerine olanak veriyorlardı.

BİZANS İMPARATORUNUN ÖLDÜRÜLMESİ
Bu saldırılar sırasında hem kumandan, hem asker olarak her yerde büyük kahramanlık örnekleri verdikten ve en tehlikeli anlarda adamlarını cesarete getirdikten sonra Bizans imparatoru maktül  düşer. İmparatorun ölmesiyle birlikte Bizans İmparatorluğu'nun şan ve şerefi de yok olup gider. İmparatorun cesedi, bir sancaktarın cesedi üzerinde başsız olarak bulunur. Bundan dolayı bu yere, bugüne kadar Sancaktar Yokuşu denmiştir.

İSTANBUL'UN GERİ KALAN KISMININ DA TESLİM OLMASI:
Bizans'ı karadan savunan ve Türk saldırılarını hala kahramanca püskürtenler, deniz tarafında olup bitenler hakkında haber aldıkları zaman, son çareyi evvelce koşulan şartlar altında şehri teslim etmekte bulurlar. Bu amaçla kentin surlarına barış işaretini dikerler ve buradan seslerinin çıktığı kadar bağırarak: "Hiç sebep yok iken ve tarafımızdan en ufak bir kusur işlenmeden sözünüzü yerine getirmemekle Allah'tan korkmuyor musunuz? Kentin teslimi konusundaki anlaşma yapılmıştır ve her iki tarafın hükümdarları da koşulların yerine getirilmesi için emir vermiştir. Şu halde savaşa son veriniz ve gelecekte bağımlı olmaya söz verenler üzerine artık saldırmayınız" diye haykırırlar. Sultan Mehmed bunları işitince ve belki deniz tarafında olup bitenlerden habersiz olarak, savaşın durdurulmasını emreder ve evvelce yapılan barış koşullarının uygulanacağına dair söz verir. Bu suretle şehrin öteki bölümü de teslim olmuş olur.

SULTAN MEHMED'İN TESLİM KOŞULLARINI İLAN ETMESİ:
Ertesi gün Sultan Mehmed, Topkapı denilen kapıdan şehre  girer ve hayatlarından ve inançlarından endişelenen Rumlara aşağıdaki emri verir: "Aktettiğimiz anlaşmaya göre, hiçbir kilise ve manastıra dokunulmayacağına ve dininize zarar gelmeyeceğine dair söz veriyorum. Ancak kentin bir kesimini silah kuvvetiyle, öbür kesimini ise teslim suretiyle almış olduğumdan, bundan böyle haklı olarak kentin zapt ettiğim kesimindeki dinsel evlerin ve kiliselerin camiye çevrilmelerini, öteki kesimindekilerin de Hıristiyanların emrinde kalmalarını emrediyorum". Bu suretle Aksaray ile Ayasofya arasında bulunan bütün kiliseler cami haline getirilir. Sulu Manastırla  Edirnekapı arasında kalan bütün mabetler ise Hıristiyanlara kalır.

SULTAN MEHMED'İN AYASOFYA'YA GİRMESİ:
Bundan sonra Sultan Mehmed, kara ve deniz birliklerini Aksaray meydanında toplatır ve zafer alayı ile Ayasofya 'ya gider. Burada ezan- ı Muhammedi'nin okunmasını ve namaz kılınmasını emreder. Namazdan sonra imparatorluk sarayına gider ve burada merdivende duraklayarak, çok düşünmeden Farsça bir dize söylediği rivayet edilir.  İstanbul'un fethi olayı, (22) H. 857 senesinin 20 cemaziyel-evvelinde meydana gelmiş olur.

EYÜP ENSARİ'NİN MEZARININ MEYDANA ÇIKARILMASI:
İstanbul 'un asayişi ve düzeni sağlandıktan sonra fetih olayının üçüncü günü Fatih Sultan Mehmed’e, Ebu Eyüb  Ensari  adında bir Müslüman kumandanının bundan çok zaman önce kendisinin Konstantiniye şehri dibinde şehitlik mertebesine erişeceğini, fakat kenti fethedecek olan bir Müslüman hükümdarının Tanrısal bir kudret sayesinde mezarını keşfedeceğine dair kahinlikte bulunduğu söylenir. Bunu, yerine getirmek için çok heves eden Fatih, İslam dininin ilahi kökeni hakkında bu kadar büyük bir işaretin kaybolmaması için, söylendiğine göre, sonsuz bir çabayla her yerde kendisine eşlik eden şeyh Akşemseddin'den, Eyüp El Ensari'nin  kabrini göstermesi için, Allah'a dua etmesini söyler. Ve bu yer, gerçekten şeyhin düşünde görünür. Bunun üzerine kumandanın adına bakarak, bugün bile, Eyüp denilen semtte sultanı görür ve belirli bir yerde toprağı kazdırır. Ve burada "Hassa kabri sahibi Resulallah, Ebu Eyübi Valddin gidülEnsari" yazıtını taşıyan büyük bir taş bulunur. Bu yazıtın anlamı şudur: "Bu, Allah' ın sebatkar kulu, müşaviri ve havarisi olan Eyyüb"ün mezarıdır. Sultan Mehmed, bunun meydana çıkarılmasından ötürü, Allah'a şükran olarak, mezarın üzerine bir türbe,  bir cami ve bir medresenin yaptırılmasını buyurur.

ayrıca hayatı ve tartışmalar için bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Dimitri_Kantemiro%C4%9Flu



Altay Türklerinde Yaratılış Öyküsü


Behçet Necatigil 

Daha yer ve gök yaratılmadan önce her şeyden sudan ibaretti. Ne toprak, ne güneş, ne gök, ne de ay vardı. 

Bütün tanrıların en büyüğü, her varlığın başlangıcı ve insanoğlu’nun atası “Kara Han” önce kendisine benzer bir varlık yarattı ve ismine “Kişi” dedi. 

Kara Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi su üzerinde uçuyordu. Fakat Kişi bu mutlu ve dingin hayattan memnun değildi. O Kara Han’dan daha yükseğe uçmak istiyordu. Bu küstahlığı yüzünden uçabilme yeteneğini kaybetti ve derin sonsuz sulara yuvarlandı. Boğulmak üzereydi ki Kara Han'dan yardım istedi, Kara Han denizden bir yıldız yükseltti, Kişi onun üstüne oturarak boğulmaktan kurtuldu. 

Arkadaşını yitirip yalnız kalan Kara Han dünyayı yaratmayı düşündü.  Kişi’den suya dalıp toprak çıkarmasını istedi. Kişi çıkarttığı toprağın bir kısmını Kara Han’a verdi diğer kısmını da kendine gizli bir dünya yapmak için sakladı. Kara  Han, toprakları  suların üzerine serpti. Kişi, geri kalan toprağı ağzında saklamıştı. Fakat öyle bir an geldi ki ağzındaki topraklar şişti,  boğulacak gibi oldu,  Kara Han ona tükürmesini emretti böylece gizlediği  topraklar Kişi’nin ağzından fırlayarak etrafa saçıldı.  Kara Han’ın  yarattığı arazi  dümdüzdü, ama Kişi’den fırlayan topraklar  bu dümdüz araziye yapıştı kaldı, bataklıklı tepeleri oluşturdu. Bunun üzerine çok hiddetlenen Kara Han, kişiye “Erlik” adını verdi ve onu ışık dairesinden kovdu.  

Kara Han bundan sonra yeryüzünde başka adamlar yarattı. Dokuz dallı bir ağaç büyüttü yeryüzünde ve herbir dalın altında  bir adam yarattı. İşte bu dokuz adam, yeryüzündaki dokuz insan soyunun atalarıdır.

Erlik, dünyanın yeni yaratıklarının çok güzel ve iyi olduklarını görünce  Kara Han’dan  onları  kendisine vermesini istedi. Kara Han razı olmadı, ama Erlik insanları fenalığa sevk ederek kendisine çekmeyi çok iyi  biliyordu.

Kara Han, İnsanlar Erlik’e kandığı için kızmıştı, insanları terk ederek göğü yarattı,  göğün en yüksek katına ailesiyle birlikte yerleşti. Erlik, göğü çok beğendi, kendisi de bir gök yaratmak için Kara Han’dan izin aldı, yarattığı göğe kötü ruhları yerleştirdi. Fakat bu kötü ruhlar,  Kara Han’ın yarattığı insanlardan daha iyi yaşıyorlardı. Bu duruma canı sıkılan Kara Han, Erlik ile savaşması için Mandişire’yi gönderdi. Erlik’in göğü paramparça oldu ve toprağa düştü,  işte  o zaman  toprak yarıldı, derin yarıklar, büyük dağlar, vadiler, boğazlar meydana geldi. Kara Han, Erlik’i  yerin en derin bir katına sürdü. Orada ne güneş, ne ay, ne de yıldız ışığı vardı. Kara Han, ona dünyanın sonuna kadar orada oturmasını emretti.

100 soruda Mitologya, s: 10-11


10 Aralık 2015 Perşembe

Yunan Mitolojisi ve FRP




Kayra Keri Küpçü

www.cizgileringucuadina.com

“ ... Zeus ilk gençlik çağına gelince babası Kronos’ u tahtından indirdi ve onun yerini aldı. Fakat iş bununla bitmedi. Yerin altında zincire vurulmuş olan mağrur devler yeni Tanrıyı istemediler. Sinirlendiler ve homurdanmaya başladılar. Devler homurdanıp kapatılmış oldukları mağaraları zorladıkça yer kabuğu sarsılıyor, dağlar devriliyor, korkunç depremler oluyordu. Zeus bu depremlere sebep olan devleri serbest bırakmak istedi ve yerkabuğunu kaldırarak Titan adı taşıyan ve dünyayı rahatsız eden bu korkunç devleri salıverdi. Fakat yer altından çıkar çıkmaz nankör Titanlar Zeus’ la savaşa girdiler. Olympos’ a ulaşıp Ulu Tanrıyı devirmek için önlerine çıkan dağları birbiri üstüne yığdılar, kocaman kayaları Zeus’ a fırlattılar. Bunlardan bazıları denize düştü, adalar meydana geldi, bazıları karalara isabet etti, tepeler oluştu. Zeus bunca olaya göz yumamazdı ve yeraltına inerek oraya hapsedilmiş olan Cyclops’ ları (Tek gözlü devler) kurtardı.

Cyclops’ lar güçlü, vahşi, dövüşmekten hoşlanan ve alınlarının ortasında tek bir göz olan devlerdi. Ulu Tanrı Zeus’ un fırlattığı yıldırımlar, iri yapılı Cyclopsların örsleri üzerine indirdikleri çekiçlerden meydana gelirdi. Orada Zeus yıldırımlar ve şimşekler hazırlayan Cyclopsları gözetlemek ve kaçırmamak için ellişer başları ve yüzer kolları bulunan ifritler de vardı.  Zeus: “ Dünyayı rahatsız eden fenalıklardan kurtarmak için sizin kuvvetli kollarınıza ihtiyacım var, sizi buradan çıkaracağım. Beni takip ediniz. “ dedi. İfrit ve Cyclopslar hep bir ağızdan bağırdılar:“ Buyruklarınızı yerine getirmeye hazırız. “

                Yer altından gün ışığına çıkan İfritler ve Cyclopslar asi Titanların karşısına dikildiler. Cyclopslar ateş saçan oklarını hazırlarken, ifritler taşlarla silahlanmışlardı. Kavga başladı. Kavganın korkunç gürültüsünden dağlar, taşlar inledi, denizler ürperdi, Olympos’ un en yüksek tepesinden Cehennemlere kadar her yer sarsıldı. Yıldızlar bile bu yaygaradan rahatsız oldular. İki tarafta birbirlerinin üzerine binlerce ok ve kaya fırlatıyordu. Henüz kimin kazanacağı belli olmadığı zamanda kudretli Zeus bir savaş arabası üzerinde gökyüzünde göründü. Elinde zafer yıldırımı vardı. Bütün kuvvetiyle Titanların üzerine yüklendi. Korkunç yıldırımları fırlattığı zaman dağlar yarıldı, fırtınalar koptu, ormanlar tutuştu, denizler taştı, rüzgarlar kalın bir duman tabakasını önlerine katarak Titanları bulundukları yerlere sürdüler. Duman Titanları boğdu ve onların kudretlerini felce uğrattı.

                Bu durumdan faydalanan ifritler aynı zamanda üç yüz kayayı Titanların üzerine attılar ve düşmanlarını kayaların altında ezdiler. Sonra Zeus onları yeraltına yuvarladı. İşte o zamandan beridir yerler ve gökler yalnız bir Ulu Tanrı tanırlar ve yalnız O’ nun buyruklarına boyun eğerler. O artık hiçbir kuvvetin sarsamayacağı, hiçbir düşmanın dokunamayacağı bir kudret olur... “

               Peki Fantezi Edebiyatının temelini oluşturan ve FRP oyunlarının da kaynağı olan Mitoloji nedir? Mitoloji bir nevi “ efsane bilimidir. “ Yunanca masal, hikaye anlamına gelen Mythos ve söz anlamına gelen Logos kelimelerinden türemiştir. Yani Mitoloji eski çağ Tanrılarının, yarı Tanrılarının, masallarının ve kahramanlarının da içinde bulunduğu büyüleyici dünyanın hikayelerinin destansı bir dil ile anlatılmasıdır.

                Her ulusun, her milletin tarihinde destanları, kahramanlıkları, efsanevi hikayeleri, inanç sistemleri, Tanrıları, dinleri, masalları, söylenceleri vardır. Ama nedense mitoloji denince akla ilk “ Yunan Mitolojisi” gelir. Neden mi? Çünkü Yunan Mitlerinde anlatılan olayların sonuçları günümüzde görülmektedir. Ayrıca Yunan Mitolojisi ulusal bir yapıyı değil evrensel bir yapıyı barındırır. Fantezi öykülerinde ve FRP oyunlarında sıkça karşılaştığımız Satyrler, Centaurlar, Minatourlar, Harpyler, Titanlar, Cyclopslar, Nymphler vb. gibi karakterler de ilk olarak Yunan Mitolojisinden ortaya çıkmıştır. Ayrıca fantezi edebiyatındaki Tanrıların da hata yapabilme olasılığı, Tanrı- insan diyalogları, Tanrılarla savaş gibi temalar da ilk olarak mitolojiyle ortaya atılmış oldu. Mitoloji sadece Yunan Mitolojisinden ibaret değildir tabii ki. Ama madem en yaygını bu o zaman bizde ondan bahsederiz.
                Peki Yunan Mitolojisine göre Dünya nasıl oluştu?
                Yunan Mitolojisi’nde “Başlangıçta kaos vardı.“ denir. Bu Kaos nedir pek bilinmez. Belki de bu bilinmezlik ona Kaos ismini vermiştir. Kaos karışık ve hiçbir şekil almamış olan uçsuz bucaksız boşluğu ve karanlığı temsil ediyordu. Kaos’dan her şeyin dayanağı olan Gaia (Yer) çıktı. Sonra sevginin temeli, her şeyi birbirine çeken, birleştiren ve çoğalma sembolü olan Eros (Aşk) doğdu. Kaos’dan Erebos (Karanlık) doğdu. Onlar da birleşerek yerin üst tabakasının ışığı olan Aither (Hava) ve yeryüzünün ışığı olan Hemera’ yı (Gündüz) doğurdular. Işık meydana geldikten sonra yaratılış sürekli devam etti.

                Kaos bunları doğururken Gaia’da “Ölmezlerin Yeri” olan ve yıldızlarla bezeli bulunan göğü Uranus’ u doğurdu. Gaia, göğe tamamiyle kendini kaplasın ve içine alsın diye kendi büyüklüğünü verdi. Ondan sonra Gaia yüksek dağları, ahenkli dalgaları bulunan Pontos’ u (Deniz) meydana getirdi. Gaia ve Uranus’un kucaklaşmasıyla ilk varlıklar oluşmaya başladılar. Gaia, Uranus’ un kolları arasında mutlulukla kıpırdandığında, narin, yeşil, yumuşak tepeler oluştu, ve Gaia bu tepelerden Titanları doğurdu. Titanlardan sonra, Gaia yüz kollu, dev canavarlar doğurdu. Babaları Uranus onlardan görür görmez nefret etti, iğrendi, onları yuttu ve toprağın içine geri itti. Gaia acıyla kıvranıyordu, bu kıvranmalardan yeryüzündeki büyük taşlık dağlar oluştu. Ancak Uranus Gaia’ ya eziyet etmekten vazgeçmiyordu.

                Gaia acı içindeki çocukları Titan’lara seslendi. Babaları Uranus’ a karşı kendisiyle birlik olmalarını istedi. Ancak Titan’ lar Uranus’ tan o kadar korkuyolardı ki yardım çağrısına karşılık vermediler. Ama cesur biri vardı ki annesine yardım edip babasını saf dışı bıraktıklarında evrenin idaresinin kendisine geçeceğini sezinleyen  Kronos. Bunun üzerine Gaia, Kronos’ un pençeye benzeyen güçlü elleri için demiri yarattı. Yerden biten bu demiri çakıl taşıyla biledi, bir orak haline getirdi ve Kronos’ a verdi. “Bununla babanı hadım edeceksin!” dedi. Kronos orağı aldı, ve gece olduğunda uykuya çekilen babasının üzerine atıldı ve onu hadım etti. Böylece gökyüzü sonsuza dek yeryüzünden ayrılmış oldu, artık dünyaya hükmedecek hükümdarların, toprağa ayak basmaları gerekecekti, gökyüzünden yeryüzüne hükmetmek olanaksızlaşmıştı.

                Babasının erkeklik organını kesen Kronos, ardına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kesilmiş erkeklik organından toprağa damlayan kanlardan yeni varlıklar doğdu. Erkeklik organı kesilmiş olan Uranus, korkunç bir acı duymuştu, duyduğu ilk acıydı bu, korkunç bir çığlık attı. Uranus’ un intikam arzusuyla dolu bu çığlığından ve havada uçmakta olan kesik organdan damlayan ilk kan damlalarından İntikam Tanrıçaları Erinysler doğdu...

                Ardından erkeklik organından damlayan ikinci kanla birlikte Gigantlar oluştu. Gigantların dış görünüşleri pek garipti. İnsanlara benzer bir yapıları vardı ancak vücutlarının alt kısmında yılan biçimli bir kuyruk bulunuyordu. İki ayakları üzerinde duruyorlar ancak sürüngen özellikleri de gösteriyorlardı.

                Organ uçtu, uçtu, sonunda suya düştü... Üzerinde bulunan spermler tuzlu deniz suyu ile birleşti ve bir köpük oluşturdu. Bu köpük Kıbrıs kıyılarında karaya vurdu ve içinden güzeller güzelli Aşk Tanrıçası Aphrodite çıktı. Aphrodite göğün kızıdır ve ilk Tanrıçalardan biridir.

                Uranus hadım edilip cinsel organından dünyaya Erinysler, Gigantlar ve Aphrodite geldikten sonra Kronos Baş Tanrı olmuş ve tahta geçmiştir.
                Ancak Kronos’ un, babasından daha da zalim bir Tanrı olacağını kimse bilemezdi.  Yüz kollu dev kardeşlerini kurtaracağı yerde, ona umut bağlamış olan zavallıcıkları daha da derinlere, Tartaros’a itti. Tartaros, Yeraltı Dünyası’nın en derin, en korkunç, en karanlık yeridir ve Homeros tarafından “ Tartaros’ un yeraltı dünyasına olan uzaklığı, dünyanın gökyüzüne uzaklığı kadardır. “ diye tanımlanır. Oraya düşmek, bir varlığın başına gelebilecek en kötü şeydir.

                Kronos, kendisine ayak bağı olacaklarını düşündüğü kardeşlerini Tartaros’a hapsettikten sonra keyfine baktı ve kardeşi Rhea’yı kendisine eş olarak aldı. Fakat hayal kırıklığına uğramış olan Gaia, Kronos’ un ihanetine bir kehanetle yanıt verdi ve Kronos’ un keyfini kaçırdı... “ Babana yaptıklarının aynısını günün birinde çocuklarından biri de sana yapacak. “
                Rhea, Kronos’ a bir sürü çocuk doğurdu. Böylece eski Yunan Tanrıçaları ve Tanrıları birer birer ortaya çıktılar.

                Kronos, annesinin kehanetinden korkuyor, Rhea doğurdukça çocukları yutuyordu. Rhea bu durumdan elbette hoşnut değildi ancak, günün birinde doğacak çocuğunu sever de kıyamaz yutamaz umuduyla doğurmaya devam ediyordu. Ancak Kronos akıllanacağa benzemiyordu. Oysa Rhea’nın sabrı tükenmişti, yine hamileydi ve bu sefer doğacak çocuğunu Kronos’un midesine göndermeye hiç niyeti yoktu!
                Annesi Gaia’dan akıl aldı, ve onun öğüdüne uyarak çocuğunu dağlık bir yere gidip doğurdu ve oğlunu keçi sütü ile besledi. Sonra da onu Doğa Perileri olan Kuret lere emanet etti. Kuretler eğer Kronos oralara yaklaşacak olursa korkunç sesler çıkarıp bebeğin sesini duymamasını sağlayacaklarına söz verdiler.
                Sonra Rhea yerden bir kaya aldı ve bunu battaniyelere sarıp sarmalayıp doğurduğu yavrusu diye
Kronos’a verdi. Kronos’un öylesine gözü dönmüştü ki kayayı battaniyelerle birlikte yuttu ve Rhea’nın sonraki doğumuna kadar rahatladı. Fakat Rhea yeniden doğurmadı.
                Aradan yıllar geçti ve Zeus genç, güçlü ve kuvvetli bir Tanrı oldu. Günün birinde Metis’e, Akıllı ve Bilge Peri’ ye rastladı. Zeus hemen ona aşık oldu. Metis’e hayatını anlattı. Babasının çılgınlıklarından, yeraltına hapsedilmiş kardeşlerinden bahsetti. Metis öğrendikleri karşısında kayıtsız kalamadı ve Zeus’ a yardım etmeye karar verdi. Hemen büyülü bir iksir hazırladı ve babasına içirmesini tembihleyerek bunu Zeus’a verdi. Zeus kendisini babasının sarayına kabul ettirdi ve bu iksiri babasının şarabına koydu. İksir hemen etkisini gösterdi ve Kronos yuttuğu çocukları bir bir kustu. Çocukları, Kronos’un midesinden çıktıktan sonra babalarının karşısına dikildiler: İlerde Olympos’ ta bir nevi ev kadını olan Ocak ve Ev Düzeni Tanrıçası Hestia, kolunda bir demet başak ile tasvir edilen Bereket Tanrıçası Demeter, evliliğin koruyucusu Hera, sonradan Yeraltı Dünyası’nın Tanrısı olan Hades ve sonradan Denizler Tanrısı olan Poseidon...
                Hepsi de Zeus’ un önderliğinde babalarına karşı birleştiler ve şiddetli bir savaş başladı. Zeus, Tartaros’ tan yüz kolluları çıkardı. Onlar da kendilerini esaretten kurtaran Zeus’a minnettarlıklarını bildirmek için onun yanında savaştılar. Hatta Zeus’a şimşekli silahlar armağan ettiler. Böylece savaş Zeus ve kardeşlerinin üstünlüğü ile sona erdi.     
Kronos alt edilince, Zeus önderliğinde yepyeni bir düzen kuruldu. Zeus, kendisini “ Gökyüzünün ve Yeryüzü’ nün Tanrısı”, Poseidon’ u “ Denizler ve Irmakların Tanrısı”, Hades’ i “ Yeraltı Dünyası’nın Tanrısı” ilan edip, zirvesi devamlı bulutlarla kaplı olan Olympos Dağı’ na yerleşti.
Ayrıca; Zeus kendisine karşı gelen Titanları Tartaros’a kapatarak cezalandırdı. Ancak birer Titan oldukları halde kendisine başkaldırmayan Prometheus ve Epimetheus kardeşleri “ İnsanın Yaratılışı”nda görevlendirdi. Savaşta diğer Titanların başında bulunan Atlas ise en büyük cezayı, yerküreyi omuzlarında taşıma cezasını aldı...

                Dünya yaratıldıktan sonra geriye tek bir eksik kaldı. O da insandı. Ya insan nasıl yaratıldı?

                Titan İapetos’ un dört oğlu olmuştu. Bunlardan Menoitios ve Atlas; Zeus’ e başkaldıran Titanlarla beraber olduklarından cezalandırılmışlardı. Menoitios hainliğinden ve ölçüsüz cüretinden dolayı Erebes’ e daldırılmıştı. Atlas ise dünyanın öbür ucunda ve Hesperideslerin önünde omuzlarına gök kubbesini yüklenerek ayakta beklemek cezasına çarptırılmıştı. Diğer iki kardeş Prometheus ve Epimetheus’ un kaderleri daha farklı oldu. Her ikisi de insanın yaratılışında önemli rol oynadılar.

                Olympos Tanrılarının kudretine ve kuvvetine karşılık Prometheus’ ta kurnazlık ve zeka vardı. Titanların meşhur isyanları sırasında tarafsız davranan bir Titan olduğu halde baş Tanrı kendisine başkaldırmadığı, tersine saygı gösterdiği için Prometheus’u  Olympos’a ölmezler arasına kabul etmişti. Fakat kendi ırkını mahveden Zeus’a karşı içinde büyük bir kin ve öfke olan Prometheus, Tanrılarını inkar edecek, onları hiçe sayacak ve işleyecekleri kötülüklerle en vahşi hayvanlara bile taş çıkartacak, dünyanın başına bela olacak bir mahluğu, insanı yaratarak intikam almaya karar verdi. Prometheus ilk insanı çamuru göz yaşlarıyla karıştırarak yarattı. O sırada oradan geçmekte olan Athena  Prometheus’un eserine hayran kaldı ve çamura hayat üfledi. Buna aslanın gücünü, tavusun kibrini, tilkinin kurnazlığını tavşan’ın ürkekliğini kattı.
Voltaire de Felsefe Sözlüğü’ nün insan bahsinde şöyle bir mit ten bahsediyor: “ İnsan yaratıldıktan sonra yaşayacağı zamanın, yani ömrün tespiti meselesi kaldı. Zeus, insanın normal olarak 25 sene yaşamasını kâfi görüyordu. İnsan sızlandı. 25 senede ne yapabilecekti? Aşağı yukarı bunun yarısı uyku ile geçecekti. Çocukluk dönemini de çıkarınca geriye bir şey kalmayacaktı. Zeus: “ Ne yapayım; en son yaratıldığın için güçlü olmak, hızlı uçmak, çok uzaklardan görmek, iyi koku almak vasıfları gibi uzun ömür de diğer canlılara dağıtıldı.” dedi. İnsan ağlayarak yalvarmasına devam etti. O sırada onun yanında şu altı hayvan bulunuyordu. “ Tırtıl, Kelebek, Tavus, Beygir, Tilki, Maymun” Hayatı tatlı bularak çok yaşamak için çırpınan insan,  Zeus a bu hayvanları göstererek “ Bunların ömürlerinden al bana ver, ben üstün bir canlıyım, benim çok yaşamam lazım, onlar yaşamasalar da olur. “ dedi. Baş Tanrı bunun haksız olacağını, Tanrılar için her canlının eşit olduğunu ileri sürerek, insanın, ömrünün belirli zamanlarında o hayvanların hayatını yaşamasını, yani o hayvanlar gibi ömür sürmesini şart koşarak hayatı uzattı. Bu sebeptendir ki, yeni doğan bir insan yavrusu evvelce “ Tırtıl gibi yerde sürünür, emekler, bu bebeklik dönemidir. Sonra Kelebekler gibi neşe ile koşar, oynar, bu çocukluk çağıdır. Zaman geçince özellikle on beşinden sonra gençlik çağı başlar. Bu devrede insan Tavus hayatını yaşar, onun gibi gururlanır. 25- 30 yaşından sonra ev bark sahibi olunca üzüntüler, kederler başlar; o zaman beygir gibi hayatın yükünü çekmek icap eder. İnsan kırkından sonra tecrübe sahibi olur, olgunlaşır, bu devrede Tilki gibi kurnaz olur. Ellisinden, altmışından sonra da insan maymun gibi çirkinleşir. “
İnsan ilk yaratıldığında çıplaktı, kendisini koruyacak hiç bir şeye sahip değildi. Doğduğu günden itibaren acıları, üzüntüleri, ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları başlıyordu. İlk insan çiğ meyvelerle, kanlı etlerle beslenip, elbise yerine bitkilerin yapraklarına sarılıyorlardı. Güneşin faydalarını bilmeden kendilerini karanlık oyuklarda saklıyorlardı. İnsanoğlu yaratıldığında Prometheus kardeşi Epimetheus’a dedi ki, “ Şimdi de sen bu ölümlü canlıların sıfatlarını dağıt. “ Epimetheus başladı onlara iyi kötü özellikler vermeye. En son sıra insana geldi. Fakat Epimetheus elindeki bütün güzel sıfatları dağıtmış, insana verecek bir şeyi kalmamıştı! Prometheus yetişti o anda ve insana iki ayağı üzerinde durma yetisi, ateşi ve bunu kullanacak zekayı vermekte karar kıldı. (Bu arada belirtmek isterim ki Prometheus ileri görüşlü / önceden gören, Epimetheus ise “geri” görüşlü / sonradan gören anlamına gelmektedir.)
İnsanlar gelişmeye başladılar. Zeus karıştı orda hemen işin içine. Dedi ki, “Biz Tanrılara tapınmayı öğrensin insanoğlu. Bana, kurban ettiğiniz her hayvanın bir parçasını vereceksiniz. Hangi parça olduğuna ben karar vereceğim. Haydi kurban edin bana şurada duran koyunu.” diye buyurdu. 

                 Prometheus insanlara yardımcı oldu hemen. Ölümsüz bir Tanrının, insanoğlunun yiyeceğine kendisini ortak koşuyor olmasına öfkelendi ve bir oyun oynadı  Zeus’a. Kurban etinin en güzel parçalarını işkembenin içine doldurdu. En kötü kısımlarla kemiklerin üstünü yağlarla bir güzel örttü. İnsanlar dediler ki , “ Buyur seç bakalım, hangi parçaları sana verelim kurban ettiğimiz hayvanlardan, ulu Zeus? ” Zeus şöyle bir baktı, “O iğrenç işkembeyi ben ne yapayım, şu yağlarla kaplı semiz etleri seçiyorum.” dedi. Ancak bir baktı ki yağların altında kemik dolu. Çok öfkelenen Zeus kendisini aldatmış olan insanlara ve Prometheus’a çok içerledi. Bir Tanrı olarak oyuna getirilmeyi hazmedemiyordu ama, Tanrının kararı kesin olmak zorundaydı; hayır bunu beğenmedim diğerini alacağım diyemezdi.

                Ulu Tanrı oyuna getirilmeyi yediremeyerek insanların elinden ateşi aldı. Fakat Prometheus yine insanların yardımına koştu. İçi baştan başa oyuk fakat yanabilir bir özle kaplı olan Ferule “ Şeytantersi ağacı” denilen ağaçtan bir dal koparıp Lemnos adasına gitti. Hephaistos un (Ateş Tanrısı) alevler fışkıran ocağına yaklaştı ve madenleri eriten kızgın ateşinden bir kıvılcım çaldı. Elindeki sopanın özünün içine sakladı ve onu yeniden insanlara götürdü. O günden itibaren insanlar ateşin yardımıyla daha iyi yaşamaya başladılar. Yiyeceklerini pişiriyorlar, soğuk havada ısınıyorlar, karanlık mağaralarda çıralı odunları yakarak birbirlerinin yüzlerini görüyorlardı. Fakat bir süre sonra nerden geldiklerini ve ne olduklarını unutarak kendilerini Tanrılarla eşit tutmaya başladılar. Zeus onların böyle şımarık davranacaklarını önceden tahmin ettiği için onlara ateşi vermemişti. Kendi haberi olmaksızın insanlara ateşi hediye ettiği ve onları şımarttığı için Prometheus’ a kızarak onu Kafkas dağlarının en yüksek tepesine gönderdi ve ateşin, sanayiinin Tanrısı Hephaistos’tan onu yalçın kayalara çakmasını istedi. İlahi demirci istemeyerek Zeus’un bu emrine boyun eğdi ve Prometheus’ un kollarına ayaklarına kırılmaz zincirler geçirerek onları sıkıca kayalara çaktı. Prometheus’ un cezası bununla da kalmadı. . Her sabah, kocaman bir kartal kanatlarını açarak süzülüyor ve gelip Prometheus’un ciğerlerini yiyordu. Bu vahşi hayvan sivri tırnaklarını Prometheus’ un göğsüne batırıyor ve korkunç gagası ile ciğerini didikliyordu. Akşama kadar yediği ciğer, gece sabaha kadar tekrar bitiyor, çoğalıyor eski haline geliyordu. Bu işkence tam bin sene sürecekti. Fakat otuz sene sonra Zeus  Prometheus’a acıdı ve onu affederek tekrar ölümsüzler arasına Olympos dağına aldı.

                Sonunda Prometheus yeniden özgürlüğüne kavuşmuş. Ama nasıl, işte bu kesin olarak bilinmiyor. Bazı kaynaklara göre, Hercules kurtarmış onu. Bazıları ise, Zeus’un onu affettiğini söyler. Çünkü, Zeus yine gönlünü yeni bir aşka, Su Perisi Thetis’e kaptırdığında, ileri görüşlü Prometheus bunu görüp, “ Thetis’ in doğuracağı çocuk babasından çok daha kuvvetli ve iktidar sahibi olacak, sakın onla beraber olma.” demiş ve Zeus onun zincirlerini çözmüş.
Prometheus insanlar arasındaki yaşamına devam etti fakat yinede Zeus’un ona bir kötülük yapabileceğini de biliyordu. Bu yüzden kardeşi Epimetheus’a: “Sakın Tanrılardan hediye kabul etme.” dedi. Ancak günün birinde Epimetheus Tanrılardan gönderilen bir hediyeyi geri çeviremedi. Bu hediye dünya üzerindeki ilk kadın olan güzeller güzeli Pandora idi.

                Zeus, oldukça başarılı bir usta olan oğlu Hephaistos’tan kadını yaratmasını istedi. Hephaistos babasının isteği üzerine çamuru su ile yoğurdu ve görenleri şaşırtacak güzellikte bir kadın vücudu yarattı. Olympos’ta oturan Tanrıçaların en güzeli olan ve kendi karısı olan Aphrodite’in vücudunu model olarak kullanmıştı. Heykel bitince onun kalbine ruh yerine bir kıvılcım koydu. O zaman heykelin gözleri açıldı. Kolları bacakları kıpırdamaya ve dudakları konuşmaya başladı. Onu süslemek için bütün tanrılar ve tanrıçalar yardım ettiler. Herkes kendisinden ona bir şey armağan etti ve ona Rumca “bütün armağan” anlamına gelen Pandora adını taktılar. Athena ona güzel bir kemer, süslü elbiseler verdi. Letafet perileri Kharites beyaz göğsüne parlak altın gerdanlık taktılar. Aphrodite başına güzellikler saçtı. Güzel saçlı Horalar ilkbahar çiçekleriyle onu süslediler. Hermes, Pandora’ nın kalbine, hıyanet ve aldatıcı sözler yerleştirdi. Zeus da ona esrarlı bir kutu armağan etti ve ona dedi ki; “Sakın verdiğim kutuyu açma, içindeki iyi şeyler uzaklara kaçar ve onların yerine fenalıklar gelir, seni rahatsız ederler. Bu kutuyu iyi sakla bütün insanların saadeti ve felaketi bu kutunun açılıp açılmamasına bağlıdır.“ Böyle dedikten sonra baş Tanrı ilk kadını yeryüzüne indirdi ve Prometheus’ un kardeşi Epimetheus’a gelin olarak gönderdi. Prometheus kardeşine Zeus’tan hiç bir şekilde hediye kabul etmemesini tembih ettiği halde Pandora’ nın güzelliğine hayran kalan Epimetheus öğüdü tutmadı ve onunla evlendi.

               Pandora oldukça meraklı olduğundan dünyaya gelir gelmez kutunun içinde ne olabileceğini düşünmeye başladı ve Zeus’ un uyarısını unutarak kutuyu açtı. Kutunun içindeki hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya gibi insanları rahatsız edecek ve onları felakete sürükleyecek ne kadar kötülük varsa hepsi açılan kutudan kuşlar gibi uçuştular. Pandora hatasını anlayarak biraz sonra kutuyu kapadı ancak kutuya kapatılan kötülüklerin arasında, insanları yaşatacak, teselli edecek “ Umut” ta vardı. Fakat umut dışarı çıkamamış kutuda kalmıştı. . Böylece Zeus ilk kadını beraberinde kötülüklerle dolu bir kutuyla yeryüzüne yollayarak insanlardan intikam almıştı.

               Umut, o anda Prometheus’ un yönetimine girdi. Onu çok iyi korudu Prometheus ve asla gerekenden fazlasını vermedi kimseye; ve kardeşinin hatalarının sonucu, yaratmış olduğu insanoğlunu asırlar boyunca korumak, kollamak zorunda kaldı...


Kayra "Keri" KÜPÇÜ  www.frpnet.net/yazilar/Keri/mitoloji.htm+mitoloji%2Byunan&hl=tr