5 Aralık 2015 Cumartesi

'Adab-ı Muaşeret' Olarak Modernleşme





Murat Belge
09/09/2007 

Türkiye'de 'Batılılaşma' bir 'devlet kararı' olarak ortaya çıktı ve çıktıktan sonra da, hiçbir zaman gerçek bir anlamda toplumsallaşmadı.
'Emir-kumanda' toplumlarında, tanım gereği, fazla tartışma olmaz; tartışma olmayınca, düşünce fazla değişmez, entelektüel boyut derinleşmez, sığ kalır. 'Batılılaşma/modernleşme'den yana olanlar da onu olabildiği en yüzeysel şekliyle kabul ettiler, benimsediler.

Böylece 'Batılılaşma/modernleşme' bir 'adab-ı muaşeret' meselesi olarak kavrandı ve benimsendi veya benimsenmedi. Büyük toplumsal dönüşümler ister istemez davranışları değiştirir; bir zaman sonra, dönüşümün sonuçlarına göre yeni bir 'adab-ı muaşeret' oluşur. Bizde -pek çok işimizde görülen tersliklere uygun olarak- 'adab-ı muaşeret' önde gitti.

Pascal'ın ünlü sözü, diz çöker, gözlerimizi yumar ve ağzımızı bir şeyler mırıldanıyor gibi oynatırsak, arkadan, bir süre sonra, dua etmeye de başlarmışız. Bu, 'Türk Batılılaşması'nı oldukça iyi özetliyor: "Başına şapka giy, kravat tak, günün vaktine göre, rastladıklarına 'günaydın' ve 'tünaydın' de, Batılı olursun."
Batı, bir şeyler yapmış ve 'Batılı' olmuş. Sen, onun yaptıklarının bazılarının bazı sonuçlarını taklit edeceksin ve bununla 'Batılı' olacaksın. Oysa bununla 'Batılı' filan olunmuyor. Olsa olsa, 'batıcı' olunuyor -kelimenin bütün anlamlarıyla.
Batı'nın 'adab-ı muaşeret'i, Osmanlı'nın son dönemlerinde burada tanınıyor ve büyük çoğunluğu İstanbul'da yoğunlaşan seçkinler de buna ayak uydurmaya çalışıyordu. Bu süreç içinde gayrimüslim kesim de bir 'aktarma' işlevi görüyordu, çünkü Batı'yı onlar daha önce 'içselleştirmişti' ('özümlemişti' demek, o kesim için bile fazla iddialı olabilir).

Bu durum da, ideolojide kalıcılaşan bir tutumun kaynağı olmuştur: beğendiğin için birini taklit ediyorsun ve taklit etmek zorunda kaldığın için kendine kızıp ona da düşman oluyorsun.

Osmanlı'nın son döneminin seçkinleri, birtakım firelerle, aynı kuşaklar olarak, Cumhuriyet döneminin ilk seçkinleri olacaklardı. Bu aşamada, geleneksel yapının yeni 'adab-ı muaşeret'i kısıtlayan yanları da ortadan kaldırılacaktı. 'Engelleyici' yapının ortadan kalkması, tanımı gereği, 'özgürleştirici' olur (bu bir 'totolojik' cümle aslında). Ama öyleyse, bu sefer başka birileri için, önceki dönemin 'engelleyici' yapılarından hoşnut olanlar için 'engelleyici' veya 'kısıtlayıcı' bir evreye girilmiş demektir. Öyle de oldu. 'İsteyen fes, isteyen şapka giysin' demek bu kültür ve bu ideolojide mümkün değildi. 'Fes giymek yasayla yasaklanmış, şapka giymek yasayla zorunlu hale getirilmiştir' kültürü ve ideolojisiydi bu.
Onu giymek, bunu giymek, bu, sonuçta bir yaşama tarzı, onun için de 'adab-ı muaşeret'e giren bir şey. 

Yaptığın işi genel-temel felsefesini sindirmeden yapıyorsan, o işin politikasını yüzeyselleştiriyorsun, biçimselleştiriyorsun, yani 'adab-ı muaşeret'e indirgiyorsun demektir. Ama bunu yapınca, bu dünyanın harcında ciddi bir yeri ve payı olan 'politika' (ayrıca, her türlü ciddi 'düşünce') intikamını alır, yani 'adab-ı muaşeret' denen şeyi politize eder. O zaman, yakana taktığın karanfil politik olur ve şimdi yaptığımız gibi mayo/haşema tartışarak politika yapmış oluruz.



http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=232383

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder