1 Özgür, onur ve haklarda eşit doğma
2 Ayrımcılık yasağı
3 Yaşama, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı
Tarihçilerin ve çeşitli yazarların zenginleştirici, tartışmaya, düşünmeye olanak veren; eski, yeni yazılarına ve belgelere yer verilecektir.
Mete Tunçay
| Mete Tunçay'ı, Marks'tan çeviri yaptığı için tutukluyorlar. Öyle bir dönemdi.. Solcu sayılan herkese o zamanlar anarşist deniyordu. Şimdinin teröristi gibi. |
Tarihin ayrı ayrı türleri vardır. En basitinden, incelenen
dönemin zamanımızdan uzaklığına
göre, tarih (yazı)-öncesi tarih, eskiçağ tarihi, Ortaçağ tarihi, Yeniçağ
tarihi, Yakın çağ tarihinden söz edilebilir.
Bu dönemlerden
herhangi biriyle metotlu olarak uğraşana "tarihçi" denir; ama
yaptıkları iş, birbirlerinden hayli farklıdır. Prehistorya[2]
çalışan tarihçi (arkeolog), bulabildiği kalıntılardan, o nesneleri yapan ve
kullanan insanların yaşamına ilişkin genellemeler
kurmak zorundadır. Yakın dönemlere doğru geldikçe, tarihçinin marifeti, tam
tersine, belge-tanıklık bolluğu içinde anlamlı-önemli olanları seçmektir. (Elbette, benim
bizdeki Sol'un tarihi konusunda yaptığım gibi, yasaklamalar nedeniyle malzemesi
zor bulunacak bir alanda çalışmıyorsa!)
Sonra, araştırılan mekânlara
göre de, tarih türleri farklılaşır: Türkiye
tarihi, Avrupa tarihi, Uzakdoğu tarihi, Güney Amerika tarihi vb. Bunlarla
uğraşanların bazı sorunları ortaktır, ama bazıları da kendilerine özgüdür.
Nihayet, tematik tarih türleri vardır: Siyasal olaylar tarihi, toplumsal tarih, kültürel tarih, ekonomi tarihi, felsefe tarihi, siyasal düşünceler tarihi, bilim tarihi ve elbette, tek tek bilimlerin tarihi (tıp tarihi, fizik tarihi, kimya tarihi vb.) Bunların herbirinin sorunsal çerçevesi başka başka olmalıdır.
| 2021 tarihli ders kitabından bir örnek metin Tarih 9, MEB, s.108 |
Çeyrek yüzyıl sonra,
II. Abdülhamit döneminde ilkokullardan Osmanlı Tarihi, ortaokullardan da Genel
Tarih dersleri kaldırılmıştır. Yani, ortaokullarda yalnız Osmanlı Tarihi
kalmıştır.
Abdülhamit'in bu geriye adımından 15 yıl sonra, İkinci Meşrutiyet döneminde tarih
öğretiminde güçlü bir canlanma göze çarpıyor. İslâm ve Osmanlı tarihlerinden
başka, genel uygarlık tarihi de
okutulmaya başlanıyor. Ancak, alelacele Fransızcadan çevrilmiş genel tarih
kitapları, ulusal bir görüş açısından yazılmadığı için eleştirilere yol
açmıştır.
1913 tarihli Tedrisat-ı
İptidaiye Kanun-u Muvakkatı'nda[12]
eski Sıbyan mekteplerinin yerine geçen altı yıllık "Mekâtib-i İptidaiye[13]"de
şu tarih dersleri göze çarpmaktadır. (İlk iki sınıfta doğrudan doğruya tarih
yoktur. Ancak,
1.Sınıftaki "Musahabat-ı Ahlâkiye[14]
ve Medeniye" dersi ile
II. sınıftaki "İslâm ve Türk Büyükleri" dersi, bir çeşit giriş
olacaktır)
III ve IV’te "Muhtasar Tarih-i Osmanî",
V ve Vl'da "Muhtasar
Tarih-i Medeniyet".
Türkiye yüz yıldır, sırasıyla İslâmcı, Pozitivist-Batıcı ve Sosyalist olmak üzere üç düşünce ikliminde yaşamıştır dersem, sanırım, çok yanlış bir genelleme yapmış olmam. Bunların bağdaşmaz olduk-larını, birbirleriyle eşit ağırlık taşıdıklarını, Türk düşüncesinin bu evrelerden birini tamamladıktan sonra ötekine girdiğini, üçünün benzer ölçülerde yaygınlık kazandığını, yüz yıldan beri başka hiç-bir düşünce akımı doğmadığını söylemek istemiyorum. Yalnızca, bunları ana yönelişler olarak ayırmak bana önemli göründü.
Türk düşüncesi, en azından yüz yıldır, hemen hiçbir alanda
gerçek anlamıyla yaratıcı olmamıştır –ne özgün bir kuramsal yapı ortaya
koyabilmiş, hatta ne de yabancı kökenli bir düşünceyi yerli koşullara
uyarlamakta ciddî bir başarı gösterebilmiştir. Aydınlarımız genellikle, epigon[2]
olmaktan ileri gidememiştir.
Bu iki tespiti şöyle bağlayacağım: Çağdaş Türk düşüncesindeki
üç ana akım içinde, dogmatizm ortak bir parantez meydana getirmektedir. Düşünürlerimizin benimsedikleri görüşlere
dogmatikçe bağlanmaları, eleştirici ve dolayısıyla yaratıcı olmamalarına yol açmıştır.
İşte, burada savunmaya çalışacağım tez, en sivri bir biçimde böyle özetlenebilir.
Hemen söyleyeyim ki, bu bir çeşit özeleştiridir. Bununla, Türk
düşüncesine karşı haksızlık etmeyi amaçlamıyorum. Hatta nedenini ve çarelerini
araştırarak dogmatiklikten kurtulabileceğimiz gibi, safdilce bir umudum da var.
Önce, dogmatizmden ne anladığımı açıklamaya çalışayım.
Genet'nin en popüler oyunları olan Hizmetçiler ve Sıkıgözetim'de çelişik duyguların, keskin
ikilemlerin ve kimlik bölünmelerinin yansımalarını görürüz. Bu oyunların
kurgulanışı "gerçekçi" bir anlatımın tamamen dışındadır.
Daha ziyade anlatım, yoğun bir duygusallığın üzerine kurulur: Nefret ve imrenme duygularının tasviri, "marjinal" figürler, sapkınlar, yeraltına kapanmış suçlular, muhalifler; hapishaneler ve kerhaneler gibi göstergeler yığını içinde algılanır. Bunlar, Genet'nin dışlanmışlığın söylemini sabit mekânlara konumlandırdığı "kurumlardır". Genet'nin "işaret"lerinin (anlamının) oynaklığı ve boşluğu vahşet ve saldırganlık içeren bir belirsizlik atmosferini de beraberinde getirir. Böyle bir atmosferde beliren çelişik, uyumsuz, eğreti biçimlerin tümü derinden derine rahatsız edici bir şiddet hissettiren uyumlu bir yapıya dönüşür.
![]() |
| Jean Genet'nin gençlik hali |
Açıkça görülmeyen ve
varlığı oldukça keskin bir biçimde hissedilen şiddet atmosferi seyirciyi
rahatsız eder veya çileden çıkartır, onlara kendi kimliklerini huzurla
sabitledikleri alanın oynaklığını hissettirerek korku ve huzursuzluk yaratır,
utanç ve infial duyguları uyandırır. Genet'nin "ifade biçimi" için
nispeten "absürd" diyebiliriz çünkü bu ifade biçimi alışık olduğumuz
herhangi bir mantık dizgesine oturmayabilir.
Genet'nin anlatımı, Kartezyen (Descartçı) felsefenin rasyonel mantığına tamamen ilgisizdir. Dönüşümlü kompozisyon biçimleri, parçalama ve dağıtma teknikleri, sunuş biçimleri arasında sık sık gidip gelmeler, bir metaforlar yığınını seyircinin tahayyülüne meydan okuyan bir şekilde yapılandırır. Anlamın tezahürü, bilinçli bir temsil etme istemi sonucu olmaz. Genet'nin "mantıklı olmak" ve/ya "anlamlı olmak" gibi bir kaygısı yoktur. Öte yandan, istemsiz ve gelişigüzel olmakla beraber, Genet belli bir noktada kendi toplumdışı olma hayalini yücelterek bir şekilde bir anlam ya da karşı anlam yaratır ki, bu da, Genet'nin karşısında olduğu kutsal toplumun kendisine bakışını doğrulamasını, onların "toplum", kendisinin de "dışı" olduğunu kabullenmesini, meşrulaştırmasını getirir. Bu nedenle uçuşup duran metaforlar ve işaretler, bir nefret, hâkimiyet kurma ve öldürme İsteği ile yerlerini bulur ve anlam kazanırlar. Bu tamamen aşağılanmayı kabulleniş ile birlikte gelen saldırganlıktır. Sıkıgözetim adlı oyunun içeriği, genel olarak bir cinayet ideali ve hapishane olgusuna farklı bir bakış olarak değerlendirilebilir. Genet ilk oyunlarında iğrenç ve "yasaklanmış" üslupları kullanarak kendi varoluşunun anlamını bir zamana ve mekâna "kapatmak" istemiştir ve her defasında bu "kapatmanın" imkansızlığı ile yüzleşmek zorunda kalmışar. "Dışlanmış", "toplum dışı" olmanın iç yapısını anlamak açısından Genet'nin oyunlarına bir göz atmakta fayda görüyorum.
Panoptikon, İngiliz sosyal teorisyen ve filozof Jeremy Bentham tarafından 1780'lerin sonlarında geliştirilen bir hapishane modeliydi ve daha sonra dünya çapında hapishane tasarımı ve inşasında uygulandı.[1] Panoptikonun tasarımı, her şeyin (pan) her an görülebileceği ve gözlemlenebileceği (opticon) şekildeydi. Bir sosyal teori olarak panoptisizm, 1970'lerde güç, gözetleme ve toplum arasındaki ilişkileri teorileştirmenin bir yolu olarak ortaya çıktı. Michel Foucault'nun ünlü Disiplin ve Ceza kitabından oldukça etkilenen panoptisizm, gözetim ve iktidarın yakından iç içe geçtiğini ve teknolojik icatlarla bağlantılı belirli prosedürler ve aygıtlar aracılığıyla tezahür ettiğini iddia eder. Panoptisizm, bu prosedürlerin, aygıtların ve teknolojilerin nihayetinde toplumu disipline etmeye hizmet ettiğini ve gözlem yoluyla kafa karışıklığını ortadan kaldırdığını savunur.
![]() |
Bentham'ın
Panopticon'u
Bentham, yaşamı boyunca yaptığı çalışmaların çoğu sosyal
reform ve faydacılığın ortaya çıkışı etrafında dönse de, en çok panoptikon
hapishane modelinin geliştirilmesiyle ünlüdür. Panoptikonun temel tasarım
modeli, yapının merkezinde, çevredeki tüm mahkûm hücrelerinin gözlemlenip not
edilebileceği bir kule öngörüyordu; bu kule de yapının geri kalanından daha
karanlık tutulmuştur. Bentham, bu tasarımın sadece sürekli gözetimi sağlamakla
kalmadığını, aynı zamanda mahkûmlara sürekli gözetleniyormuş gibi
hissettirdiğini, böylece bireyleri iletişime katılanlar yerine gözetim
nesnelerine dönüştürdüğünü kaydetti.
Merkezi gözetleme kulesinin etrafındaki dairesel hizalanmış hücreler, gardiyanın her yerde bulunmasına ya da en azından öyleymiş gibi görünmesine izin veriyordu. Mahkûmların bu sürekli gözetim altında olma hissi ve gardiyanın her yerde hazır bulunma duygusu, gücün mahkûmların günlük yaşamlarına nasıl sızdığının bir örneğidir. Foucault'nun odaklandığı şey tam da bu endişedir.
Kenneth L. Feder
Şeyleri Bilmek
Epistemoloji kelimesi, bilginin incelenmesi anlamına gelir - ne bildiğini nasıl biliyorsun. Bunu düşün. Herhangi biri bir şeyin doğru veya gerçek olduğunu nasıl bilebilir? Arkeolojide veya başka herhangi bir bilgi alanında gerçeği fanteziden nasıl ayırt ederiz? Herkes bir şeyler biliyor, ama bunları gerçekten nasıl biliyoruz?
Burada on yedinci yüzyıldan kalma bir gravürde tasvir edilen
"Lamia"nın gerçek bir yaratık, memeli ve balığın ve görünüşe göre
erkek ve dişinin iğrenç bir bileşimi olduğu varsayılmıştı. İnsanlar aslında
Lamia'yı gördüklerini iddia ettiler.
Örneğin, sizden “dünyanın en yüksek dağı” adını vermenizi istediğimi varsayalım. Çoğunuz, eminim ki, Tibet'in yerli halkının Chomolungma (Evrenin Tanrıçası) dediği dağa Batılı bir isim vererek, "Everest Dağı" cevabıyla kendinden emin bir şekilde yanıt verirsiniz. Çoğu insan Everest'in "dünyanın en yüksek dağı" olduğunu bilir ve bazılarınız yüksekliğinin deniz seviyesinden yaklaşık 29.035 fit (8.850 metre) olduğunu bile biliyor olabilir. Bununla birlikte, Everest'in zirvesi dünyadaki en yüksek noktayı temsil etse de, bir dağın yüksekliğini "deniz seviyesinin üstü" yerine tabandan zirveye olan mesafe olarak tanımlarsanız, bunun gezegenimizin en yüksek dağı olmadığını biliyor muydunuz? Bu ayrım, zirvesi tabanından 33.476 fit (10.203 metre) daha yüksek olan, su altında derin ve dolayısıyla deniz seviyesinin çok altında bulunan Hawaii'deki bir dağ olan Mauna Kea'ya aittir. Mauna Kea, aslında, Everest'ten 1.441 fit (1.354 metre) şaşırtıcı bir şekilde daha uzun.
Her ne kadar “en yüksek dağ” olarak tanımlasanız da gerçek şu ki hiç Tibet'e ya da Hawaii'ye gitmedim. Everest'i kesinlikle ölçmedim; aslında görebildiğim tüm dağların üstünde olduğumu doğrulamak için zirvesine tırmanmadım. Bu nedenle, Everest veya Mauna Kea ile karşılaştırmak için diğer yüksek zirvelerin hiçbirini ölçmedim. O halde en başta, hangisinin daha az veya en yüksek dağlar olduğu hakkında bir şeyi nasıl bilebilirim?
![]() |
| Mauna Kea |
Dağlar konusunda Connecticut'ın kuzeybatı köşesindeki Ayı Dağı'nın tepesinde harap bir taş anıt var. Anıt on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru inşa edildi ve eyaletteki “en yüksek zemini” işaret ediyor Anıt, bu en yüksek ve uğurlu zirveleri anmak için inşa edildiğinde - dağın tamamı deniz seviyesinden 2.316 fit (706 metre) yüksekliktedir - insanlar bunun eyaletteki en yüksek nokta olduğunu biliyorlardı ve bu gerçeği anıtla belirtmek istediler.