adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2017 Salı

İnfaz Memuru Olarak Hukukçular

Kaynak
Ortada Roland Freisler, Milli Mahkeme başkanı Nazi selamı veriyor.
 1942 yılında Halk (milli) Mahkemelerinin başına getirildi ve buradaki gücünü dilediğince kullanarak, mahkemeleri Nazi propaganda şovları haline getirdi. Adolf Hitler'e düzenlenen saldırıda tutuklananlara karşı da bu tür mahkemeler gerçekleştirdi ve her türlü hukuksal uygulamaya ve kurala aykırı davranarak, kana susamış intikam yargıcı haline geldi. Ölüm cezalarının sayısı Freisler'in idaresi altında hızla artmıştır. Tüm işlemlerin yaklaşık 90%'ı ölüm ya da ömür boyu hapis kararları ile sona erdi. 1942-1945 yılları arasında 5.000'den fazla ölüm cezası verdi. Freisler, mahkeme sırasında sanıkları aşağılamaları ve onlara bağırması ile bilinirdi. Freisler, direniş grubu olan Beyaz Gül üyelerini de yargılamış, idam cezası vermiştir. 
3 Şubat 1945'te Berlin'e yapılan bir hava saldırısında isabet alan mahkeme binasında öldü.

1 Ağustos 2017 Salı

Zulüm Umranın Harap Olduğunu Haber Verir


Malum olsun ki, malları bakımından halka tecavüz etmek, bu malların elde edilmesi ve kazanılması hususunda onların heveslerini ve şevklerini yok eder. Çünkü bu takdirde, neticede ve eninde sonunda söz konusu malların yağma yoluyla ellerinden alınacağına kani olurlar. Mal kazanma ve edinme hevesleri gidince, artık bu maksatla çalışmaya elleri varmaz olur. Mal ve servet kazanma yolunda çalışmaktan halkın geri durması, bu hususta kendilerine (ve mallarına) yönelen tecavüz miktarınca ve nispetinde olur. Tecavüz, maişet yollarının tümüne şamil olacak derecede çok olursa, kazançtan geri durma öyle olur. Çünkü zulüm ve tecavüz bütün mesleklere dahil olduğu için hevesleri tamamen ortadan kaldırır.  Şayet tecavüz az ise, kazançtan geri durmak da o nispette olur. Umran*ın mükemmelliği, çarşı pazarın hareketliliği, halkın akşam sabah gide gele kazanç ve menfaatleri için çalışıp çabalamalarına bağlıdır. Halk, maişellerini temin etmekten geri durup mal kazanmaktan el etek çekti mi, umrandaki pazarlar durgunlaşır, ahval perişan olur, halk bu ülkenin dışındaki yerlere dağılır, rızkını bu sahanın haricinde arar. Bu yüzden o bölgede ikamet edenler seyrekleşir, nüfus azalır o diyar ıssız hale gelir, şehirleri harap olur, sultanın ve devletin halinin bozulmasiyle yerleşme merkezleri bozulur. Çünkü sultanın ve devletin hali, umranın bir suretidir. Umranın maddesinin (ve iktisadi bünyesin in) bozulmasiyle zaruri olarak sureti de bozulur. (Umran, devletin maddesi matter, devlet ise sureti, formudur.
Bünye dağılınca, zaruri olarak şekil de dağılır).

24 Şubat 2017 Cuma

Kanlı Yasalar: İngiltere'de İdam Cezası

Arthur Koestler


https://en.wikipedia.org/wiki/File:William_Hogarth_-_Industry_and_Idleness,_Plate_11;_The_Idle_'Prentice_Executed_at_Tyburn.png
Bu geziyi iki devrede yürüteceğiz: Önce 1800 yılları civarında suçla mücadele metodunu anlatacağız,
sonra da bu duruma nasıl gelindiğini görmek için daha öncelere gideceğiz. Ondokuzuncu yüzyılın başında, ülkemizin [İngiltere] ceza mevzuatı kanlı yasalar adıyla anılırdı. Bu yasalar iki yüz yirmi veya iki yüz otuz suçu ölümle cezalandırmak gibi bir özelliğe sahipti ki, dünyada başka hiç bir yasa aynı niteliği taşımıyordu.

15 Aralık 2015 Salı

Hukukçuların adaleti adalete karşı mı?

RICHARD FALK
Lahey'deki resmi adı Uluslararası Adalet Mahkemesi olan Dünya Mahkemesi'nin neredeyse ittifakla aldığı Sırbistan'ın 1990'larda Bosna'daki soykırımdan sorumlu olmadığı şeklindeki karar yaygın bir hayal kırıklığı ile karşılandı.
Sonuç bazı açılardan rahatsız edici olsa da Bosnalılar açısından bir mağlubiyet olarak görülmemelidir. Dünya Mahkemesi 1995'te Srebrenitsa'da meydana gelen ve 7 binden fazla Bosnalı Müslüman erkek ve çocuğun bilinçli bir şekilde öldürüldüğü hadiselerin soykırım olduğu sonucuna vardı. Aynı şekilde Belgrad'daki Sırp hükümetinin bu hadiseleri engellemek için yapabileceği şeyleri yapmamakla Soykırım Sözleşmesi'nin gerektirdiği hukuki sorumluluklarını yerine getirmekte yetersiz kaldığı kararına vardı. Ve dahası, Sırplar Srebrenitsa operasyonlarının komutanı olan General Ratko Mladiç'i tutuklama ve Hollanda'daki ceza mahkemesinde yargılanmak üzere teslim etme konusundaki isteksizlikleriyle yasal görevlerini ihlal etmektedirler.

5 Aralık 2015 Cumartesi

Adalet: Murat Belge



Murat Belge


Bir toplumu meydana getiren halk, hayatında adalet kavramının geçerli olduğuna dair inancını kaybederse, öyle bir toplum kolay kolay iflah olmaz.

Doğulu, Ortadoğulu toplumlarda, bu 'adalet' özlemi çok daha köklüdür, nedeni de gayet basit: onsuz yaşadıkları inancı çok daha eskidir.
Onun için bizde İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde, sokaklara dökülen ahali, Fransız Devrimi'nden öğrenilen üç talebe bir de dördüncüsünü eklemişti: 'Hürriyet, müsavat, uhuvvet', evet. Ama eklenen o dördüncü, hepsinin önündeydi: 'Adalet, hürriyet, müsavat, uhuvvet.'

Tabii bunların böylece bağırılması, burada olan olayı bir 'devrim' olmaktan çıkarır. İnsanlar sokağa çıkmış 'adalet!' diye bağırıyorlarsa, kendilerine var olandan 'daha adil' bir adalet sağlayacak bir 'otorite'yi çağırıyorlar demektir. Durum buysa, bundan çıkarılacak sonuç da basit: bu insanlar devrim mevrim yapmamış... Devrimi yapan, 'adalet' diye bağırma gereğini duymaz, çünkü bundan böyle adaleti kendisi sağlayacaktır, zaten devrimi de bunun için yapmıştır.

İkinci Meşrutiyet 'devrim'imizde hava bu değildi ve olan da zaten devrimden başka bir şeydi. Belki bu öz Türkçe 'devrim' reolojizmi de Türk bilinçaltında 'révolution' kavramının nasıl algılandığını anlatıyor bize. 'Devrim', besbelli, 'devirmek'ten gelen bir şey. Oysa 'révolution'un, en azından kâğıt üzerindeki anlamı, bir şeyi 'devirmek'ten çok yeni bir şeyi 'kurmak' olmalı. Bizde ve bizim gibi toplumlarda ise (Marx ile Engels'in daha çok mektuplaşmalarında sık sık değindikleri şekilde) iktidarların sık sık alaşağı edilmesi alışılmış bir olaydır.

Ama 'iktidardaki' değişti diye, iktidarın yapısı değişmez, yani 'yeni' bir şey kurulmaz.
Böyle olunca da, 'Meşrutiyet ilan edildi' diye -bunun ne anlama geldiğini anlayıp- sokağa dökülen atalarımız, her şeyden önce 'adalet' diye bağırmışlardı. Bir 'devrilen' olduğuna göre, bir de 'onun yerine çıkan' olacaktı. Bu, her kimse, 'biz'den başka biriydi, tanım gereği. 'Adalet' diye bağırarak, bir öncekinden daha 'âdil' olmasını sağlamaya çalışıyordu o tarihteki atalarımız.

Sonra daha başka 'devrim'ler de yaşadık, ama bu temel durum değişmedi. 'Adalet' ihtiyacı da azalmadı. Bugün gene bir sarsıntı olsa, sokaktaki adamın içgüdüsel tepkisi 'adalet' diye bağırmak olur. Bir toplum 'demokrasi'yi öğreninceye kadar bu iş böyle gider zaten.

Ama bu bir kısırdöngü. 'Adalet'in bir türlü sağlanamadığı bir toplumda da demokrasi olmaz, demokrasi yönünde kaydadeğer bir kıpırtı olmaz. Niye olsun ki?

  
Bugünlerde Türkiye'de, 'adalet' denince, 301. madde çevresinde dönen birtakım davalar ve onların karşısında takınılan çeşitli tavırlar akla geliyor. Aslında Türkiye dışında da herkesin aklına gelen bu (dünkü yazıda söylediğim gibi, şu günlerde, 301'den açılmış davalar, Türkiye'nin imgesini oluşturuyor Avrupa'da). Olli Rehn, örneğin, bunları 1000 kere anlattığını söyleyip "Bu tür maddeleri uygulayıp yazarları ve gazetecileri yargılayan bir ülkenin AB üyeliğini düşünemiyorum" diyor. Ama Adalet Bakanı Cemil Çiçek de yargıç ve savcıların 'ince ayar' yaptığını söyleyip, 'sabırlı' olmamızı salık veriyor. Bu iki yaklaşımın uyuşmazlığı ortada. Ama Cemil Çiçek ve benzerleri demokrasiyi herkesin aklına geleni söylemesi olarak anladıkları için olsa gerek, Rehn'in dediğiyle bu 'sabır' tavsiyesinin bir arada var olabileceğine inanıyorlar.

301 ve onun çevresinde dönenler şüphesiz çok önemli. Bu ülkede 'adalet' kavramının bir yere oturmadığının göstergesi olarak devam edip gidiyorlar ('Hukukçular Derneği'nin yanı sıra vazifeşinas savcıların da katkılarıyla). Ama bu toplumda insanların 'adalet' kavramıyla selamı sabahı kesip haklarını kendi bildikleri biçimde aramalarının asıl nedeni bunlar değil. 301 ve benzerlerinden çok farklı yerlerde olan öyle şeyler var ki, onların olduğu bir ülkede, 'adalet' kelimesinin herhangi bir anlamı olduğuna inanmak mümkün değil. İlk cümleme döneyim: adalet kavramının geçerliliğine inancını yitirmiş bir toplum, kolay kolay iflah olmaz.


http://www.radikal.com.tr/yazarlar/murat-belge/adalet-793166/