historiography etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
historiography etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2022 Cuma

İkinci Dünya Savaşı'nın anlatısını Clausewitz'in strateji anlayışıyla mı, yoksa Liddell Hart'ın strateji anlayışıyla mı okumalıyız?

İlkin- Tekeli


Bir okuyucunun, dünyadaki tüm büyük güçlerin ittifaklar kurma yoluyla ikiye ayrıldıkları ve dünya coğrafyasının çok büyük bir kısmını içine alarak yürüttükleri bu savaşın anlatısını okurken ne tür bir değerlendirme çerçevesi kullanacağı önemli olmaktadır. Bu çerçeve, okuma sonrasında ulaşacağımız yargıları büyük ölçüde belirleyecektir.

Böyle bir savaşta en basit değerlendirme çerçevesi, savaşı nihai olarak ki­min kazandığıdır. Tabii ki siyasal açıdan savaşı kimin kazandığı önemlidir.

Ancak savaşın hem kazanan hem de kaybeden tarafa ayrı ayrı maliyetleri­nin ve dünyaya toplam maliyetinin ne olduğu konusunda bir değerlendirme yapmazsak yaptığımız değerlendirme eksik kalır. Bir dünya savaşı sonrasında dünyanın ne kadar büyük kayıp verdiğini söylemenin ve bunu bir insan­lık dramı olarak nitelemenin, insanların ders alması bakımından önemli ol­duğu açıktır. Ama bu değerlendirme, savaşan taraflarını savaş yönetimlerin­deki başarılarını değerlendirmek bakımından yetersiz kalır. Bu savaşta elde edilen sonuç insanlığa daha az maliyetle elde edilebilir miydi sorusundan ka­çınmanın olanağı yoktur. Bu soruya yanıt verebilmek içinse alternatif asker­lik stratejileri üzerinde durmamız gerekecektir.

Bu konuda iki farklı görüşün yarıştığı söylenebilir. Bunlardan birincisi Clausewitz'in savaş stratejisi yaklaşımıdır. Clausewitz'in yaklaşımında düş­manın silahlı kuvvetlerinin yok edilmesi savaşın tek ve açık amacıdır. Bu stratejide her şey sahada fiilen yapılan muharebeye ve kazanılacak zafe­re bağlanmıştır. Bu zaferin bedeli, dökülen kandır. Clausewitz'in yaklaşımı Prusya subayları ve özellikle Moltke tarafından çok katı bir şekilde yorum­lanmış ve daha sonra da Birinci Dünya Savaşı'nı yönlendiren stratejik çerçe­ve haline gelmiştir.

7 Ocak 2022 Cuma

Tarih Yazımının Bazı Sorunları Üstüne Düşünceler[1]

 Mete Tunçay


Mete Tunçay'ı, Marks'tan çeviri yaptığı için tutukluyorlar. Öyle bir dönemdi..
Solcu sayılan herkese 
o zamanlar anarşist deniyordu. Şimdinin teröristi gibi.


Tarihin ayrı ayrı türleri vardır. En basitinden, incelenen dönemin zamanımızdan uzaklığına göre, tarih (yazı)-öncesi tarih, eskiçağ tarihi, Ortaçağ tarihi, Yeniçağ tarihi, Yakın çağ tarihinden söz edilebilir.

Bu dönemlerden herhangi biriyle metotlu olarak uğraşana "tarihçi" denir; ama yaptıkları iş, birbirlerinden hayli farklıdır. Prehistorya[2] çalışan tarihçi (arkeolog), bulabildiği kalıntılardan, o nesneleri yapan ve kullanan insanların yaşamına ilişkin genellemeler kurmak zorundadır. Yakın dönemlere doğru geldikçe, tarihçinin marifeti, tam tersine, belge-tanıklık bolluğu içinde anlamlı-önemli olanları seçmektir. (Elbette, benim bizdeki Sol'un tarihi konusunda yaptığım gibi, yasaklamalar nedeniyle malzemesi zor bulunacak bir alanda çalışmıyorsa!)

Sonra, araştırılan mekânlara göre de, tarih türleri farklılaşır: Türkiye tarihi, Avrupa tarihi, Uzakdoğu tarihi, Güney Amerika tarihi vb. Bunlarla uğraşanların bazı sorunları ortaktır, ama bazıları da kendilerine özgüdür.

Nihayet, tematik tarih türleri vardır: Siyasal olaylar tarihi, toplumsal tarih, kültürel tarih, ekonomi tarihi, felsefe tarihi, siyasal düşünceler tarihi, bilim tarihi ve elbette, tek tek bilimlerin tarihi (tıp tarihi, fizik tarihi, kimya tarihi vb.) Bunların herbirinin sorunsal çerçevesi başka başka olmalıdır.

4 Ağustos 2017 Cuma

Postmodern Anlatılar ve Tarih

Alan Munslov

Tarihe dair (objektif ampirist bir uğraşın kaydı olmaktan çok oluşturulmuş bir anlatı olarak) yapısökümcü görüş, yüzyıl sonu yaygın postmodern entelektüel bağlamın bir sonucudur.{21} Bu bağlam, Fransız kültür eleştirmeni Jean-François Lyotard’ın, 1984 yılında yayımlanan son derece etkili The Postmodern Condition [Post-modern Durum] adlı kitabında tanımladığı, bilimsel bilgiyi edinmekle anlatının işleyişi arasındaki sıkıntılı ilişki üzerine odaklanan bir bağlamdır. Anlatıyı tanımlayan Lyotard, anlatının kültürel formasyon ve aktarımın karakteristik ve özsel özelliği olduğunu ileri sürmüştür.{22} Lyotard anlatının iktidar kullanımıyla ilişkili olduğu konusunda Foucault’yla hemfikirdir. Lyotard’a göre, toplumsal olarak benimsenmiş belli bir dizi kural ve pratiğe göre yapılanan kendini meşrulaştırma türü, konuşmacının ya da yazarın o toplum içindeki otoritesini kurar ve o toplumun öz kimliğinin karşılıklı olarak pekiştirilmesi işlevini görür.{23} Batılı bir kültürel pratik olarak tarih, öz kimliğimizin yitiminin tehdidi altındadır. Bu arada, kendilerince sağduyulu, bilimden esinlenen, nesnel ampirist paradigmalarına ilişkin gerçekçi inançlarına saplanıp kalmış tarihçiler (deliller, toplumsal teorileştirme ya da sadece önyargı gibi teknik sorunların bu bilgiye erişmeyi engellediğini fark etseler bile) doğru tarihsel bilgilerinin izini sürerken “kırılmalar" olarak gördükleri şeye katlanırlar.

Munslov'ın Küçük Sözlüğü

Alan Munslov

A priori bilgi: Deneyden bağımsız bilgiyi varsayan popüler bir felsefi terim.
Argüman: Bir öncüller dizisi ve bu diziden çıkarılan sonuç. Eğer sonuç öncül(ler)den ya tümdengelimsel ya da tümevarımsal olarak çıkarılmışsa bir argümanın (doğru olup olmamasından bağımsız olarak) geçerli olduğu söylenir.
Metrik-tarih [Cliometrics]: Yorumu kolaylaştırmak için matematiğin ve istatistiğin geçmişe ait verilere uygulanması. 1960’larda, özellikle ekonomik tarihte popüler olmakla birlikte 1990’larda önemini yitirmiştir.

3 Ağustos 2017 Perşembe

Tarihin Doğasına İlişkin Bazı Temel Sorular

Alan Munslov


TARİHE YAKLAŞIM
Amacım bugün tarih içindeki merkezi bir tartışmayı, yani bir disiplin olarak tarihin anlatı formuyla geçmişin içeriğini tam olarak ne oranda kapsayabileceği ve temsil edebileceği tartışmasını ele almaktır. Daha açıkçası, anlatısal ya da edebi yapıdaki tarih metni tarihsel açıklama için ne kadar yeterli bir araçtır ve yanıtımızdan çıkarabileceğimiz ipuçları nelerdir? Artık tarihçiler, tarih felsefecileri ve anlatıyla ilgili başkaları için tarafsız tarihçilerin uyguladığı anlamda tarihsel gerçeklik ve yöntemsel objektiflik gibi eski modernist kesinliklerin meydan okunan ilkeler haline geldiği bir postmodern çağda yaşadığımızı iddia etmek sıradan bir durumdur. Bugün çok az sayıda tarihçi geçmiş hakkında doğruyu/ hakikati yazdığını ileri sürecektir. Yazılı tarih, biz tarihçilerin şimdi ve burada bir yer işgal etmekle kalmayıp geçmiş ve geçmişin izleri arasındaki ilişkiyi ve bu izlerden anlam çıkarma biçimlerimizi nasıl gördüğümüze bağlı olarak konumlar da aldığımız ölçüde çağdaştır ya da şimdiki zamana göre yönünü bu ölçüye göre belirler. Bu kitaba Tarihin Yapısökümü adı verildi, çünkü kitabın eksenini tarihin en temel düzeyde yeniden değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin inancım oluşturuyor.

28 Haziran 2017 Çarşamba

Atatürk’ün Nutuk’u Üzerine

Erik Jan Zürcher
2004, Önsöz Tarihi

Osmanlıca basım
https://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Nutuk_1927_Osmanl%C4%B1ca_Bas%C4%B1m.jpg
Siyaset Adamı Tarihçi Olunca

1927 yılının Ekim ayında, Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhuriyet Halk Partisi kurultayında verdiği söylev, toplam 35 saat 33 dakika sürmüş ve altı güne yayılmıştır.

Bu makalede, modern Türkiye tarihi ve tarihyazımında Nutuk’un oynadığı rolü incelemek istiyorum. Bu konu şahsım için özellikle büyük bir önem taşımaktadır, zira araştırmalarım süresince, gerek 1978-1984 arasında, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin İstiklâl Savaşı’nda oynadığı rol hakkında, gerekse 1984-1989 arasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisi hakkında yaptığım çalışmalarda yazdıklarım sıklıkla Atatürk’ün Nutuk'ta 1918-1927 arasındaki dönem üzerine yazdıkları ile doğrudan bir yüzleşme ve düzeltme ilişkisi içindeydi.

13 Aralık 2015 Pazar

Tarihteki Saptırmaları Tarihin İçinden Okumak





 30.09.2003  

İlhan Tekeli

Geçen haftalarda günlük gazetelerde daha çok Osmanlı tarihinin anlatısı içinde yer alan birçok olgunun hiçbir gerçek dayanağı bulunmadığı ya da bu dayanakların kuşkulu olduğu konusunda yazılar ve röportajlar yer aldı. Bu yazılarda Ulubatlı Hasan diye birinin bulunmadığı, Fatih'in Ayasofya'ya atıyla girmediği, Osmanlıların gemilerini Kasımpaşa sırtlarından aşırmasının yoruma açık olduğu, Katerina'nın Baltacı Mehmet Paşa'nın çadırına gitmesinin söz konusu 
olmadığı vb. konuları üzerinde bir magazin malzemesi edasıyla duruldu. 

Her bilimsel faaliyet gibi tarih de yanlış çıkarılmaya her zaman açık kalacaktır. Yeni araştırmalar, yeni arkeolojik bulgular, yeni bakış açıları tarihin anlatısını değiştirecektir. Bu her bilim alanı için normal olan bir durumdur. Oysa gazetelerde yanlışlığı iddia edilen olgularda söz konusu olan yanlışlıklar bilimin normal pratiği içinde yapılmış ve bilimsel gelişme içinde elenmesi söz konusu olan yanlışlıklar değildir. Bunun ötesinde kimi tarih yazıcılarının bazı olayları anlatırken mistifiye ederek toplumun ideolojisini yönlendirmek amacıyla saptırması eleştirilmektedir. Bu bir magazin edası içinde gündeme getirilmiş olsa da önemli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkmaktadır. Belli bir tarihsel döneme ilişkin gerçek dışı olgular tarihten elenmekte, ama bu olmamış olgular başka bir dönemin tarihine sokulmuş olmaktadır. Sapmaların yaratıldığı yılları anlamak için tarih anlatısındaki bu sapmaların yeterli bir biçimde yorumlanması gerekmektedir. Yani bu sapmalar bir yandan elenirken, öte yandan tarihe mal edilmiş olmaktadır.

Sosyal bilim alanındaki çalışmalar, günümüzde gelenek olduğu varsayılan birçok olgunun aslında yeniden icat edildiğini açıkça göstermiştir. Kısaca yaptığımız bu saptamalar göstermektedir ki tarihçiler dünyasında sürekli bir iç çatışma yaşanmaktadır. 
Toplumlarda bir yandan günün gereksinmeleri doğrultusunda tarihi saptırma, öte yandan da bu sapmaları açığa çıkarma, temizleme eğilimi bir arada bulunmaktadır. Tarih alanındaki bu temizleme diğer bilim alanlarında yanlışların elenmesi sürecinden çok daha zor olmakta, büyük dirençle karşılaşılmaktadır. Bu zorluğu kavrayabilmek 
için toplumda tarihi saptırma gereksinmesinin nereden kaynaklandığına açıklık kazandırmak gerekir.

Denilebilir ki tarihte sapmalar yaratmak gereksinmesi ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla yoğunluk kazanmıştır. Ulus devletin ortaya çıkmasıyla birlikte bireylerin kimliklerinin kendi yerel çevrelerinden koparılarak daha büyük ülke mekânını kapsayacak biçimde yeniden kurulması gerekmiştir. Emeğin sanayide çalışacak biçimde serbestleştirilmesi, ülke pazarının bütünleştirilmesi ve büyütülmesi vb. işlevler için bu gereklidir. İşte ulusçuluk ideolojileri bu yerel üstü mekânda yeni bir kimlik inşası işlevini yüklenmektedir. Bu ideolojiler de kimlik inşasını gerçekleştirmek için tarihe başvurmaktadır.

Ulusçuluk yöneldiği ulusun ezelden ebede kadar uzanan sürekliliğini kurmak ister. Ama çoğu kez bu devamlılık açıkça kurulamaz. Ulusçuluk ideolojisi ve bilinci aslında yeni ortaya çıkmıştır. Onu ezele kadar uzandırmanın yolu, genellikle "uyanma" metaforunun kullanılması yardımıyla bulunur. Uyuyan bilinç uyanmıştır. Bizim yeni olarak gördüklerimiz işte bu uyanış sonrasında olanlardır, onların kökleri uyanış öncesinde de bulunmaktadır, ama onları görebilmek için geçmişe bu gözlükle bakmak gerekmektedir.

Bir ulusun üyeleri kendilerini diğer uluslardan ayrı bir kimliğe sahip olarak hissedebilmek için, kendilerini diğer uluslardan farklı olarak görmelidirler. Ulusal ideolojiler bu farklılığın yaratılmasında iki farklı strateji kullanmaktadırlar. Bunlardan birincisi ötekiler yaratmaktır. Düşmanlıkları içteki dayanışmayı sağlayıcı bir araç olarak kullanmaktır. 

Ama "öteki" yaratmak tek başına yeterli olmamaktadır. O ulusun üyeleri farklılıklarını kendilerinin olumlu gördüğü değerler üzerinden kurabilmelidirler. İşte ezelden ebede kadar uzanacak özcü nitelikler taşıyan bu üstünlüklere inancı sağlamakta tarih kullanılmaktadır. Saptırılan bu tarihi başkaları kabul etmese bile bu durum, ulusçuluk ideolojisi bakımından o kadar önemli değildir. 
Önemli olan o ulusun üyelerinin buna inanmasıdır. Son zamanlarda 
dünyaya açılan Türkiye'de bu tür bir tutum sürdürülememektedir. Bu tutum gazete sütunlarında "Türkün Türke propagandası" olarak adlandırılarak eleştirilmektedir. Eğer Türkiye bu durumdan yakınıyorsa tarih alanında yapacak çok şeyi var demektir.

Burada ilginç bir özellik dikkati çekmektedir: Bir ulusun sadece gününde gösterdiği başarıyla yetinmemesi; geçmişinde de başarılar görmek istemesi. Günümüzün zihniyetine göre geçmişinde olumlu değerlerle yüklü olmayan bir toplumun günümüzde başarılı olması daha çok övünç duyulacak bir olgudur. Oysa ulusçuluk ideolojilerinde gösterilmek istenen, bu olumlu özelliklerin yeni yaratılmış başarılar olmayıp geçmişe uzanan bir sürekliliğinin söz konusu olmasıdır. Bunun iki nedeni olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi, ulus kimliğine özcü bir nitelik kazandırmak isteğidir. 
İkincisi ise bireylerin kurulan söylemlere güven duyar hale gelmesinde ve beklentilerinin stabilize edilmesinde bir şeyin sürekli tekrar edilmesinin araçsal önemidir.

Böyle karmaşık etkiler altında oluşmuş tarih anlatılarının yapı sökümlerinin sağlanması magazinsel ele alışlardan çok daha ciddi çabalar gerektiriyor. Küreselleşen ve ulus devletlerin dışa açıldığı bir dünyada ulusçuluk anlayışıyla geliştirilmiş tarih anlatıları varlıklarını sürdürmekte zorlanıyor. Anlamlarını yitiriyor, saptırmalar göze batar hale geliyor. Ötekiler yaratmanın anlamı 
kalmıyor, etkileşimli dünyada kof öğünmeler sürdürülemiyor. Postmodernite büyük anlatılara karşı çıkıyor. Hâkim tekil kimlikler yerini çoklu kimliklere bırakmaya başlıyor.

Küreselleşme ilerledikçe önümüzdeki dönemde ulus devletlerin de varlıklarını koruyacakları anlaşılıyor. Öyle ise ulusçuluğun yeni koşullar altında kendisini yeniden tanımlaması gerekiyor. Bu da ulusların kimliklerini başka biçimlerde temellendirmesini getirecek. Bu durumda ulusçuluğun tarihle kuracağı ilişkiler de değişecek, belki de tarihteki saptırmalara çok gereksinmesi kalmayacaktır. 
Küresel dünyanın ulusçuluğu ötekileştirmeye, kof üstünlük iddialarına dayandırılamayınca ulusçuluğun, belli bir mekânda yaşayanların birbirine ve yaptıklarına gereksinim duymalarına, belli bir kültür içinde yaşamanın ortak deneyimlerinin yarattığı duygudaşlıklara ve genel olarak da insan sevgisine ve insana saygıya dayandırılması gerekecektir. Denilebilir ki bu ulus anlayışı içinde zamandaki sürekliliklerden çok mekândaki süreklilikler önem kazanacaktır. O halde de tarih üzerindeki ulusçu baskılar azalacaktır. 

Nitekim tarih yazıcılığında gözlediğimiz empatik anlayışa önem veren, ötekileştirme yaratmaya çalışmayan, siyasal tarihi geri plana iten, mikro tarihleri ön plana çıkaran gelişmeler bu yöndeki arayışların bir kanıtı olarak görülebilir.   


Toplumsal Tarih 118. Sayı