![]() |
| Kaynak Ortada Roland Freisler, Milli Mahkeme başkanı Nazi selamı veriyor. 1942 yılında Halk (milli) Mahkemelerinin başına getirildi ve buradaki gücünü dilediğince kullanarak, mahkemeleri Nazi propaganda şovları haline getirdi. Adolf Hitler'e düzenlenen saldırıda tutuklananlara karşı da bu tür mahkemeler gerçekleştirdi ve her türlü hukuksal uygulamaya ve kurala aykırı davranarak, kana susamış intikam yargıcı haline geldi. Ölüm cezalarının sayısı Freisler'in idaresi altında hızla artmıştır. Tüm işlemlerin yaklaşık 90%'ı ölüm ya da ömür boyu hapis kararları ile sona erdi. 1942-1945 yılları arasında 5.000'den fazla ölüm cezası verdi. Freisler, mahkeme sırasında sanıkları aşağılamaları ve onlara bağırması ile bilinirdi. Freisler, direniş grubu olan Beyaz Gül üyelerini de yargılamış, idam cezası vermiştir. 3 Şubat 1945'te Berlin'e yapılan bir hava saldırısında isabet alan mahkeme binasında öldü. |
Tarihçilerin ve çeşitli yazarların zenginleştirici, tartışmaya, düşünmeye olanak veren; eski, yeni yazılarına ve belgelere yer verilecektir.
adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Aralık 2017 Salı
İnfaz Memuru Olarak Hukukçular
Etiketler:
adalet,
Carl Schmitt,
Faşizm-Nazizm,
Hukuk-İnsan Hakları,
II. Dünya Savaşı,
Ronald Freisler,
Yakınçağ
1 Ağustos 2017 Salı
Zulüm Umranın Harap Olduğunu Haber Verir
Malum olsun ki,
malları bakımından halka tecavüz etmek, bu malların elde edilmesi ve
kazanılması hususunda onların heveslerini ve şevklerini yok eder. Çünkü bu takdirde,
neticede ve eninde sonunda söz konusu malların yağma yoluyla ellerinden alınacağına
kani olurlar. Mal kazanma ve edinme hevesleri gidince, artık bu maksatla çalışmaya
elleri varmaz olur. Mal ve servet kazanma yolunda çalışmaktan halkın geri
durması, bu hususta kendilerine (ve mallarına) yönelen tecavüz miktarınca ve nispetinde
olur. Tecavüz, maişet yollarının tümüne şamil olacak derecede çok olursa, kazançtan
geri durma öyle olur. Çünkü zulüm ve tecavüz bütün mesleklere dahil olduğu için
hevesleri tamamen ortadan kaldırır. Şayet
tecavüz az ise, kazançtan geri durmak da o nispette olur. Umran*ın mükemmelliği, çarşı pazarın hareketliliği, halkın akşam
sabah gide gele kazanç ve menfaatleri için çalışıp çabalamalarına bağlıdır.
Halk, maişellerini temin etmekten geri durup mal kazanmaktan el etek çekti mi,
umrandaki pazarlar durgunlaşır, ahval perişan olur, halk bu ülkenin dışındaki
yerlere dağılır, rızkını bu sahanın haricinde arar. Bu yüzden o bölgede ikamet
edenler seyrekleşir, nüfus azalır o diyar ıssız hale gelir, şehirleri harap
olur, sultanın ve devletin halinin bozulmasiyle yerleşme merkezleri bozulur.
Çünkü sultanın ve devletin hali, umranın bir
suretidir. Umranın maddesinin (ve iktisadi bünyesin in) bozulmasiyle zaruri olarak
sureti de bozulur. (Umran, devletin maddesi matter, devlet ise sureti,
formudur.
Bünye dağılınca,
zaruri olarak şekil de dağılır).
Etiketler:
adalet,
Adalet Çemberi,
devlet,
Hakkaniyet Çemberi,
İbni Haldun,
Mukaddime,
Siyaset-Sosyoloji,
siyasetname,
umran
24 Şubat 2017 Cuma
Kanlı Yasalar: İngiltere'de İdam Cezası
Arthur Koestler
Bu geziyi iki devrede yürüteceğiz: Önce 1800 yılları civarında suçla mücadele metodunu anlatacağız,
sonra da bu duruma nasıl gelindiğini görmek için daha öncelere gideceğiz. Ondokuzuncu yüzyılın başında, ülkemizin [İngiltere] ceza mevzuatı kanlı yasalar adıyla anılırdı. Bu yasalar iki yüz yirmi veya iki yüz otuz suçu ölümle cezalandırmak gibi bir özelliğe sahipti ki, dünyada başka hiç bir yasa aynı niteliği taşımıyordu.
![]() |
| https://en.wikipedia.org/wiki/File:William_Hogarth_-_Industry_and_Idleness,_Plate_11;_The_Idle_'Prentice_Executed_at_Tyburn.png |
sonra da bu duruma nasıl gelindiğini görmek için daha öncelere gideceğiz. Ondokuzuncu yüzyılın başında, ülkemizin [İngiltere] ceza mevzuatı kanlı yasalar adıyla anılırdı. Bu yasalar iki yüz yirmi veya iki yüz otuz suçu ölümle cezalandırmak gibi bir özelliğe sahipti ki, dünyada başka hiç bir yasa aynı niteliği taşımıyordu.
15 Aralık 2015 Salı
Hukukçuların adaleti adalete karşı mı?
RICHARD FALK
|
| Lahey'deki resmi adı Uluslararası Adalet
Mahkemesi olan Dünya Mahkemesi'nin neredeyse ittifakla aldığı Sırbistan'ın
1990'larda Bosna'daki soykırımdan sorumlu olmadığı şeklindeki karar yaygın
bir hayal kırıklığı ile karşılandı. Sonuç bazı açılardan rahatsız edici olsa da Bosnalılar açısından bir mağlubiyet olarak görülmemelidir. Dünya Mahkemesi 1995'te Srebrenitsa'da meydana gelen ve 7 binden fazla Bosnalı Müslüman erkek ve çocuğun bilinçli bir şekilde öldürüldüğü hadiselerin soykırım olduğu sonucuna vardı. Aynı şekilde Belgrad'daki Sırp hükümetinin bu hadiseleri engellemek için yapabileceği şeyleri yapmamakla Soykırım Sözleşmesi'nin gerektirdiği hukuki sorumluluklarını yerine getirmekte yetersiz kaldığı kararına vardı. Ve dahası, Sırplar Srebrenitsa operasyonlarının komutanı olan General Ratko Mladiç'i tutuklama ve Hollanda'daki ceza mahkemesinde yargılanmak üzere teslim etme konusundaki isteksizlikleriyle yasal görevlerini ihlal etmektedirler. |
Etiketler:
adalet,
Bosna,
Dünya Mahkemesi,
Hukuk-İnsan Hakları,
Makale,
Richard Falk,
Sırbistan
5 Aralık 2015 Cumartesi
Adalet: Murat Belge
Murat Belge
Bir toplumu meydana getiren halk, hayatında adalet
kavramının geçerli olduğuna dair inancını kaybederse, öyle bir toplum kolay
kolay iflah olmaz.
Doğulu, Ortadoğulu toplumlarda, bu 'adalet' özlemi çok daha
köklüdür, nedeni de gayet basit: onsuz yaşadıkları inancı çok daha eskidir.
Onun için bizde İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde, sokaklara dökülen ahali, Fransız Devrimi'nden öğrenilen üç talebe bir de dördüncüsünü eklemişti: 'Hürriyet, müsavat, uhuvvet', evet. Ama eklenen o dördüncü, hepsinin önündeydi: 'Adalet, hürriyet, müsavat, uhuvvet.'
Onun için bizde İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde, sokaklara dökülen ahali, Fransız Devrimi'nden öğrenilen üç talebe bir de dördüncüsünü eklemişti: 'Hürriyet, müsavat, uhuvvet', evet. Ama eklenen o dördüncü, hepsinin önündeydi: 'Adalet, hürriyet, müsavat, uhuvvet.'
Tabii bunların böylece bağırılması, burada olan olayı bir
'devrim' olmaktan çıkarır. İnsanlar sokağa çıkmış 'adalet!' diye
bağırıyorlarsa, kendilerine var olandan 'daha adil' bir adalet sağlayacak bir
'otorite'yi çağırıyorlar demektir. Durum buysa, bundan çıkarılacak sonuç da
basit: bu insanlar devrim mevrim yapmamış... Devrimi yapan, 'adalet' diye
bağırma gereğini duymaz, çünkü bundan böyle adaleti kendisi sağlayacaktır,
zaten devrimi de bunun için yapmıştır.
İkinci Meşrutiyet 'devrim'imizde hava bu değildi ve olan da
zaten devrimden başka bir şeydi. Belki bu öz Türkçe 'devrim' reolojizmi de Türk
bilinçaltında 'révolution' kavramının nasıl algılandığını anlatıyor bize.
'Devrim', besbelli, 'devirmek'ten gelen bir şey. Oysa 'révolution'un, en
azından kâğıt üzerindeki anlamı, bir şeyi 'devirmek'ten çok yeni bir şeyi
'kurmak' olmalı. Bizde ve bizim gibi toplumlarda ise (Marx ile Engels'in daha
çok mektuplaşmalarında sık sık değindikleri şekilde) iktidarların sık sık
alaşağı edilmesi alışılmış bir olaydır.
Ama 'iktidardaki' değişti diye, iktidarın yapısı değişmez,
yani 'yeni' bir şey kurulmaz.
Böyle olunca da, 'Meşrutiyet ilan edildi' diye -bunun ne anlama geldiğini anlayıp- sokağa dökülen atalarımız, her şeyden önce 'adalet' diye bağırmışlardı. Bir 'devrilen' olduğuna göre, bir de 'onun yerine çıkan' olacaktı. Bu, her kimse, 'biz'den başka biriydi, tanım gereği. 'Adalet' diye bağırarak, bir öncekinden daha 'âdil' olmasını sağlamaya çalışıyordu o tarihteki atalarımız.
Böyle olunca da, 'Meşrutiyet ilan edildi' diye -bunun ne anlama geldiğini anlayıp- sokağa dökülen atalarımız, her şeyden önce 'adalet' diye bağırmışlardı. Bir 'devrilen' olduğuna göre, bir de 'onun yerine çıkan' olacaktı. Bu, her kimse, 'biz'den başka biriydi, tanım gereği. 'Adalet' diye bağırarak, bir öncekinden daha 'âdil' olmasını sağlamaya çalışıyordu o tarihteki atalarımız.
Sonra daha başka 'devrim'ler de yaşadık, ama bu temel durum
değişmedi. 'Adalet' ihtiyacı da azalmadı. Bugün gene bir sarsıntı olsa,
sokaktaki adamın içgüdüsel tepkisi 'adalet' diye bağırmak olur. Bir toplum
'demokrasi'yi öğreninceye kadar bu iş böyle gider zaten.
Ama bu bir kısırdöngü. 'Adalet'in bir türlü sağlanamadığı
bir toplumda da demokrasi olmaz, demokrasi yönünde kaydadeğer bir kıpırtı
olmaz. Niye olsun ki?
Bugünlerde Türkiye'de, 'adalet' denince, 301. madde
çevresinde dönen birtakım davalar ve onların karşısında takınılan çeşitli
tavırlar akla geliyor. Aslında Türkiye dışında da herkesin aklına gelen bu
(dünkü yazıda söylediğim gibi, şu günlerde, 301'den açılmış davalar,
Türkiye'nin imgesini oluşturuyor Avrupa'da). Olli Rehn, örneğin, bunları 1000
kere anlattığını söyleyip "Bu tür maddeleri uygulayıp yazarları ve
gazetecileri yargılayan bir ülkenin AB üyeliğini düşünemiyorum" diyor. Ama
Adalet Bakanı Cemil Çiçek de yargıç ve savcıların 'ince ayar' yaptığını
söyleyip, 'sabırlı' olmamızı salık veriyor. Bu iki yaklaşımın uyuşmazlığı
ortada. Ama Cemil Çiçek ve benzerleri demokrasiyi herkesin aklına geleni
söylemesi olarak anladıkları için olsa gerek, Rehn'in dediğiyle bu 'sabır'
tavsiyesinin bir arada var olabileceğine inanıyorlar.
301 ve onun çevresinde dönenler şüphesiz çok önemli. Bu
ülkede 'adalet' kavramının bir yere oturmadığının göstergesi olarak devam edip
gidiyorlar ('Hukukçular Derneği'nin yanı sıra vazifeşinas savcıların da
katkılarıyla). Ama bu toplumda insanların 'adalet' kavramıyla selamı sabahı
kesip haklarını kendi bildikleri biçimde aramalarının asıl nedeni bunlar değil.
301 ve benzerlerinden çok farklı yerlerde olan öyle şeyler var ki, onların
olduğu bir ülkede, 'adalet' kelimesinin herhangi bir anlamı olduğuna inanmak
mümkün değil. İlk cümleme döneyim: adalet kavramının geçerliliğine inancını
yitirmiş bir toplum, kolay kolay iflah olmaz.
Etiketler:
adalet,
devrim,
Makale,
meşrutiyet,
Murat Belge
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


