uygarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uygarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2017 Salı

Uygarlığın Yayılması ve Merkez - Çevre İlişkisi

Neil Faulkner
Ur kentinin temsili olarak canlandırılması
https://www.realmofhistory.com/2017/07/27/reconstruction-ur-city-sumerian/

Dünyanın ilk sınıflı toplumu Sümer’de milattan önce 3000’li yıllarda ortaya çıktı. Başrahipler ve şehir yöneticilerinden oluşan bir seçkinler grubu, kendilerini toplumun üstünde konumlandırdı ve sıradan yurttaşları kendi çıkarları için sömürmeye başladı.
Giderek karmaşıklaşan toplum, onlara özel siyasi-dini roller tahsis etmiştir. Bu roller onlara mülkiyet ve artı değer üzerinde hâkimiyet vermiştir. Ancak kıtlığın ve yoksulluğun kural olduğu bir dünyada bu hâkimiyeti kendilerini zenginleştirmek ve kendi iktidarlarını desteklemek için kullanmışlardır.
Aynı anda ya da birazcık sonrasında birtakım başka yerlerde aynı şeyler olmuştur. Medeniyet tek bir merkezden dışarıya doğru yayılmamıştır: koşulların uygun olduğu yerlerde bağımsız biçimde ortaya çıkmıştır.

12 Aralık 2015 Cumartesi

İnsan Nasıl İnsan Oldu?


M. Ilin-E. Segal

http://choicewallpapers.net/famous-italian-art/

İnsan Nasıl İnsan Oldu...

Yeryuvarlağı büyük bir kitap gibi ayaklarımızın altında duruyor. Yer kabuğunu meydana getiren tabakalar, her tortul tabaka, bir kitap sayfası gibidir. Biz, bu kitabın en son sayfasındayız. İlk yaprakları çok derinde. Okyanusların dibi ve kıtaların temeli orada. Bu ilk yapraklara, kitabın ilk bölümlerinde daha varılamamıştır. Onlarda neler yazılı olduğunu, ancak tahmin edebiliriz.

İnsanların yaşadığı zaman yaklaştıkça, kitabın okunması daha kolaylaşıyor. Sıcak lavların yakıp buruşturmuş olduğu sayfalar , yeryüzünde, dağ silsilelerinin nasıl meydana geldiğini, başka sayfalarda, yer kabuğunun yükselip alçalması sonucunda, denizlerin nasıl genişleyip yeniden daraldıklarını anlatıyorlar.
Yer yer, elle çizilmiş gibi, yaprak izlerine veya kömür haline gelen ormanlarda yaşamış hayvanların fosilleşmiş iskeletlerine rastlanıyor.

Böylece, sayfa sayfa, dünyanın tüm tarihini okuyabiliriz. Kitabımızın kahramanı, yani insan, ancak en son sayfalarında belirir İlk bakışta, bu büyük kitabın kahramanının insan olmadığı sanılabilir. Eski zamanların dev fil ve gergedanlarının yanında insan, ikinci derecede bir şahıs gibi görünür. Fakat bu yeni kahraman, gittikçe artan bir cesaretle ön plana çıkmaya başladı.
Ve bir gün geldi ki, insan bu büyük kitabın yalnız kahramanı değil, aynı zamanda onu yazanlardan biri olmaya başladı.

İnsana Övgü
Bir zamanlar insan, kıyılarında yaşadığı ırmağın, dünyanın tek ırmağı olduğunu sanıyordu. Yüzyıllar sonra, Herakles'in direkleri denilen Okyanus kapılarına dayanınca, bunun da dünyayı çepeçevre saran büyük bir ırmak olduğu hükmüne varmıştı. Arslanı ilk gördüklerinde, ona “büyük köpek” diyen ataları gibi, o zamanın insanı da okyanusa “okyanus ırmağı” demişti.

Görüş ufukları genişlemişti. İnsanlar dünyada bir çok ırmak ve deniz olduğunu öğrenmişlerdi. Ama dünyanın tek bir dünya olduğu hakkındaki kanıları değişmemişti. Gökyüzüne dikkatle baktıkları zaman başka dünyalar da görüyordularsa da, gök okyanusunun bu adaları, onlara ejder, yılan, kanatlı at şeklinde birer canavar gibi geliyordu.

Derken insan, yeri gökten ayıran mesafeyi düşüncesiyle, açıklamayı denedi. Her şeyi bilmek ve kavramak isteyen akla, meraklı gözler yardım ediyordu. Gözler, en yakın gök adasında dağ ve ovalar seçmeye başladılar...

İnsan yeryüzünü gittikçe artan bir cesaretle değiştirdi. Bir yerde kanal açıp gemi yüzdürüyor, başka bir yerde taş dalgakıranlar yaparak deniz kıyılarını düzeltiyor, gemi sığabilir hale getiriyordu. Dalgakıran öyle derin bir yerde yapılıyor ki, on kişi birbirinin omuzuna çıksa, en üstteki yine de su altında kalırdı.

Herhangi bir şehrin dolaylarındaki yamaç, muazzam bir açık hava tiyatrosuna çevrilirdi. Seyircilerin oturacağı sıralar kayalara oyulur ve arkaya doğru basamak basamak yükseltilirdi. Böyle bir tiyatro otuz binden fazla seyirci alabilirdi.

İnsan, yer altında hiçbir şeye yaramayarak yatan mermerle fikirlerine şekil veriyordu. Tanrıların şerefine yapılan bir tapınağın her sütunu, onu yaratan insanı övüyordu.

Aradan yüzlerce, binlerce yıl geçerek, Atena ve Zeus'a olan inanç sarsılıp yıkılacaktı. Ama bu tanrıların heykelleri ve onlar şerefine yapılan tapınaklar kutsal birer şey olarak el üstünde tutulacak ve korunacaktı. Ne de olsa, bu yarı harap tapınaklar, insanların gözünde hep genç kalacaklar ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacaklardı. Yaratıcılığın, sanatın gücü böyleydi. Yaratıcılık, yıkımdan kuvvetliydi. Yakıp yıkanların adları unutulacak, düşünenlerin, yaratanların ve kuranların adlarıysa belleklerde ebediyen kalacaktı.

Atina'daki Diyonizos Tiyatrosu'nda, kayalara oyulmuş sıralarda binlerce seyirci, Eskilos'un, Sofokles'in, kahramanlarının başından geçenleri heyecanla izliyordu. Odipus ya da Antigone'nin çektikleri acıları gördükçe yürekleri burkuluyordu. 

Sanatın gücü ruhun sınırlarını genişletmişti.

Koro, insanı öven bir parçayı okurken, sıralarında mest olurlardı.                                                    
Doğada harika güçler çok

Ama insandan güçlüsü yok.

Cesaretle dolaşır insan kükreyen dalgalarda, şiddetli  kış rüzgarlarında  
                                                                                                              “İnsan Nasıl İnsan Oldu?” içinde.


Ve Kadın Çuvalı Yarattı...

Ursula K. Le Guin

Çuval Kuramı Üzerine
http://www.123rf.com/photo_7423764_still-image-of-burlap-sacks-full-with-different-herbs-seasonings-ingredients-and-spices-used-in-prep.html
Bildiğimiz kadarıyla insansıların evrim geçirip insana dönüştüğü ılımlı ve tropik bölgelerde, türün temel gıdası bitkilerdi. Paleolitik, Neolitik ve tarihöncesi çağlarda, o bölgelerdeki insanlar yüzde 65 ila 80 oranında toplayıcılık yaparak besleniyorlardı; yalnızca kutup iklimlerinde et başlıca gıda maddesi olarak kendini gösteriyordu. Mamut avcıları bütün ihtişamlarıyla mağara duvarlarını ve zihni işgal etseler de, aslında o çağlarda hayatımızı ve tombulluğumuzu tohum, kök, yaprak, filiz, fidan, kabuklu yemiş, böğürtlen, meyva ve tahıl, böcek ve deniz kabukluları toplayarak sürdürüyor, protein oranını yükseltmek için de ağ veya tuzak kullanarak kuş, balık, fare, tavşan gibi korkunç dişleri olmayan küçük hayvanlar yakalıyorduk.

9 Aralık 2015 Çarşamba

Braudel: Yüzyılları Geriye Doğru Tırmanırken


 Fernand Braudel


Uygarlıkların mükemmel bir yol gösterici olduklarını kim inkar edebilir? Zamanı aşan, süreyi alt eden onlardır. Tarihin filmi bir yandan oynayadursun, sarsılmaz güçleriyle onlar ayaktadırlar. Ve aynı, güç onların kendi alanlarına egemen olmalarını sağlar, çünkü işgal ettikleri topraklar sınır değişikliklerine uğrayabilir fakat en ortada, merkez bölgede onların almış oldukları yer değişmez. Sezar veya Augustus zamanında nerede idiyseler, Mustafa Kemal veya Albay Nasr zamanında da oradadırlar. Zaman ve mekan içinde hareketsizdirler ya da çok az hareket ederler.

Bu hareketsizlik uygarlıkların, ilk bakışta göründüğünden çok daha gerilerde bulunan bir geçmişe kök salmalarını sağlar ve bu uzun süre, ister istemez onların niteliği ile bütünleşir. Romalılık İsa ile başlamadı. İslamiyet 7. yüzyılda Muhammet ile başlamadı. Ve Ortodoks dünyası da 330 yılında Konstantinopolis’in kuruluşu ile başlamadı. Çünkü bir uygarlık süreklilik demektir, öyle ki bu uygarlık değiştiği zaman, hatta bu değişiklik yeni bir dinin getirdiği derin bir değişiklik de olsa kendi içinde yaşamaya devam eder ve özünü oluşturan eski değerleri içine sindirir. 
http://mapsontheweb.zoom-maps.com/image/82686153828

Valery ne derse desin, uygarlıklar ölümlü değildirler. Çeşitli sarsıntılara, felaketlere göğüs gererler. Gerekince külleri içinden yeniden doğarlar. Yıkılsalar, harap olsalar da ayrıkotu gibi yeniden biterler.

Yunan uygarlığını ele alalım. Bu uygarlık Yunan alanını, tarihin sıfır düzeyine indiren yıkım, kıyım ve istilalardan sonra, İÖ 8. yüzyıla doğru doğar ve kendini belli etmeye başlar. Bugün hala ayaktadır. En azından üç bin yıllık bir süre... Bu uzun yolda başına gelmedik felaket, musibet kalmaz! Yunanistan ve Helen dünyası Roma lejyonları karşısında yenilirler. Fakat Konstantin’in MS 330 yılında Konstantinopolis’i kurmasıyla dört beş yüzyıl süren bu uzun bağımlılıktan, bu esirlikten kurtulurlar. Bundan sonra bir Hıristiyan imparatorluğu başlar ki Roma İmparatorluğu kadar büyüktür. Fakat 395’te bu imparatorluk ikiye bölünür, “pars orientis”, Bizans Yunan İmparatorluğu olur, “pars occidentis” ise Barbarların ayakları altında ezilir; ama Yunanistan bütün gücüyle yeniden doğar. Bu atılım onu binyıl daha yaşatacak, ancak 1453’te Türklerin Konstantinopolis’i almaları her şeyin yeniden ele alınmasını gerektirecektir. Oysa 19. yüzyılda Rus Ortodokslarının ve Avrupa'nın yardımıyla gerçekleşen bir Haçlı seferi Balkanların Hıristiyan halklarını birer birer kurtaracaktır.

Ortodoks dünyası için söylenenler, kendi koşulları içinde; öteki iki merkez için de doğrudur: Roma ve Mekke. Esas olarak Roma için sıfır noktası İsa’nın doğuşudur. İslam için sıfır noktası Muhammet’tir. Onun 16 Temmuz 622’de Mekke’den Medine'ye hicretidir. 

Batı’nın yaptığı sadece, dilini, düşüncesini, hukuk sistemini ve daha birçok şeyini aldığı Latin alemini devam ettirmektir. İslam’ın kökenindeyse Arabistan çölleri ve kervanlar vardır, onun gerisinde de uzun bir geçmiş; ama İslam daha çok, Arap atlarının ve deve sürücülerinin büyük bir kolaylıkla elde ettikleri ülkeler demektir: Suriye, Mısır, İran, Kuzey Afrika. İslam her şeyden önce Orta Doğu’nun ve bir dizi eski kültür, ekonomi ve bilimin mirasçısıdır. İslam’ın kalbi Mekke’den Kahire’ye, Şam’a ve Bağdat’a uzanan dar açık alandır. 

Sık söylenen bir söz vardır: İslam çöl demektir. Kalıp güzel ama şunu da eklemek gerek: İslam Yakın Doğu’dur. Bu da onu, inanılmaz büyüklükte bir mirasla, dolayısıyla da yüzyıllarla yüklü kılar. 

Fernand Braudel, “Akdeniz: Mekan ve Tarih”



Braudel: Uygarlıkların Örtüşmesi


Fernand Braudel



Demek ki birinci özellik: Uygarlıklar çok, ama çok uzun süreli gerçeklerdir.

İkinci özellik: Uygarlıklar coğrafyalarıyla belirlenmiş mekana sıkı sıkıya bağlıdır. Elbette ki en güçlü olan, savaşı kazanan çoğu zaman zayıfın toprağını alır, oraya yerleşir ve örgütlenir. Ama uzun vadede işler tersine döner. İstisnalar kuralı pekiştirir: Roma’nın Galya’da başarı sağlaması, Kartaca’nın el çabukluğu ile Afrika’yı ele geçirmesi ya da Avrupa’nın Amerika’ya başarı ile yerleşmiş olması, bütün bunlar, daha hiçbir konuda yerine oturmamış bir uygarlığın dışardan gelene kendini teslim etmesinin örnekleridir. Bu da bize Roma işgalinden önce Galya’daki kültür düzeyini fazla abartmamak, hiç değilse Camille Jullian’ın bu konudaki etkileyici heyecanından uzak durmak zorunda olduğumuzu hatırlatır.

Gelişmiş ve oturmuş uygarlıkların bağlı oldukları kural (Akdeniz eski temellere dayanan oturmuş uygarlıkların beğenerek seçtikleri bölgedir) bunların genelde çok yavaş da olsa çökmekten kurtulamamalarıdır. Aslında kendini kabul ettirmiş her uygarlık böyle bir durumda, genellikle sadece görünüşte boyun eğerek daha da bilenir, bilinçlenir ve ödün venmeyen bir milliyetçilik geliştirir. Büyük bir kısmı Yunan ya da Ortodoks dünyasının egemenliği altında olan Balkan Yarımadası’nın fethini Türkler 1453-1541 yılları arasında tamamladılar. Türklerin ve onlarla birlikte İslam’ın yarmadayı terketmesi ancak 1918’de, dört yüz yıllık bir aradan sonra gerçekleşti. Yalnız unutmamak gerekir ki Latinlere kin besleyen Yunanlılar başlangıçta Türklerin başarısına yardımcı olmuşlardır. İspanya’yı 711’de ele geçiren Müslümanlar’ın egemenliği ancak yedi yüzyıl sonra 1492’de Gırnata’nın alınmasıyla son bulacaktır. Burada da başlangıçta işbirlikçiler vardır. Fakat her iki durumda da ilginç olan, bir uygarlığın yüzyıllar süren bir tutsaklıktan sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi, kendi benliğine sahip çıkmasıdır. Daha doğuya gidildiğinde İran topraklarında aynı olay İslam için geçerli olmuştur.

İskender’in MÖ 334-329 yıllarında Yakın Doğu’yu fethetmesiyle kurulmuş olan Grek ve Latin kökenli Doğu’nun tarihi de gerektiğinde aynı savı doğrular. Emile Felix Gautier’e göre “Bu uzun tarih bin yıla yakın bir dönemi kapsar: Çok uzun bir zaman, bütün Fransa tarihini içine alacak kadar uzun bir süreyi (634, 636 hatta 641 yıllarındaki Arap fetihlerine kadar). Ve bu binyıl sonunda, Arap kılıçlarının daha ilk parıltısında birden her şeyin altüst olduğunu, temelden çöktüğünü görürüz, Yunan dili ve düşüncesi, Batı kadroları, her şey toz duman olmuştur; bu bin yıllık tarih sanki bölgede hiç yaşanmamış gibidir.”

Karşılaştırırsak, yüzyıl süren işgal ya da fetihlerin bir ara dönem oluşturduğunu görürüz. Haçlılar tarafından 1099’da işgal edilen Kudüs’ün Hıristiyanlığı 1187’de son bulur; Fransız Kuzey Afrika'sı 1830’da ele geçirilmiştir, 1962’deyse artık yoktur. Kimisi çok uzun, kimisi daha kısa bütün bu süreçler, aynı cinsten bir dizi sorun halinde karşımıza çıkar. Bu da, ne kadar nazik ve karmaşık da görünse, uygarlık kavramının bazı olayları açıklayacak güçte olduğunun bir kanıtıdır. Denizin yüklü geçmişi içinde aceleci bir yolcunun izleyebileceği tek yol, bu kavramın onun önüne serdiği sonsuz yollardır.

O halde, daha önce de ileri sürdüğümüz gibi, yalnız çatışan uygarlıkların üzerinde durmak gerekir, olayların özetlenmesi bunların birer kilometre taşıdır. Marathon savaşı (490): Bir yanda kendi içinde bölünmüş, Küçük Asya kıyılarından Sicilya’ya kadar dağılmış durumdaki Yunan dünyası, öte yandan Ege Denizi’nden Hindistan’a kadar uzanan “sınırsız Pers İmparatorluğu”.  Roma’nın, Kartaca’ya karşı verdiği, MÖ 146 yılına kadar süren savaş “özünde denizci ve tüccar olan bir halkla, her şeyden önce kara insanı, savaşçı ve köylü” olan bir halkın çatışmasıdır. Bu arada Kartaca kazansa, kendi uygarlığını bütün Akdeniz’de yaysa ve onun kuşkusuz dipsiz uçurumlarla dolu derin sularını herkesin önüne serseydi ne olurdu diye bazı tahminlerde bulunulabilir. Ama Kartaca kazanmadı... 

Haçlılar: İnebahtı’da 7 Ekim 1571’de Kutsal İttifak’ın (Venedik, Papalık, İspanya) Don Juan de Austria kumandasındaki filosu, Korinthos körfezinin girişinde, daha kesin bir deyişle, Patrai körfezinde tarihin en büyük kadırga savaşında Türk “Armada”sını perişan etti. Devlerin bu kısa süren savaşı “gün doğarken başladı, ikindi üzeri sona erdi.” (Robert Mantran)

Kimisi kısa (Marathon, İnebahtı) kimisi uzun süreli (Pön savaşları, Haçlı seferleri) bu çatışmalar, uygarlıklar dediğimiz güçlü hayvanların birbirlerine ardı ardına indirdikleri sert ve şiddetli darbelere işaret eder. Öyle ki bu savaşlar, çatışmalar ve üzerinde durulmaya değer önemli bazı anların yaşandığı daha başkaları [Tarık’ın 711’de Vizigotları yendiği Cadiz savaşı; Poitiers muharebesi (735) veya Konstantinopolis’in fethi (l453)] bunları yapanların ve yapıldıkları yerlerin sınırlarını aşar. Bir yanda bütün Batı vardır (Yunanlılar ve Latinler) öte yanda bütün Doğu. Bu iki dünya arasındaki anlaşmazlığın büyüklüğü çatışmaları şiddetlendirir ve ciddiyetini arttırır.

                                                                       
Fernand Braudel, "Akdeniz: Mekan ve Tarih"