14 Ocak 2022 Cuma

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Maddelerinin En Kısa İfadesi



1 Özgür, onur ve haklarda eşit doğma

2 Ayrımcılık yasağı

3 Yaşama, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı 

4 Kölelik ve kulluk yasağı 

5 İşkence yasağı 

6 Hukuk önünde kişiliğin tanınması hakkı 

7 Hukuk önünde eşitlik 

8 Yargı yerlerine başvuru hakkı 

9 Keyfi yakalama, tutuklama ve sürgün yasağı 

10 Hakça ve açıkça yargılanma hakkı 

11 Suçsuz sayılma, suç ve cezanın yasallığı 

12 Özel yaşam, aile ve konut dokunulmazlığı 

13 Seyahat, yerleşme ve ülkeden ayrılma hakkı 

14 Sığınma hakkı 

15 Uyrukluk hakkı 

16 Evlenme ve aile kurma hakkı ve ailenin korunması 

17 Mülkiyet hakkı 

18 Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı 

19 Görüş ve anlatım özgürlüğü hakkı 

20 Toplanma ve dernek özgürlüğü hakkı 

21 Ülke yönetimine katılma hakkı 

22 Sosyal güvenlik hakkı ve ekonomik, sosyal ve kültürel hakların gerçekleştirilmesi hakkı 

23 Çalışma, hakça çalışma koşulları, hakça ücret ve sendika hakları 

24 Dinlenme, boş zaman, ücretli izin hakları 

25 Yeterli yaşam düzeyi hakkı 

26 Eğitim hakkı ve eğitimin amaçları 

27 Kültürel yaşama katılma hakkı 

28 Hak ve özgürlüklerin gerçekleştiği sosyal ve uluslararası düzen hakkı 

29 Bireyin ödevleri ve hakların sınırlanması koşulları 

30 Hakların yok edilmesini amaçlayan etkinlik ve eylemlerin yasaklanması


Maddeleri İsimlendiren: Prof. Dr. Mesut Gülmez




7 Ocak 2022 Cuma

Tarih Yazımının Bazı Sorunları Üstüne Düşünceler[1]

 Mete Tunçay


Mete Tunçay'ı, Marks'tan çeviri yaptığı için tutukluyorlar. Öyle bir dönemdi..
Solcu sayılan herkese 
o zamanlar anarşist deniyordu. Şimdinin teröristi gibi.


Tarihin ayrı ayrı türleri vardır. En basitinden, incelenen dönemin zamanımızdan uzaklığına göre, tarih (yazı)-öncesi tarih, eskiçağ tarihi, Ortaçağ tarihi, Yeniçağ tarihi, Yakın çağ tarihinden söz edilebilir.

Bu dönemlerden herhangi biriyle metotlu olarak uğraşana "tarihçi" denir; ama yaptıkları iş, birbirlerinden hayli farklıdır. Prehistorya[2] çalışan tarihçi (arkeolog), bulabildiği kalıntılardan, o nesneleri yapan ve kullanan insanların yaşamına ilişkin genellemeler kurmak zorundadır. Yakın dönemlere doğru geldikçe, tarihçinin marifeti, tam tersine, belge-tanıklık bolluğu içinde anlamlı-önemli olanları seçmektir. (Elbette, benim bizdeki Sol'un tarihi konusunda yaptığım gibi, yasaklamalar nedeniyle malzemesi zor bulunacak bir alanda çalışmıyorsa!)

Sonra, araştırılan mekânlara göre de, tarih türleri farklılaşır: Türkiye tarihi, Avrupa tarihi, Uzakdoğu tarihi, Güney Amerika tarihi vb. Bunlarla uğraşanların bazı sorunları ortaktır, ama bazıları da kendilerine özgüdür.

Nihayet, tematik tarih türleri vardır: Siyasal olaylar tarihi, toplumsal tarih, kültürel tarih, ekonomi tarihi, felsefe tarihi, siyasal düşünceler tarihi, bilim tarihi ve elbette, tek tek bilimlerin tarihi (tıp tarihi, fizik tarihi, kimya tarihi vb.) Bunların herbirinin sorunsal çerçevesi başka başka olmalıdır.

3 Ocak 2022 Pazartesi

Mete Tunçay’ın İlk ve Orta Öğretimdeki Tarih Eğitimi Üzerine Düşünceleri

 

2021 tarihli ders kitabından bir örnek metin
Tarih 9, MEB, s.108

İlk ve Orta Öğretimde Tarih[1] Türkiye'de eğitimin çağdaşlaştırılması sürecinde, Saffet Paşa'nın[2] hazırladığı 1869 tarihli "Maarif-i Umumiye Nizamnamesi"[3] önemli bir aşamadır. Bu tüzük, ilk ve ortaokullarda tarih derslerinin okutulmasını da öngörmektedir: Sıbyan[4] mekteplerinde "Muhtasar[5] Tarih-i Osmanî", Rüştiyelerde[6] ise hem "Tarih-i Umumi" hem "Tarih-i Osmanî" öğretilecektir. Genel tarih içinde, (Batıdaki Biblical History[7] gibi) Tarih-i Enbiya[8] ve Tarih-i İslâm merkezdedir. Bu bakımdan, eskiden beri süregelen öğretimden bir fark yoktur. Osmanlı tarihi de, ulusal bir tarih olmaktan çok, bir hanedanın tarihi niteliğindedir. Bu amaçla hazırlanacak kitaplara "bilcümle selâtin-i Osmaniyenin tarih-i velâdet ve cülus ve vefatlarını mübeyyin bir cetvel"[9] konulması istenmekte; vekayiin "hakikati veçhile bitarafane yazılıp, fakat muhabbet-i vataniyeye müteallik mevaddin sena ve sitayişle yad"[10] olunması gereği belirtilmekte; memleket ve şahıs adlarıyla tarihlerin zikrinde "imsak"[11] öğütlenmektedir.

Çeyrek yüzyıl sonra, II. Abdülhamit döneminde ilkokullardan Osmanlı Tarihi, ortaokullardan da Genel Tarih dersleri kaldırılmıştır. Yani, ortaokullarda yalnız Osmanlı Tarihi kalmıştır.

Abdülhamit'in bu geriye adımından 15 yıl sonra, İkinci Meşrutiyet döneminde tarih öğretiminde güçlü bir canlanma göze çarpıyor. İslâm ve Osmanlı tarihlerinden başka, genel uygarlık tarihi de okutulmaya başlanıyor. Ancak, alelacele Fransızcadan çevrilmiş genel tarih kitapları, ulusal bir görüş açısından yazılmadığı için eleştirilere yol açmıştır.

1913 tarihli Tedrisat-ı İptidaiye Kanun-u Muvakkatı'nda[12] eski Sıbyan mekteplerinin yerine geçen altı yıllık "Mekâtib-i İptidaiye[13]"de şu tarih dersleri göze çarpmaktadır. (İlk iki sınıfta doğrudan doğruya tarih yoktur. Ancak,

1.Sınıftaki "Musahabat-ı Ahlâkiye[14] ve Medeniye" dersi ile

II. sınıftaki "İslâm ve Türk Büyükleri" dersi, bir çeşit giriş olacaktır)

III ve IV’te "Muhtasar Tarih-i Osmanî",

V ve Vl'da "Muhtasar Tarih-i Medeniyet".

31 Aralık 2021 Cuma

Türk Siyasal Düşüncesinin Son Yüz Yılında Üç Ana Yönelimin Ortak Çıkmazı Dogmatizm[1]

 

Türkiye yüz yıldır, sırasıyla İslâmcı, Pozitivist-Batıcı ve Sosyalist olmak üzere üç düşünce ikliminde yaşamıştır dersem, sanırım, çok yanlış bir genelleme yapmış olmam. Bunların bağdaşmaz olduk-larını, birbirleriyle eşit ağırlık taşıdıklarını, Türk düşüncesinin bu evrelerden birini tamamladıktan sonra ötekine girdiğini, üçünün benzer ölçülerde yaygınlık kazandığını, yüz yıldan beri başka hiç-bir düşünce akımı doğmadığını söylemek istemiyorum. Yalnızca, bunları ana yönelişler olarak ayırmak bana önemli göründü.

Türk düşüncesi, en azından yüz yıldır, hemen hiçbir alanda gerçek anlamıyla yaratıcı olmamıştır –ne özgün bir kuramsal yapı ortaya koyabilmiş, hatta ne de yabancı kökenli bir düşünceyi yerli koşullara uyarlamakta ciddî bir başarı gösterebilmiştir. Aydınlarımız genellikle, epigon[2] olmaktan ileri gidememiştir.

Bu iki tespiti şöyle bağlayacağım: Çağdaş Türk düşüncesindeki üç ana akım içinde, dogmatizm ortak bir parantez meydana getirmektedir. Düşünürlerimizin benimsedikleri görüşlere dogmatikçe bağlanmaları, eleştirici ve dolayısıyla yaratıcı olmamalarına yol açmıştır. İşte, burada savunmaya çalışacağım tez, en sivri bir biçimde böyle özetlenebilir.

Hemen söyleyeyim ki, bu bir çeşit özeleştiridir. Bununla, Türk düşüncesine karşı haksızlık etmeyi amaçlamıyorum. Hatta nedenini ve çarelerini araştırarak dogmatiklikten kurtulabileceğimiz gibi, safdilce bir umudum da var.

Önce, dogmatizmden ne anladığımı açıklamaya çalışayım.

8 Aralık 2021 Çarşamba

Jean Genet ve Dışlanmışlar..

 

Genet'nin en popüler oyunları olan Hizmetçiler ve Sıkıgözetim'de çelişik duyguların, keskin ikilemlerin ve kimlik bölünmelerinin yansımalarını görü­rüz. Bu oyunların kurgulanışı "gerçekçi" bir anlatımın tamamen dışındadır.

Daha ziyade anlatım, yoğun bir duygusallığın üzerine kurulur: Nefret ve im­renme duygularının tasviri, "marjinal" figürler, sapkınlar, yeraltına kapanmış suçlular, muhalifler; hapishaneler ve kerhaneler gibi göstergeler yığını içinde algılanır. Bunlar, Genet'nin dışlanmışlığın söylemini sabit mekânlara konum­landırdığı "kurumlardır". Genet'nin "işaret"lerinin (anlamının) oynaklığı ve boşluğu vahşet ve saldırganlık içeren bir belirsizlik atmosferini de beraberinde getirir. Böyle bir atmosferde beliren çelişik, uyumsuz, eğreti biçimlerin tümü derinden derine rahatsız edici bir şiddet hissettiren uyumlu bir yapıya dönüşür.

Jean Genet'nin gençlik hali

Açıkça görülmeyen ve varlığı oldukça keskin bir biçimde hissedilen şiddet at­mosferi seyirciyi rahatsız eder veya çileden çıkartır, onlara kendi kimliklerini huzurla sabitledikleri alanın oynaklığını hissettirerek korku ve huzursuzluk ya­ratır, utanç ve infial duyguları uyandırır. Genet'nin "ifade biçimi" için nispe­ten "absürd" diyebiliriz çünkü bu ifade biçimi alışık olduğumuz herhangi bir mantık dizgesine oturmayabilir.

Genet'nin anlatımı, Kartezyen (Descartçı) fel­sefenin rasyonel mantığına tamamen ilgisizdir. Dönüşümlü kompozisyon bi­çimleri, parçalama ve dağıtma teknikleri, sunuş biçimleri arasında sık sık gidip gelmeler, bir metaforlar yığınını seyircinin tahayyülüne meydan okuyan bir şe­kilde yapılandırır. Anlamın tezahürü, bilinçli bir temsil etme istemi sonucu ol­maz. Genet'nin "mantıklı olmak" ve/ya "anlamlı olmak" gibi bir kaygısı yok­tur. Öte yandan, istemsiz ve gelişigüzel olmakla beraber, Genet belli bir nokta­da kendi toplumdışı olma hayalini yücelterek bir şekilde bir anlam ya da karşı anlam yaratır ki, bu da, Genet'nin karşısında olduğu kutsal toplumun kendisi­ne bakışını doğrulamasını, onların "toplum", kendisinin de "dışı" olduğunu kabullenmesini, meşrulaştırmasını getirir. Bu nedenle uçuşup duran metaforlar ve işaretler, bir nefret, hâkimiyet kurma ve öldürme İsteği ile yerlerini bulur ve anlam kazanırlar. Bu tamamen aşağılanmayı kabulleniş ile birlikte gelen saldır­ganlıktır. Sıkıgözetim adlı oyunun içeriği, genel olarak bir cinayet ideali ve ha­pishane olgusuna farklı bir bakış olarak değerlendirilebilir. Genet ilk oyunla­rında iğrenç ve "yasaklanmış" üslupları kullanarak kendi varoluşunun anlamını bir zamana ve mekâna "kapatmak" istemiştir ve her defasında bu "kapatma­nın" imkansızlığı ile yüzleşmek zorunda kalmışar. "Dışlanmış", "toplum dışı" olmanın iç yapısını anlamak açısından Genet'nin oyunlarına bir göz atmakta fayda görüyorum.

28 Kasım 2021 Pazar

Panoptikon, Panoptisizm

 

Panoptikon, İngiliz sosyal teorisyen ve filozof Jeremy Bentham tarafından 1780'lerin sonlarında geliştirilen bir hapishane modeliydi ve daha sonra dünya çapında hapishane tasarımı ve inşasında uygulandı.[1] Panoptikonun tasarımı, her şeyin (pan) her an görülebileceği ve gözlemlenebileceği (opticon) şekildeydi. Bir sosyal teori olarak panoptisizm, 1970'lerde güç, gözetleme ve toplum arasındaki ilişkileri teorileştirmenin bir yolu olarak ortaya çıktı. Michel Foucault'nun ünlü Disiplin ve Ceza kitabından oldukça etkilenen panoptisizm, gözetim ve iktidarın yakından iç içe geçtiğini ve teknolojik icatlarla bağlantılı belirli prosedürler ve aygıtlar aracılığıyla tezahür ettiğini iddia eder. Panoptisizm, bu prosedürlerin, aygıtların ve teknolojilerin nihayetinde toplumu disipline etmeye hizmet ettiğini ve gözlem yoluyla kafa karışıklığını ortadan kaldırdığını savunur.

hapishanenin görüntülerini Fotoğrafçı Romain Veillon çekmiş.


Bentham'ın Panopticon'u

Bentham, yaşamı boyunca yaptığı çalışmaların çoğu sosyal reform ve faydacılığın ortaya çıkışı etrafında dönse de, en çok panoptikon hapishane modelinin geliştirilmesiyle ünlüdür. Panoptikonun temel tasarım modeli, yapının merkezinde, çevredeki tüm mahkûm hücrelerinin gözlemlenip not edilebileceği bir kule öngörüyordu; bu kule de yapının geri kalanından daha karanlık tutulmuştur. Bentham, bu tasarımın sadece sürekli gözetimi sağlamakla kalmadığını, aynı zamanda mahkûmlara sürekli gözetleniyormuş gibi hissettirdiğini, böylece bireyleri iletişime katılanlar yerine gözetim nesnelerine dönüştürdüğünü kaydetti.

Merkezi gözetleme kulesinin etrafındaki dairesel hizalanmış hücreler, gardiyanın her yerde bulunmasına ya da en azından öyleymiş gibi görünmesine izin veriyordu. Mahkûmların bu sürekli gözetim altında olma hissi ve gardiyanın her yerde hazır bulunma duygusu, gücün mahkûmların günlük yaşamlarına nasıl sızdığının bir örneğidir. Foucault'nun odaklandığı şey tam da bu endişedir.

24 Kasım 2021 Çarşamba

Epistemoloji: Ne Bildiğinizi Nasıl Biliyorsunuz?

Kenneth L.  Feder 


Şeyleri Bilmek

Epistemoloji kelimesi, bilginin incelenmesi anlamına gelir - ne bildiğini nasıl biliyorsun. Bunu düşün. Herhangi biri bir şeyin doğru veya gerçek olduğunu nasıl bilebilir? Arkeolojide veya başka herhangi bir bilgi alanında gerçeği fanteziden nasıl ayırt ederiz? Herkes bir şeyler biliyor, ama bunları gerçekten nasıl biliyoruz?

Burada on yedinci yüzyıldan kalma bir gravürde tasvir edilen "Lamia"nın gerçek bir yaratık, memeli ve balığın ve görünüşe göre erkek ve dişinin iğrenç bir bileşimi olduğu varsayılmıştı. İnsanlar aslında Lamia'yı gördüklerini iddia ettiler. 

Örneğin, sizden “dünyanın en yüksek dağı” adını vermenizi istediğimi varsayalım. Çoğunuz, eminim ki, Tibet'in yerli halkının Chomolungma (Evrenin Tanrıçası) dediği dağa Batılı bir isim vererek, "Everest Dağı" cevabıyla kendinden emin bir şekilde yanıt verirsiniz. Çoğu insan Everest'in "dünyanın en yüksek dağı" olduğunu bilir ve bazılarınız yüksekliğinin deniz seviyesinden yaklaşık 29.035 fit (8.850 metre) olduğunu bile biliyor olabilir. Bununla birlikte, Everest'in zirvesi dünyadaki en yüksek noktayı temsil etse de, bir dağın yüksekliğini "deniz seviyesinin üstü" yerine tabandan zirveye olan mesafe olarak tanımlarsanız, bunun gezegenimizin en yüksek dağı olmadığını biliyor muydunuz? Bu ayrım, zirvesi tabanından 33.476 fit (10.203 metre) daha yüksek olan, su altında derin ve dolayısıyla deniz seviyesinin çok altında bulunan Hawaii'deki bir dağ olan Mauna Kea'ya aittir. Mauna Kea, aslında, Everest'ten 1.441 fit (1.354 metre) şaşırtıcı bir şekilde daha uzun.

Her ne kadar “en yüksek dağ” olarak tanımlasanız da gerçek şu ki hiç Tibet'e ya da Hawaii'ye gitmedim. Everest'i kesinlikle ölçmedim; aslında görebildiğim tüm dağların üstünde olduğumu doğrulamak için zirvesine tırmanmadım. Bu nedenle, Everest veya Mauna Kea ile karşılaştırmak için diğer yüksek zirvelerin hiçbirini ölçmedim. O halde en başta, hangisinin daha az veya en yüksek dağlar olduğu hakkında bir şeyi nasıl bilebilirim?

 Mauna Kea

Dağlar konusunda Connecticut'ın kuzeybatı köşesindeki Ayı Dağı'nın tepesinde harap bir taş anıt var. Anıt on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru inşa edildi ve eyaletteki “en yüksek zemini” işaret ediyor  Anıt, bu en yüksek ve uğurlu zirveleri anmak için inşa edildiğinde - dağın tamamı deniz seviyesinden 2.316 fit (706 metre) yüksekliktedir - insanlar bunun eyaletteki en yüksek nokta olduğunu biliyorlardı ve bu gerçeği anıtla belirtmek istediler.